Post-endüstriyel teknolojilerde yayılma etkisi

Dr. Ufuk S. Yüksel, Independent Türkçe için yazdı

Görsel: AA

Tarihsel eşikler ve teknoloji rejimleri

Ekonomik gücün temel parametreleri döngüsel olarak köklü değişimlere uğrar. 1970’lerin sonlarından itibaren bilgi teknolojilerinin katlanarak artan önemi, geleneksel ekonomik stratejileri ve üretim formlarını verimsiz hale getirdi.

Endüstriyel toplumda buhar makinesi ve elektriğin oynadığı dönüştürücü rolü, post-endüstriyel toplumda bilgisayar, robotik ve bilişim teknolojileri üstlenmeye başladı. Daha kapsayıcı bir kavram olarak bu teknolojileri “post-endüstriyel teknolojiler” olarak adlandırabiliriz.

Bununla birlikte post-endüstriyel teknolojilerin yükselişi, geleneksel sanayi sektörünün ve endüstriyel üretim biçimlerinin değersizleştiği anlamına gelmiyor. Aksine, endüstriyel teknolojilerin verimliliğini artırmak ve kullanım alanlarını genişletmek post-endüstriyel teknolojilerin geliştirilmesi için bir zorunluluk.

Ancak ileri ekonomilerin artık sadece endüstriyel üretime dayanarak küresel piyasalarda rekabet edemeyecekleri de çok açık.

1974’te ticari açıdan başarılı ilk kişisel bilgisayar olan Altair 8800’ün piyasaya çıkışı ve 1984’te Apple’ın Macintosh’u tanıtmasıyla, kişisel bilgisayarlar geniş kitleler için erişilebilir hale geldi.

Bu altyapının internet ağıyla bütünleşmesi ve bilişim teknolojilerindeki büyük atılımlar, ekonomik açıdan buhar makinesinin icadı ve Fordist üretim rejiminin yarattığı etkiyle kıyaslanabilecek düzeyde bir ekonomik genişlemenin önünü açtı.

Tarım toplumunda temel stratejik kaynak toprak ve ham madde iken; endüstriyel toplumda enerji, makine ve imalat ön plandaydı. Post-endüstriyel toplumda ise telekomünikasyon ve bilişim teknolojileri aracılığıyla “bilgi” merkezi bir rol üstlendi.

1950 yılında ABD’deki iş gücünün %17’si bilgi üretimiyle meşgulken, 2010’lu yıllarda bu oran %60’lara ulaştı. Teorik bilginin artan önemi ve yeni teknolojik aygıtların kullanımı, bilimsel gelişmeye ivme kazandırarak iş verimliliğini artırdı.

İçinde bulunduğumuz dönem, yapısal dinamikleri açısından Endüstri Devrimi’nin şafağına benziyor.

O dönemde sanayileşmede geri kalan ve tarımda ilkel metotları kullanmaya devam eden devletler, 20. yüzyılda büyük güç kaybına uğradı. Bu dönüşümü hızlı bir şekilde tamamlayan ABD, Birleşik Krallık, Fransa, Almanya ve Japonya ise 20. yüzyılın başlarında küresel süper güçler haline geldi.

Benzer bir kırılmanın 21. yüzyılda post-endüstriyel teknolojiler üzerinden yaşanması bekleniyor.

Endüstriyel teknolojilerin gelişimine kıyasla bu teknolojilerin yayılma hızının çok daha yüksek olduğu düşünüldüğünde, bu yarışta geriye düşen devletlerin önümüzdeki on yıllarda mesafeyi kapatmaları oldukça zor olacak.

Post-endüstriyel ekosistemlerin inşası

Post-endüstriyel teknolojilerin gelişimi için kültürel, finansal ve bürokratik boyutta birçok dinamiğin eşgüdümlü olarak bir araya getirilmesi gerekiyor.

Bu açıdan model alabileceğimiz devletlerin başında Singapur geliyor. Kıt kaynaklara ve sınırlı insan gücüne sahip olmasına karşın Singapur, 1965’ten bu yana izlediği politikalarla post-endüstriyel teknolojilere odaklanan bir devletin nasıl bir ekonomik mucize yaratabileceğinin en canlı kanıtlarından biri oldu.

Bu teknolojilerin yayılma etkisini değerlendirirken, öncelikle finans piyasaları ile bu teknolojiler arasındaki simbiyotik ilişkiyi göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Post-endüstriyel teknolojilerin gelişiminde ciddi düzeyde finansal kaynağa ve girişim sermayesine ihtiyaç duyuluyor. Dolayısıyla bu finansman, sadece kamu kaynaklarına dayandığında küresel düzeyde yeterli rekabet gücüne ulaşılamıyor.

Bu nedenle post-endüstriyel teknolojileri geliştirmeyi hedefleyen devletler ikili bir politikayı eş zamanlı olarak yürütmek zorundalar:

1. Üniversitelere ve bilimsel projelere geniş kaynak ayırarak, bu teknolojilerin geliştirilmesinde görev alacak nitelikli bir iş gücü oluşturmak ve altyapı çalışmalarıyla bu alandaki verimliliği artırmak.

2. Küresel düzeyde geliştirici ekipler ve girişim sermayesi fonları için bir çekim merkezi haline gelmek. Bu alandaki yatırımların önünü açacak regülasyonlara yönelerek uluslararası eğitim hareketliliğini ve teknoloji transferini artırmak.

Üniversiteleri yeniden düşünmek: Teknokentlerin ekonomik ağırlığı

Post-endüstriyel teknolojilerin geliştirilmesinde en önemli mevzilerden birini üniversiteler ve teknokentler oluşturuyor.

Bu alanda önemli çalışmaları bulunan Hacettepe Üniversitesi’nden hocam Prof. Dr. Sencer İmer, seminerlerinde teknokentlerin 21. yüzyılın yükselen ekonomilerinin itici gücü olacağını sıklıkla vurgulardı.

Dünyada çip üretiminde lider konumda bulunan Tayvan’da teknokentlerin dolaylı yoldan ekonominin %20’sine etki ettiğini, Türkiye’de ise bu oranın %1’in altında kaldığını belirtirdi.

Bu çerçevede, başta Hacettepe Üniversitesi olmak üzere Türkiye’deki üniversitelerde teknokentlere ayrılan fonların ve imkanların artırılması konusunda bürokratik düzeyde önemli girişimleri oldu.

Sonraki süreçte Güneydoğu Asya bölgesinde yaptığım gözlemler, Prof. Dr. Sencer İmer’in gözlemlerini doğrular nitelikteydi.

Singapur, Endonezya, Vietnam ve Malezya gibi devletlerin bu teknolojilerin geliştirilmesinde ve kullanım alanının yaygınlaştırılmasında çok uzun vadeli kalkınma planları uyguladığı görülüyor.

Bu eksende, kamu sermayesi ve girişimci kuruluşlar tarafından desteklenen fonlar aracılığıyla öğrencilere, kamu ve özel sektör çalışanlarına kapsamlı yapay zeka, blockchain ve yazılım eğitimleri veriliyor.

Üniversite öğrencilerinin bu alanlarda projeler geliştirmeleri, staj programlarına katılmaları ve post-endüstriyel ekonomilerde kritik önem taşıyan alanlarda uzmanlaşmaları teşvik ediliyor.

Sonuç olarak, New York, San Francisco, Hong Kong ve Londra gibi metropollerde konumlanan finans ve bilişim şirketleri Güneydoğu Asya bölgesindeki geliştirici ekiplerden destek almak ve buradaki sinerjiden yararlanarak yeni teknolojiler geliştirmek için bu bölgede yeni merkezler oluşturuyor ve buradaki projelere ciddi düzeyde yatırım yapıyorlar.

Bağlantı sorunu ve oracle'ların yükselişi

Bu geçiş sürecinin kritik bir ayağını da blockchain ağlarıyla zincir dışı platformlar arasında veri akışı ve köprü kurulmasını sağlayan oracle teknolojileri oluşturuyor. Bu teknolojilerin geliştirilmesinde ve kurumsal mekanizmalara entegrasyonunda kuşkusuz üniversitelere ve teknokentlere büyük rol düşüyor. 

Post-endüstriyel ekonominin tam anlamıyla hayata geçirilmesi, büyük ölçüde "akıllı sözleşmeler"in yaygınlaşmasıyla mümkün olabilir: anlaşma şartlarını doğrudan kod yapısında barındıran, kendi kendini yürüten protokoller.

Ancak, temel bir yapısal engel mevcut: Blockchainler kapalı ve deterministik sistemlerdir; içsel işlemlerin kaydını tutmakta mükemmel olmalarına karşın dış dünyayı anlık olarak göremezler. Bir blockchain, NASDAQ’taki hisse senetlerinin anlık değerini, Almanya’daki hava durumunu veya Brezilya’daki seçim sonuçlarını kendiliğinden bilemez.

Blockchain ve dış dünya arasındaki bu kopukluk, literatürde "Oracle Sorunu" olarak bilinir. Gerçek dünya verileriyle etkileşime geçmeden blockchain teknolojilerinin faydası kendi ekosistemiyle sınırlı kalır ve post-endüstriyel dönüşüm için gerekli olan yayılma etkisini reel ekonomide yaratamaz.

Buhar makinesinin ekonomik alan üzerindeki etkisi nasıl demiryolu ağlarının yaygınlaşmasını gerektirdiyse, post-endüstriyel teknolojilerin ekonomiyle bütünleşmesi için de güçlü bir oracle ağına ihtiyaç vardır.

Oracle Sorunu’nu çözme yarışında, DefiLlama verilerine göre pazarın yaklaşık üçte ikisini kontrol eden Chainlink’in üstünlüğü bulunuyor. Bu protokol, Google'ın arama motoru platformlarındaki üstünlüğüne veya SWIFT'in bankalararası veri trafiğindeki hakimiyetine benzer bir hegemonya kurmuş durumda.

Oracle teknolojileri ve Chainlink gibi protokoller, post-endüstriyel çağın dijital altyapısı, başka bir deyişle “demiryollarıdır.”

Dijital çağda “gerçeğin” ne olduğuna karar veren otorite artık yalnızca geleneksel kurumlar değil; doğrulanabilir veri akışlarını üreten ve denetleyen altyapılardır. Bu yönüyle Chainlink ve benzeri merkeziyetsiz oracle ağlarının sunduğu veri doğrulama protokolleri, post-endüstriyel ekonominin “güven protokolleri” haline gelmektedir.

21. yüzyılın baş döndüren teknolojik dönüşümünde geride kalmamaya çalışan ülkeler için stratejik soru artık sadece yapay zeka, metaverse veya Web3 teknolojilerini benimseyip benimsemek değil, sistemler arasındaki bu bağ dokusunu inşa edip etmemektir.

Dot-com balonundan bugüne: Dijital ekonominin olgunlaşması

Post-endüstriyel teknolojilere geçiş süreci küresel boyutta sorunsuz bir şekilde gerçekleşmiyor.

Tıpkı endüstriyel devrimin erken aşamalarında feodal unsurların makineleşmeyi durdurmaya çalışması veya 1980’li yıllarda erken dönem bilişim teknolojileriyle medya organlarında alay edilmesi gibi post-endüstriyel teknolojilere karşı da ciddi bir direnç mevcut.

1990’lı yıllarda siber platformların yükselişi ve internetin yaygınlaşmasıyla bilişim şirketlerinin geleceğine yönelik büyük bir iyimserlik piyasalara egemen oldu. Bu dönemde Silikon Vadisi gibi bu teknolojilerin yoğunlaştığı alanlarda yüzlerce yeni şirket kuruldu.

Bu şirketlerin bazıları “tabela şirketi” görünümündeydi; pratikte geliştirdikleri herhangi bir uygulama veya sundukları somut bir hizmet yoktu. Buna karşın piyasalardaki büyük coşku, bazı tabela şirketlerinin aşırı değerlenmesine yol açtı.

1995’te başlayan ve 2000 yılında zirveye ulaşan “Dot-com balonu” sürecinde, irrasyonel şekilde değer kazanan birçok şirket iflas etti. Bilişim şirketlerinin hisseleri büyük değer kaybına uğradı.

Örneğin o dönemde Amazon’un hisselerinde %93, Microsoft’ta %65, Intel’de ise %84 düzeyinde düşüş yaşandı.

Bu süreci teknoloji karşıtı bir perspektifle değerlendiren bazı analistler, bilişim teknolojilerinin ekonomideki ağırlığının abartıldığını ve bu şirketlerin devrinin sona erdiğini iddia ettiler.

Aynı tutucu yaklaşımı, önümüzdeki 20 yılda yapay zekanın ekonomideki ağırlığının çok kısıtlı kalacağını savunan bazı analizcilerin güncel çalışmalarında da görmekteyiz.

Oysa Dot-com balonu, finans piyasalarında büyük bir doğal seleksiyona yol açarak ve kullanım alanı olmayan platformları ortadan kaldırarak 2000’leri domine edecek Google, Microsoft, Apple, Amazon gibi devlerin yükselişine zemin hazırladı.

2000’lerden bu yana, bu tekellerin ekonomik büyüklüğü katlanarak artarken, bilişim teknolojileri ekonomik gücün belirleyici ögesi haline geldi.

Benzer bir ayrışma pandemi sonrası post-endüstriyel sektörün inovatif uygulamalarında da yaşandı. 2020 sonrasında büyük popülerlik kazanan yapay zeka, metaverse, Web3 ve blockchain platformları milyarlarca dolar yatırım aldı.

Ancak “kötü paranın iyi parayı kovması” prensibine dayanan Gresham yasası, bu ekosistemlerde de etkili oldu. Reelde ve siber alanda kullanım alanı olmayan scam projeler, manipülatif sosyal medya kampanyalarıyla yatırımcı çekerek ekosisteme büyük zarar verdi.

Scam projelerin sistematik olarak yatırımcılarını zarara uğratması ve yol haritalarında açıkladıkları hedeflere ulaşamamaları, kamuoyunun post-endüstriyel teknolojilere yönelik algısını olumsuz etkiledi.

Ancak piyasa koşullarından ve ekosistemin henüz çok yeni olmasından kaynaklanan yapısal boşlukların manipüle edilmesinden doğan teknoloji karşıtlığı, geleceğe yönelik büyük ekonomik riskler barındırıyor.

Bu noktada devletlerin ve kurumların önceliği; bu geçiş sürecini hızlandıracak regülasyonlar geliştirmek, uluslararası teknoloji transferini hızlandırmak ve geniş kitlelerin bu alanda eğitim almasını sağlayarak çağın gereksinimlerini karşılayan nitelikli bir iş gücü oluşturmak olmalı.

Her ne kadar post-endüstriyel teknolojilere geçiş sürecinin erken aşamalarında olsak da bu teknolojilere duyulan ihtiyaç artarak devam ediyor. Bu ekosisteme yeni değerler ekleyen ve teknolojik inovasyona ağırlık veren projeler kalıcı hale gelecek ve güçlenerek yollarına devam edecek. 

Post-endüstriyel teknolojilere ağırlık vermeyen ekonomiler ise orta vadede endüstriyel sektördeki ağırlıklarını da büyük oranda kaybetme riskiyle karşı karşıya.

Çünkü post-endüstriyel sektörün temsilcisi olan şirketler, devasa bütçeleriyle geleneksel ekonominin parçası olan şirketleri birer birer bünyelerine katmaya başladı.

Kamusal hizmetlerin çevrimiçi platformlara aktarıldığı, geleneksel bankacılık sisteminin kullanıcılara ciddi maliyetler yüklediği bir düzlemde, bu teknolojilerin yayılma etkisiyle çok farklı sektörlerde ekonomik verimliliği artıracağı açık.

Bu nedenle devletlerin, geleneksel ekonomik sektörlerle post-endüstriyel sektörler arasında köprü kuracak yasal ve teknolojik altyapıyı inşa etmeleri artık bir tercih değil, zorunluluktur.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU