Son günlerde İran merkezli gelişmeler ve Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail arasında yükselen gerilim, Ortadoğu’daki dengeleri yeniden tartışmaya açarken, uluslararası analizlerde sıkça gündeme gelen bir konu da “İran’da Kürt faktörü”dür. İran’ın batısında yaşayan milyonlarca Kürt, tarihsel olarak merkezi yönetimle çeşitli gerilimler yaşamış ve bazı dönemlerde silahlı ya da siyasi muhalefet hareketlerinin parçası olmuştur. Ancak İran’daki Kürt toplumunun homojen bir siyasi yapıdan oluşmadığını da vurgulamak gerekir. Farklı ideolojik çizgilere sahip örgütler ve partiler bulunmaktadır. Bunların başında Kürdistan Demokrat Partisi (KDPI) ve PJAK gibi yapılar gelir. Bu örgütlerin bir kısmı İran yönetimine karşı siyasi mücadele yürütürken, bir kısmı zaman zaman silahlı faaliyetlerle gündeme gelmiştir. Bununla birlikte İran’daki Kürt nüfusun tamamının bu yapılara destek verdiğini söylemek gerçekçi değildir; toplum içinde farklı siyasi eğilimler ve öncelikler bulunmaktadır.
Büyük güçlerin bölgesel politikalarda yerel aktörleri zaman zaman stratejik bir araç olarak değerlendirdiği de bilinen bir gerçektir. Özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin bazı kriz bölgelerinde yerel etnik veya siyasi gruplarla iş birliği yaptığı görülmüştür. Bunun en belirgin örneklerinden biri, Irak ve Suriye’deki Kürt güçleriyle kurulan ilişkilerde ortaya çıkmıştır. Bu nedenle uluslararası analizlerde sık sık “Kürt kartı” olarak ifade edilen stratejik yaklaşımın İran bağlamında da gündeme gelebileceği ileri sürülmektedir. Ancak İran gibi güçlü devlet kurumlarına, geniş güvenlik yapısına ve köklü siyasi geleneğe sahip bir ülkede, yalnızca bir etnik unsur üzerinden rejim değişikliği senaryosu kurmak oldukça zordur. Bu tür stratejiler teoride mümkün görünse de pratikte çok sayıda sınırlayıcı faktörle karşılaşır.
İran’ın iç yapısına bakıldığında, ülkenin yalnızca Kürtlerden oluşan tek bir etnik fay hattına sahip olmadığı görülür. İran aynı zamanda Azeriler, Beluçlar ve Araplar gibi farklı etnik toplulukları da barındıran çok katmanlı bir toplum yapısına sahiptir. Özellikle Azeri nüfusun yoğun olduğu kuzeybatı bölgeleri, Beluçların yaşadığı güneydoğu hattı ve Arap nüfusun bulunduğu Huzistan çevresi zaman zaman siyasi tartışmaların odağı olmuştur. Bu nedenle İran’daki olası bir siyasi değişim senaryosu değerlendirildiğinde, tek bir etnik grubun belirleyici rol oynamasından ziyade ekonomik krizler, toplumsal protestolar, elitler arasındaki güç mücadeleleri ve dış baskıların birleştiği daha karmaşık bir tablo ortaya çıkar.
Ayrıca bölgesel dengeler de bu tür senaryoları doğrudan etkileyen önemli bir faktördür. Türkiye başta olmak üzere bölgedeki birçok ülke, sınırlarının hemen ötesinde yeni bir etnik devlet yapılanması veya ayrılıkçı hareketin güç kazanması ihtimaline son derece hassas yaklaşmaktadır. Aynı durum Irak ve Suriye için de geçerlidir. Bu nedenle İran’da olası bir etnik temelli parçalanma senaryosu yalnızca İran’ın iç meselesi olarak kalmayacak, bölgesel güvenlik mimarisini doğrudan etkileyecek bir gelişme olacaktır.
Net söylemek gerekir ki İran’daki Kürtler bazı uluslararası senaryolarda bir baskı unsuru veya stratejik kaldıraç olarak gündeme gelebilir. Ancak İran gibi büyük ve güçlü bir devletin siyasi geleceğini yalnızca bu faktöre indirgemek gerçekçi değildir. İran’da olası bir dönüşüm, ancak ekonomik, toplumsal ve siyasi dinamiklerin aynı anda hareket ettiği daha geniş bir süreç içinde anlam kazanabilir. Bu nedenle bugün tartışılan “Kürt kartı” meselesi, tek başına belirleyici bir unsurdan çok, bölgesel jeopolitiğin karmaşık satranç tahtasında kullanılan araçlardan biri olarak görülmelidir. Buradan hareketle Zbigniew Brzezinski’nin jeopolitik yaklaşımından da yararlanmak gerekir. Brzezinski, ünlü eseri Büyük Satranç Tahtası’nda Avrasya coğrafyasını küresel güç mücadelesinin merkezi olarak tanımlar ve şu tespiti yapar: “Avrasya dünya nüfusunun ve ekonomik gücünün büyük bölümünü barındıran ana jeopolitik ödüldür.” Bu yaklaşım, Ortadoğu’daki gelişmeleri yalnızca bölgesel krizler olarak değil, daha geniş bir stratejik rekabetin parçası olarak okumayı gerektirir. Brzezinski’ye göre büyük güçler bu geniş coğrafyada doğrudan hakimiyet kurmaktan çok, yerel aktörler, bölgesel ittifaklar ve jeopolitik kaldıraçlar üzerinden denge kurmaya çalışır. Bu çerçevede İran gibi ülkelerdeki etnik ve siyasi fay hatlarının uluslararası analizlerde neden sıkça gündeme geldiği daha iyi anlaşılmaktadır. Brzezinski aynı eserde, küresel güç mücadelesinde bazı ülkeleri “jeopolitik oyuncular”, bazılarını ise “jeostratejik pivotlar” olarak tanımlar. Bu bağlamda İran, Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkasya’nın kesişiminde yer alan stratejik konumu nedeniyle Avrasya dengelerinde önemli bir aktör olarak görülür. Dolayısıyla İran’daki gelişmeler yalnızca ülke içi siyasal dinamiklerle sınırlı değildir; aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Çin gibi küresel güçlerin rekabet alanlarından biri olarak değerlendirilir. Brzezinski’nin şu değerlendirmesi bu durumu açık biçimde özetler: “Avrasya üzerinde üstünlük kuran güç, küresel siyasetin yönünü belirleme kapasitesine sahip olur.”Sonuç olarak Brzezinski’nin “büyük satranç tahtası” benzetmesi, Ortadoğu’daki gelişmeleri anlamak için güçlü bir analitik çerçeve sunmaktadır. İran’daki Kürt meselesi de bu satranç tahtasında zaman zaman gündeme gelen hamlelerden biri olarak değerlendirilebilir. Ancak satranç oyununda tek bir taşın oyunun kaderini belirlemesi nadir görülen bir durumdur; asıl belirleyici olan, taşların bütünsel konumu ve oyunun genel stratejisidir. Bugün İran’da yaşanan gelişmeleri değerlendirirken de aynı gerçeği göz ardı etmemek gerekir.
Buradan hareketle ülkemizin bu büyük satranç tahtasındaki stratejik durumunu değerlendirmeyi Türkiye’nin güvenlik doktrini ve bölgesel politikaları dikkate alınarak yapmamız gerekmektedir. Türkiye uzun yıllardır sınırlarının hemen ötesinde silahlı Kürt yapılanmalarının güçlenmesini ulusal güvenlik meselesi olarak görmektedir. Bu çerçevede PJAK Türkiye tarafından, PKK ile bağlantılı bir yapı olarak değerlendirilmekte ve terör örgütü listesinde yer almaktadır. Nitekim Türkiye, Irak ve Suriye’nin kuzeyinde PKK bağlantılı yapılara karşı sınır ötesi operasyonlar gerçekleştirmiş ve sınır hattında kalıcı güvenlik kuşakları oluşturma stratejisi izlemiştir. Bu nedenle İran’da olası bir kriz durumunda silahlı Kürt grupların güç kazanması ihtimali de ülkemiz açısından yakından izlenen bir güvenlik başlığıdır. Bu bağlamda Hakan Fidan’ın yaptığı açıklamalar da Türkiye’nin yaklaşımını özetler niteliktedir. Fidan, İran’daki Kürt grupların hareketliliğini ve olası ittifak arayışlarını dikkatle takip ettiklerini, bu grupların hedeflerini ve sahadaki gelişmeleri analiz ettiklerini ifade etmiştir. Bu açıklama, Türkiye’nin henüz kesin bir müdahale politikasından söz etmek yerine “yakın takip ve stratejik hazırlık” yaklaşımı içinde olduğunu göstermektedir. Ancak Türkiye’nin son yıllardaki güvenlik politikasına bakıldığında bazı temel prensipler oldukça nettir. Birincisi, Türkiye sınırında PKK ile bağlantılı olduğu düşünülen silahlı yapıların güçlenmesine izin vermemek temel bir kırmızı çizgi olarak görülmektedir. İkincisi, sınır hattında ortaya çıkabilecek güvenlik boşluklarına karşı gerektiğinde askeri seçeneklerin masada tutulduğu bilinmektedir. Bu yaklaşım daha önce hem Irak’ta hem de Suriye’de uygulanan operasyonlarla somutlaşmıştır. Öte yandan İran gibi büyük ve güçlü bir devlet söz konusu olduğunda durum Irak veya Suriye’deki senaryolardan farklıdır. İran ile Türkiye arasında doğrudan bir askeri gerilim yaratabilecek adımların çok daha dikkatli hesaplanması gerekir. Bu nedenle Türkiye’nin olası bir İran iç çatışmasına doğrudan askeri müdahalede bulunmasından ziyade, öncelikle diplomatik temaslar, istihbarat iş birliği ve sınır güvenliğini artırma gibi adımları tercih etmesi daha olası görülmektedir. Sonuç olarak Türkiye’nin muhtemel tavrı üç aşamalı bir stratejiye dayanabilir: yakın izleme, sınır güvenliğini güçlendirme ve gerektiğinde sınırlı güvenlik tedbirleri alma. Ülkemiz açısından belirleyici faktör ise İran’daki gelişmelerin Türkiye sınırına ve özellikle PKK bağlantılı yapılar üzerinden ulusal güvenliğe nasıl yansıyacağı olacaktır. Bu nedenle İran’daki Kürt hareketlerinin geleceği yalnızca İran iç siyaseti açısından değil, aynı zamanda Türkiye’nin güvenlik politikaları açısından da dikkatle izlenen bir gelişme olmaya devam edecektir.
Pek tabi, Ortadoğu’da son dönemde artan jeopolitik gerilimleri yalnızca askeri veya etnik boyutuyla değerlendirmek eksik bir analiz olur. Bölgedeki krizlerin arka planında çoğu zaman enerji ve su kaynakları gibi stratejik ekonomik unsurlar da bulunmaktadır. Özellikle İran merkezli olası bir çatışma senaryosunun küresel ekonomi üzerindeki etkisi oldukça büyük olabilir. İran, dünyanın önemli enerji üreticilerinden biri olduğu için bölgede yaşanacak geniş çaplı bir savaşın petrol arzını ciddi biçimde etkilemesi muhtemeldir. Böyle bir durumda petrol fiyatlarının varil başına 200 dolar seviyelerine yaklaşması, küresel enflasyonu tetikleyerek dünya ekonomisinde yeni bir kriz dalgası yaratabilir. Enerji fiyatlarının bu ölçüde yükselmesi yalnızca petrol ithalatçısı ülkeleri değil, aynı zamanda üretim maliyetleri üzerinden tüm küresel ticaret sistemini etkileyebilecek bir zincirleme reaksiyona yol açacaktır. Bu noktada enerji kadar kritik olan bir diğer başlık ise su kaynaklarıdır. Ortadoğu’da su, giderek daha stratejik bir unsur haline gelmektedir. Bölgenin en önemli su kaynaklarından olan Fırat Nehri ve Dicle Nehri yalnızca Türkiye’nin değil, aynı zamanda Suriye ve Irak’ın da hayati yaşam damarlarıdır. Bu nedenle su kaynakları meselesi sadece çevresel veya tarımsal bir konu değil, aynı zamanda jeopolitik ve ekonomik bir güvenlik meselesi olarak görülmektedir. Nüfus artışı, iklim değişikliği ve kuraklık riskleri arttıkça, suyun bölgesel politikadaki önemi daha da artmaktadır. Ortadoğu’daki etnik fay hatları, enerji koridorları ve su kaynaklarının kesiştiği bu karmaşık tablo, bölgedeki krizlerin neden çoğu zaman çok katmanlı olduğunu göstermektedir. İran’daki Kürt meselesi, bölgesel güvenlik dengeleri ve Türkiye’nin sınır güvenliği tartışmaları da bu büyük jeopolitik çerçevenin bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Çünkü bölgede yaşanacak geniş çaplı bir istikrarsızlık yalnızca siyasi dengeleri değil, enerji fiyatları, ticaret yolları ve su güvenliği üzerinden küresel ekonomik sistemi de doğrudan etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir.
Sonuç olarak Ortadoğu’daki gelişmeleri analiz ederken yalnızca askeri veya etnik boyutlara odaklanmak yeterli değildir. Enerji piyasaları, su kaynakları ve küresel ekonomik dengeler bu denklemin ayrılmaz parçalarıdır. Bu nedenle İran’da olası bir kriz senaryosu, petrol fiyatlarından gıda üretimine, su paylaşımından bölgesel güvenliğe kadar uzanan geniş bir ekonomik ve jeopolitik etki alanı yaratabilecek potansiyele sahiptir. Bu durum, bölgenin neden uzun süredir küresel güç rekabetinin merkezinde yer aldığını da açık biçimde ortaya koymaktadır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish