Bir kenti sevmek, çoğu zaman onu açıklamaktan vazgeçmeyi gerektirir. Çünkü şehirler tanımlarla değil, hafızayla ayakta durur. İnsan bir yere ait olduğunu düşündüğünde, aslında o yerin içinde biriken zamana bağlanır. Sokaklar, yapılar, ritüeller yalnızca taşıyıcıdır; asıl kent, hatırlama biçiminde var olur.
Hatay, bu anlamda yalnızca bir coğrafya değil, süreklilik iddiası taşıyan kırılgan bir bellektir.
Bir şehrin defalarca yıkılıp aynı noktada yeniden kurulması, romantik bir “küllerinden doğma” anlatısıyla açıklanamaz. Bu, insanın felaket karşısındaki varoluşsal ısrarıdır. Çoğu zaman bilinçli bir tercih değil, başka bir ihtimali düşünememe hâlidir. Çünkü bazı insanlar için başka bir yerde yaşamak, aynı insan olarak kalamamak anlamına gelir.
Yedi kez yıkılmış bir kenti yeniden inşa etmek, umuttan çok alışkanlıkla ilgilidir. Felaketin olağanlaşması, riskin kaderle yer değiştirmesi… İnsan tekrarın içinde yaşamayı öğrendiğinde, nedenleri sorgulamaktan vazgeçer. Böylece yıkım, tarihsel bir sapma olmaktan çıkıp sürekliliğin parçası hâline gelir.
Antakya’nın tarihi, tam da bu kabullenişin katmanlarından oluşur.
1872 depremine dair kayıtlarda geçen “149 yapı hariç tüm konutların yıkıldığı” cümlesi, bugün yalnızca geçmişe ait bir veri değildir. Aynı cümlenin yüzyıllar sonra yeniden kurulabilmesi, bize şunu düşündürür: Kentler yalnızca inşa edilmez, aynı zamanda unutularak ayakta tutulur. Hatırlamanın bir sınırı vardır; insan her şeyi hatırlayamaz. Unutmak, çoğu zaman yaşamanın koşuludur. Ancak unutma ile inkâr arasındaki çizgi belirsizleştiğinde, felaket tekrar eder.
Amik Gölü’nün kurutulması, zeytinliklerin imara açılması, doğanın değil rantın sürekliliğinin gözetilmesi… Bunlar tekil hatalar değil, insan yaşamını ikincilleştiren bir zihniyetin ürünüdür. Kent, insan için değil; insan, kent adına feda edilebilir bir unsur olarak görülmüştür. Bu bakış değişmedikçe, yeniden inşa edilen her yapı, bir sonraki yıkımın ön hazırlığıdır.
Buna rağmen Hatay’da insanlar kalmak ister.
Bu, basit bir memleket sevgisi değildir. Yıkılmış bir apartmanın enkazını balonlarla süslemek, içinde artık kimsenin yaşamadığı bir avludaki defne ağacını sulamak, okulu yıkılmış bir öğretmenin enkaza oyuncak bırakması… Bunlar sembolik davranışlar değil; mekânla kurulan varoluşsal bağlardır. İnsan kimliğini yalnızca dil ve kültürle değil, tekrar eden mekânsal ilişkilerle kurar. Hataylı olmak, bu ilişkilerden vazgeçememektir.
Aidiyet burada romantik bir duygu değil, zorunluluktur.
Sahip olmakla ait olmak arasındaki çizgi bir noktadan sonra silinir. Kent sizi terk etmediği sürece, siz de onu terk edemezsiniz. Çünkü terk etmek, yalnızca bir yeri değil; kendinizin bir parçasını geride bırakmaktır.
Hatay’ın çok dinli, çok kültürlü yapısı sıklıkla hoşgörü kavramıyla anlatılır. Oysa burada asıl belirleyici olan hoşgörü değil, birlikte yaşamanın dayattığı etik dengedir. Aynı sokakta caminin, kilisenin, havranın varlığı bir ideali değil, bir zorunluluğu temsil eder. Zamanla bu zorunluluk erdeme dönüşmüştür.
Defne ağacı, Harbiye Şelalesi, St. Pierre Kilisesi, Habib-i Neccar Camii, Musa Ağacı… Bunlar turistik simgeler değil, belleğin tutunma noktalarıdır. Kentin ayakta kalabilmesi için insanın inanacağı bir sürekliliğe ihtiyacı vardır. Bu süreklilik bazen bir inançta, bazen bir ağaçta, bazen yalnızca “buradaydık” cümlesinde saklıdır.
Yazarken durduğum yer tam da burasıdır; çünkü bazı kayıplar cümleye gelmez, cümleyi bozar. Zaman geçiyor denir ama bazı sesler zamana dâhil olmaz. Artık sabahın içinden yükselmeyen “günaydın”lar vardır; Emriye Önder’in ve Hatice Ana’nın sesi, bir selamdan çok bir var olma biçimi olarak dolaşır bellekte. Yücel Amca’nın kapı eşiğinde kurduğu “hoş geldiniz”, artık mekânını yitirmiş bir çağrıdır.
Akşamüstleri, yürüyüşe çıkılan saatlerde o balkon hâlâ yerindedir; ama Nuray’ın elinin havada bıraktığı boşluk, artık yalnızca hatırlamanın taşıyabildiği bir izdir.
Gaffaroğlu Sitesi’nin yerinde bugün başka bir boşluk durur; fakat asıl eksiklik, orada birbirine değerek yaşamış hayatların yokluğundadır. Enkaz kaldırılabilir, adresler silinebilir; ama Eren Dağtekin, Gencay Bozkurt, Hacer Çoban, Özcan Kara, Emir Ayna, Tuğba Koşar, Akmar Delatioğlu’nun isimleri bu kentin hafızasında artık eksik kalan cümlelerdir. Kent, onları hatırladıkça tamamlanamaz.
Hatay’da ve tüm deprem bölgelerinde yaşamını yitirenler için rahmet dilemek yetmez. Geride kalanlara düşen yalnızca sabır değil, hatırlamanın sorumluluğudur. Çünkü hatırlamak, geçmişe takılı kalmak değil; geleceğin aynı hatayı yeniden kurmasına izin vermemektir.
Dileğim, bir daha yanmamak.
Ve bir kentin, var olabilmek için küllerine tutunmak zorunda kalmadığı bir zamanı yaşayabilmek…
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish