Bir kuşağın ortak hafızası: Karışık kaset, Dallas ve pazar banyoları…

Selçuk Ramazanoğlu Independent Türkçe için yazdı

Görsel, Muharrem Kaşıtoğlu'nun "60'lar Hikâye, 70'ler Terane, 80'ler Şahane" adlı kitabının kapağından alınmıştır

Bugün fotoğraf filtreleriyle, retro efektlerle ve soluk renk tonlarıyla yeniden yaratmaya çalıştığımız o sıcak atmosfer vardı ya… 

Oysa o günlerde kimsenin nostalji yapmaya çalıştığı yoktu.

Çünkü yaşadığımız hayat zaten bugün bazılarımızın özlem duyduğu görüntülerin ve anıların içindeydi.

Yani bir zamanlar bunların hiçbiri efekt değildi. Hayatın ta kendisiydi.

Hani Walkman'in pili bitmesin diye kasetleri kurşun kalemle manuel sardığımız, radyoda sevdiğimiz şarkı çıkınca DJ konuşmasın diye nefesimizi tutup kayıt tuşuna bastığımız o garip ama güzel günler… 

Sokakta elimizde bir paket Eti Puf'la neşeyle dolaştığımız, pazar akşamları ise o kutsal temizlik ritüelinin ardından televizyon karşısına kurulup Bizimkiler dizisiyle haftanın yorgunluğunu attığımız o dönem; Türkiye'nin ve dünyanın popüler kültür hafızasını altüst eden muazzam bir efsaneler geçidiydi.

Pazar geceleri televizyonda Dallas başlayınca sokakları Teksas çöllerine döndürenler ve kulaklarında hâlâ o meşhur "Comanchero" melodisi çınlayanlar ekran başına! Pardon, yazı başına!


Dallas

Bu yazıya başlamama vesile olan şey bir kitap…

Geçtiğimiz yıllarda bir kitap fuarında rastlayıp büyük bir keyifle okuduğum Muharrem Kaşıtoğlu'nun 60'lar Hikâye, 70'ler Terane, 80'ler Şahane adlı kitabı.
 

 

Sayfalar arasında dolaşırken fark ettim ki, bir dönemi yaşamış olmakla onu hatırlamak arasında ciddi bir fark var.

Günlük hayatın sıradan akışı içinde fark etmeden geçip giden ayrıntılar, yıllar sonra dönüp baktığımızda bir kuşağın ortak hafızasını oluşturan yapı taşlarına dönüşüyor.

Madem bir dönemin unutulmaz duraklarında bir yolculuğa çıkıyoruz, söze belki de hepsinin en büyüklerinden biriyle başlamak gerekir: Dallas.

Bugünün medya dünyasında Dallas'ı anlatmak pek kolay olmasa gerek. Çünkü artık yüzlerce kanal, sayısız dijital platform ve sonsuz içerik seçeneği var.

Oysa Dallas'ın ekrana geldiği yıllarda televizyon yalnızca bir eğlence aracı değil, toplumun ortak buluşma noktalarından biriydi.

İnsanlar aynı programları izliyor, ertesi gün aynı konuları konuşuyor, aynı karakterlere kızıyor, aynı sahnelere şaşırıyordu.

Bu nedenle Dallas, bir televizyon dizisinden çok daha fazlasıydı. Pazar akşamları yayın saati yaklaştığında sokaklar sessizleşir, misafirlikler dizi saatine göre planlanır, ertesi gün okulda, iş yerinde ve kahvehanelerde tek bir konu konuşulurdu: Ewing ailesinin son macerası.
 

1978-1991 yılları arasında yayımlanan efsanevi Amerikan dizisi Dallas'ın oyuncu kadrosu ikonik Southfork Çiftliği'nin önünde
1978-1991 yılları arasında yayımlanan efsanevi Amerikan dizisi "Dallas"ın oyuncu kadrosu ikonik Southfork Çiftliği'nin önünde

 

Petrol zengini Ewing ailesinin entrikalarla örülü hikâyesi, Türkiye için yalnızca bir aile dramı değildi.

Dallas, dış dünyaya açılmaya başlayan milyonlarca insanın Amerika'yı ilk kez bu kadar yakından izlemesine de vesile oldu.

Kovboy şapkaları, dev otomobiller, uçsuz bucaksız çiftlikler, görkemli malikâneler ve ihtişamın gündelik hayatın doğal bir parçası gibi sunulduğu sahneler; pek çok izleyici için adeta başka bir gezegenden gelen görüntüler gibiydi.

Dizinin unutulmaz karakteri J.R. Ewing ise başlı başına bir fenomendi. Hırsın, gücün, kurnazlığın ve bitmek bilmeyen entrikaların vücut bulmuş hâliydi adeta.

Öyle ki diziyi hiç izlememiş olanlar bile yıllarca onun adını duymaya devam etti.

J.R.'ın gümüş tepside duran karaftan viskisini kristal bardağa ağır ağır dolduruşunu izlerken, hafifçe titreyen siyah beyaz ya da yeni yeni renklenmeye başlayan televizyon ekranlarının karşısında birçok evde çay bardakları elde aynı sahne dikkatle takip edilirdi. 

Bu o dönem için yalnızca bir içki sahnesi değildi belki de… Bir hayat tarzının sembolüydü.

Kısacası Dallas, yalnızca Ewing ailesinin hikâyesi değil; aynı zamanda Türkiye'nin dünyaya açılan ekranlarından biriydi.


Pazar banyoları, Bizimkiler, Sinema Kulübü

Bir kuşağın pazar akşamları denince aklına gelen ilk şeylerden biri de hiç kuşkusuz o meşhur pazar banyolarıdır.

Pazar banyosu sıradan bir temizlik işi değil, haftanın kapanış töreniydi adeta.

Banyoya girileceği saat aşağı yukarı belliydi. Temiz pijamalar hazırlanır, havlular yerini alır, evin içinde yaklaşan pazartesinin sessiz hazırlığı hissedilirdi.

Banyodan çıktığımızda yalnızca biz değil, sanki bütün ev ferahlamış olurdu. 

Sabun kokusuna karışan temiz çarşaf kokusu, çocukluğumuzun en tanıdık kokularından biriydi.
 

Eskiden birçok evde pazar günlerinin vazgeçilmezi olan, soba yanında ve leğende yapılan haftalık banyo geleneğinden sıcak bir kare
Eskiden birçok evde pazar günlerinin vazgeçilmezi olan, soba yanında ve leğende yapılan haftalık banyo geleneğinden sıcak bir kare

 

Elbette ritüel bunlarla bitmezdi. Pazar banyosunun ayrılmaz parçası olan tırnak kesme faslı sırada beklerdi.

Banyodan çıkıp rahatladığımızı düşündüğümüz anda bir yerlerden mutlaka o tanıdık ses duyulurdu:

Gel bakalım, tırnaklarını da keselim.


İtirazların, küçük kaçış girişimlerinin ve gönülsüz pazarlıkların sonucu pek değişmezdi.

Eller ve ayaklar sırayla kontrolden geçirilir ve görev başarıyla tamamlanırdı. 

O anlarda pek de eğlenceli görünmeyen bu işlemler, yıllar sonra dönüp baktığımızda yüzümüzde istemsiz bir tebessüm bırakan tatlı hatıralara dönüşmedi mi?
 

1989-2002 yılları arasında yayımlanan ve Türk televizyon tarihinin en uzun soluklu dizilerinden biri olan Bizimkiler dizisinin oyuncu kadrosu
1989-2002 yılları arasında yayımlanan ve Türk televizyon tarihinin en uzun soluklu dizilerinden biri olan Bizimkiler dizisinin oyuncu kadrosu

 

Ekranda kimi zaman Bizimkiler'in apartman sakinleri belirir, kimi zaman Parliament Sinema Kuşağı'nın jeneriğiyle evin havası değişirdi.

O yıllarda hangi filmin oynadığından çok, o jenerik müziğini duymanın verdiği duygu önemliydi.

Çünkü o sesler ve görüntüler, hafta sonunun yavaş yavaş sona erdiğini haber veren tanıdık işaretlerdi.

Hafta sonunun son saatleri, çocukluğun anlayamadığı ama yıllar sonra çok iyi hatırladığı o tuhaf duyguyla geçerdi.

Belki de o anları özel kılan şey ekranda hangi programın olduğu değil, bütün ailenin aynı çatı altında, aynı odada, aynı akşamın içinde buluşmuş olmasıydı.
 

"Parliament Sinema Kulübü, Pazar Gecesi Sineması'nı sunar" anonsuyla hafızalara kazınan, 1990'larda Star 1 kanalında yayınlanan yabancı film kuşağının ikonik jenerik ekranı
"Parliament Sinema Kulübü, Pazar Gecesi Sineması'nı sunar" anonsuyla hafızalara kazınan, 1990'larda Star 1 kanalında yayımlanan yabancı film kuşağının ikonik jenerik ekranı

 

Arı Maya'lı silgiler: Kalem kutusundan taşan çocukluk kokusu

Çocukluğun hafızada en derin izi bırakan kırılma noktaları bazen büyük ve tantanalı olaylar değil, avucumuzun içine sığan küçücük nesneler oluyor... 

Bir kuşağın okul sıralarındaki o rengârenk hatıra defterinde de işte böyle sessiz bir kahraman gizliydi: Arı Maya'lı kokulu silgiler.

Bugün hız çağının tam ortasında durup bir silgiyi anlatmak, sıradan bir kırtasiye malzemesine bu denli anlam yüklemek dışarıdan bakan birine biraz tuhaf gelebilir.

Oysa o yıllarda silgiler, kurşun kalemin hatalarını örtmekten çok daha öte, çocuk dünyamızın en prestijli, en kıymetli hazineleri arasındaydı…

Özellikle üzerinde o sevimli Arı Maya resminin basılı olduğu, kalem kutusunun kapağı açılır açılmaz sınıfa yayılan mis gibi kokulu silgiler, okul çantalarının en üst köşesinde taşınırdı.
 

Kokusu hala burnunda olanlar_ 80'li yıllarda ilkokul çantamızın en havalı ve vazgeçilmez parçası olan efsanevi Adel Arı Silgi!
Kokusu hala burnunda olanlar?.. 80'li yıllarda ilkokul çantamızın en havalı ve vazgeçilmez parçası olan efsanevi Adel Arı Silgi!

 

Sarılar, pembeler, mint yeşilleri, tatlı turuncular… 

Her biri bakkal kavanozlarındaki şekerlemeleri andıran bu renk cümbüşü, daha ilk ders zili çalmadan yan sıra arkadaşına gururla gösterilir, koklatılır, hatta çoğu zaman kıyılıp da defterdeki bir yazıyı silmek için bile kullanılmazdı.

Bizim için onların asıl marifeti yaptıkları işten değil, yaydıkları o tatlı, yapay ama dünyanın en güzel kokusundan gelirdi.

Zaman geçtikçe, defter yaprakları arasında gezindikçe silginin o keskin köşeleri yuvarlanır, üzerindeki Arı Maya resmi yavaş yavaş silinip un ufak olurdu.

Yine de parmaklarımızın arasında küçücük kalmış o gövdeyi atmaya hiçbirimizin gönlü elvermezdi. 

Çünkü o minik plastik parçası artık sıradan bir okul gereci olmaktan çıkmış, çocukluk yıllarımızın kokulu birer zaman kapsülüne dönüşmüştü.

Bugün büyük bir kırtasiye dükkanına adım attığımızda, göz alıcı raflarda binlerce çeşit, pırıl pırıl tasarım ürünler görüyoruz.

Fakat hiçbirinin, o emektar beslenme çantalarının ve tahta kalem kutularının içinden etrafa yayılan o Arı Maya silgisinin kokusu kadar güçlü, o kadar zamansız bir hatırayı bugüne taşıyabildiğinden emin değilim. 

Bazen bir dönemin ruhunu yeniden hissetmek için sararmış eski bir fotoğrafa değil, yalnızca zihnimizin çekmecelerinde unutulmuş o tanıdık, masum bir kokuya ihtiyaç vardır.


0.5 mi 0.7 mi? İşte bütün mesele bu

Okul hayatımızın sessiz kahramanlarından biri de hiç kuşkusuz uçlu kalemlerdi.

İlk ortaya çıktıkları dönemlerde uçlu kalem sahibi olmak başlı başına bir ayrıcalıktı. Kalem açma derdi yoktu.

Tahta kalemlerden sonra sanki geleceğin teknolojisi sınıflara gelmiş gibiydi.

Bir süre sonra farklı uç kalınlıkları hayatımıza girdi. 0.5, 0.7, 0.9 derken seçenekler arttı.

Ancak okul koridorlarında, kırtasiye vitrinlerinde ve öğrenci sohbetlerinde adı en çok geçen hep 0.5'ti. İnce yazıyor olması ona ayrı bir karizma kazandırmıştı galiba.
 

80’li yıllarda okul sıralarının vazgeçilmezi olan 0.5, 0.7 ve 0.9 mm mekanik kurşun kalem uçları, dijitalleşen dünyaya direnen bir neslin yazı kültürünü temsil etmeye devam ediyor
80’li yıllarda okul sıralarının vazgeçilmezi olan 0.5, 0.7 ve 0.9 mm mekanik kurşun kalem uçları, dijitalleşen dünyaya direnen bir neslin yazı kültürünü temsil etmeye devam ediyor

 

Fakat bu konuda ben hiçbir zaman çoğunluğun görüşüne tam olarak katılamadım.

Bana göre asıl kahraman 0.7'ydi.

Çünkü 0.5'in o incecik ucu, biraz sert bastırınca kırılıverirdi.

Özellikle matematik sınavlarında ya da hızlı not tutarken yaşanan uç kırılmaları insanın bütün konsantrasyonunu dağıtmaya yeterdi. 

Tam çözüme dalmışken gelen o "çat" sesi hepimizin sinirini bozmuştur değil mi?

0.7 ise daha dayanıklıydı. Daha tok yazardı, daha az kırılırdı ve günlük okul hayatının temposuna daha iyi ayak uydururdu. 

Belki vitrinlerin yıldızı 0.5'ti ama sıraların emekçisi 0.7'ydi.

Tabii mesele yalnızca uç kalınlığı da değildi. Kalemin markası ayrı bir konuydu.

Kimi kalemler sahibinin göz bebeğiydi. Yeni alınmış bir uçlu kalemin birkaç gün boyunca sıranın üzerine özellikle görünür şekilde bırakıldığı bile olurdu.

Bazıları yıllarca kullanılır, bazıları ise gizemli bir şekilde ortadan kaybolurdu, yer değiştirirdi…

Bugün dönüp baktığımda, küçücük bir kalemin bu kadar heyecan yaratabilmiş olması bana hâlâ ilginç geliyor. 

Ama sanırım çocukluk biraz da buydu; birkaç milimetrelik bir uç kalınlığını günlerce tartışabilecek kadar küçük şeylerden büyük mutluluklar çıkarabilmek…


Comanchero: İstemsizce ezberlenen şarkı

Bazı şarkılar vardır; seversiniz ve dinlersiniz.

Bazıları ise siz istemeseniz de hayatınıza sızar, hafızanızın bir köşesine yerleşir ve yıllar sonra hiç beklemediğiniz bir anda kendini hatırlatır. 

Comanchero işte tam da böyle bir şarkıydı.
 


1980'lerin ortalarından itibaren düğün salonlarından yazlık sinemalara, plajlardan mahalle aralarına kadar her yerdeydi.

Şarkının sözlerini doğru düzgün bilen pek yoktu belki ama o meşhur giriş melodisi duyulduğu anda herkes aynı ritimde başını sallamaya başlardı.

İngilizce bilmeyenlerin şarkılara eşlik etmesine engel bir durum yoktu zaten.

Sözler tam olarak anlaşılmasa da herkes kendince bir şeyler uydurur, hatta yıllarca aynı bölümü yanlış söylediğinin farkına varmadan yaşamaya devam ederdi.

Comanchero'nun Türkiye'deki hikâyesi ise yalnızca müzikle sınırlı değildi.

Şarkı zamanla dönemin popüler kültürünün ayrılmaz parçalarından birine dönüştü.

Öyle ki bugün o ilk birkaç notayı duyan birçok kişinin zihninde yalnızca dans pistleri canlanmaz

Bir yerlerden Nuri Alço da çıkagelir…

Nasıl olduysa, yıllar içinde hafızalarımız Comanchero ile Nuri Alço arasında görünmez bir köprü kurdu.

Şarkı çalmaya başladığında insanın gözünün önünden bir anda Yeşilçam'ın o tanıdık sahneleri geçiverir; şüpheli bakışlar, beklenmedik tesadüfler ve bir yerlerden yükselen o meşhur uyarı:

İçme o gazozu!..


Aslında Nuri Alço'nun oynadığı her filmde Comanchero çalmıyordu elbette. 

Ama nostaljinin böyle bir huyu vardır: Gerçekleri değil, hisleri arşivler.

Bu yüzden bugün Comanchero'nun ilk birkaç notasını duyduğumuzda yalnızca bir şarkıyı hatırlamayız.

Bir dönemin düğün salonlarını, yazlık sinemalarını, kasetçilerini, televizyon başında geçirilen akşamlarını ve yüzümüzde hafif bir tebessüm bırakan o Yeşilçam günlerini de hatırlarız.


Görünmez müzik otoriteleri: Yabancı karışık kasetler 

Comanchero'nun o sürükleyici ritminin ardından sıra, bir kuşağın dünya müziğiyle tanışmasını sağlayan, adeta gizli birer akademi gibi çalışan o efsane kuruma geliyor: Yabancı karışık kasetler.

Bugün dijital dünyanın uçsuz bucaksız deryasında, birkaç saniyede dünyanın bütün müzik kütüphanelerine, en ücra melodilerine zahmetsizce ulaşabiliyoruz. 

Oysa bir zamanlar müzik dünyamızın sınırlarını; şeffaf kaset kapaklarının üzerine tükenmez kalemle, biraz da eğri büğrü harflerle yazılmış "Yabancı Karışık 3", "Süper Mix 87", "Hit Parade 88" ya da dönemin ruhuna uygun, daha iddialı bir ifadeyle "Süper Yabancı Vol. 5" yazan o gizemli kasetler belirlerdi.

Bu kasetlerin en büyüleyici ve gizemli yanı belki de, içindeki şarkıları o kusursuz sırayla seçen, yan yana getiren o elin kime ait olduğunu kimsenin bilmemesiydi...
 

Üzerine el yazısıyla şarkı isimleri not edilmiş analog kasetler, radyo başlarında beklenen saatleri ve titizlikle hazırlanan albüm seçkilerini yeniden akıllara getiriyor
Üzerine el yazısıyla şarkı isimleri not edilmiş analog kasetler, radyo başlarında beklenen saatleri ve titizlikle hazırlanan albüm seçkilerini yeniden akıllara getiriyor

 

Kasetin en heyecanlı, adeta nefeslerin tutulduğu anı ise şeridin sonlarına doğru yaklaşıldığında yaşanırdı. 

Çünkü kasetçalarlarda ileri geri sarılmaktan yorulan kaset şeridi yıpranır; bazı şarkılar hafif boğuk, dipten gelen bir sesle çıkmaya başlar, bazılarında melodi dalgalanır, bazılarında ise teyp motoru bandı adeta son bir gayretle, can çekişerek döndürürdü.

Ama hiçbirimiz o pürüzlerden, o hışırtılardan şikâyet etmezdik.

Çünkü o kaset artık fabrikadan çıkmış soğuk bir plastik parçası ya da sıradan bir müzik albümü değildi.

Günün her saatine eşlik eden, evin huysuz ama çok sevilen bir ferdine dönüşmüştü.

İşin en güzel, belki de en birleştirici tarafı ise bu kasetlerin farkında olmadan kolektif bir müzik zevki, ortak bir ritim duygusu oluşturmasıydı.

Aynı on yılda, aynı sokakların tozunu yutan insanların büyük bir kısmı, o görünmez el sayesinde tıpatıp aynı şarkılarla efkarlandı, aynı ritimlerle neşelendi.

Bu yüzden aradan onlarca yıl geçtikten sonra bile bugün bir düğün salonunda, bir radyo istasyonunda ya da kalabalık bir alışveriş merkezinin hoparlöründe eski bir Modern Talking şarkısı ansızın çaldığında, birbirini hiç tanımayan insanların yüzünde aynı anda beliren o anlamsız ama çok tanıdık gülümsemenin gizli sebebi, işte o kasetlerin bandına kazınan ortak gençliğimizdir.

O şeritlerin hışırtısını hâlâ kulaklarında taşıyanlara selam olsun!
 

Görsel: ChatGPT/Independent Türkçe
Görsel: ChatGPT/Independent Türkçe 

 

Bize kalanlar...

Bu satırları alt alta dizerken, kelimelerin müziğine kapılıp geçmişin sokaklarında yürürken fark ettim ki; aslında özlediğimiz şey ne Dallas'ın bitmek bilmeyen entrikalarıymış ne Comanchero'nun o yüksek ritmi ne de o mis kokulu Arı Maya'lı silgiler…

Özlediğimiz şey, bütün o küçük detayların hayatımızda kapladığı o kocaman, o sarsılmaz ve güvenli yerdi. 

Pazar banyosunun o içimizi ısıtan mahmurluğunun ardından giyilen mis kokulu, tertemiz pijamalar; kalem kutusunun fermuarını açtığımızda bizi karşılayan yeni bir silginin o çocuksu heyecanı ya da karışık kasette en sevdiğimiz şarkıya tam da o an denk gelivermenin yarattığı küçük mucizeler...

Belki bugün her şeyden çok daha fazla var elimizde. Daha hızlı yaşıyoruz, daha çok şeye sahibiz, dünyanın öbür ucundaki en sofistike bilgiye bile birkaç saniyede, tek bir dokunuşla ulaşabiliyoruz. 

Ama bazen bir şarkının tam da o bildik ilk notasında, eski bir kurşun kalemin parmak uçlarımızda bıraktığı o tatta ya da yıllardır duymadığımız eski bir kelimenin tınısında çocukluğumuzun o ağırbaşlı kapısı aralanıveriyor.

Şimdi müsaadenizle; kulağımın bir yerinde hâlâ o meşhur Comanchero melodisi hafifçe çınlıyor, çekmecenin en dibinde zamana direnen bir Arı Maya silgisi beni geçmişe çağırıyor ve içimdeki o iflah olmaz "0.7'ci" çocuk, kalem ucu savaşlarında "0.5'çilere" karşı hâlâ ne kadar haklı olduğunu düşünmeye devam ediyor…

Belki de çocukluk dediğimiz şey tam olarak budur; üzerinden onlarca yıl, koca koca ömürler geçse bile, yetişkinliğin tüm ciddiyetini bir anlığına yıkıp yüzümüzde aynı masum gülümsemeyi bırakabilen birkaç güzel hatıranın sıcaklığından ibarettir…

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU