ABD İran’dan ne istiyor?

Prof. Dr. Aygün Attar, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Reuters

Müzakere süreci devam ediyor.

Arka kapı diplomasisi aktif.

İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani, müzakerelerde ilerleyiş var açıklaması yaptı.

Trump, İran’la krizin çözümlenmesi için Ankara’ya alan açılmasını istese de Devrim Muhafızları bunu istemedi.

Her sıkıntısında, her ağır darbe yediğinde yanında olan ve elinden tutan devletin Türkiye olmasına rağmen İran’daki Türkiye fobisi nedir?

Söylemleri ve eylemleri ile Türkiye karşıtlığı sergileyen Devrim Muhafızları kimdir?

Sondan başlayarak soruları cevaplamak gerekir.

Devrim Muhafızları muhafız sözlüğünün kelime anlamını tam karşılayan bir düzeneğe sahip 1979 inkılabı sonrasında oluşturulan Molla rejimini ayakta tutan paramiliter bir yapıdır.

İran’daki siyasi oluşumun merkezinde mevzilenen bünyesinde kara, hava ve deniz kuvvetleri barındıran ve düzenli orduya göre daha esnek ve hızlı hareket edebilen Devrim Muhafızlarının özel operasyon birimleri de mevcuttur. Özellikle, füzeler ve insansız hava araçları (İHA) gibi modern askeri teçhizata sahip olan Devrim Muhafızları İran Molla rejiminin içerideki ve dışarıdaki savunma mekanizmasının özünü oluşturan, devasa ekonomik güce sahip devlet politikalarının şekillenmesinde önemli rol oynayan ve kontrol mekanizmasını elinde tutan “Üst Kurum”dur.

Teorik olarak, Devrim Muhafızlarınına neden ihtiyaç duyulduğunu anlatmak için öncelikli olarak İran’ın İslam Devrimi ile birlikte oluşturulan yeni düzeninin kısaca anlatılması gerekiyor.

1 Nisan 1979 tarihinde kurulan İran İslam Cumhuriyeti, kendine özgü bir yönetim biçimine sahiptir. Anayasa’da, egemenliğin yasama, yürütme ve yargı organları tarafından, Devrim Rehberi’nin himayesi altında kullanılacağı kayıtlıdır.

Anayasa’ya göre Cumhurbaşkanı yürütmenin başıdır. Ancak iç ve dış politika önceliklerinin belirlenmesi ya da silahlı kuvvetlerin ve emniyet güçlerinin sevk ve idaresi yetkileri Devrim Rehberi’nin uhdesinde toplanmıştır.

Devrim Rehberi Velayet-fakih’in başıdır.

Velayet-i fakih, fakihin vesayet ve yönetim yetkisi anlamına gelmektedir.

Şii siyasal düşüncesinde dini ve siyasi otoriteyi birleştiren Yasama, Yürütme, Yargı’nın tek elde toplandığı ve konum olarak Allah’ın ve Peygamberin yerdeki temsilcisi olan makama verilen isim Velayeti Fıkıhtır.

Dolayısıyla İmam Humeyni’den sonra onun koltuğuna oturan ve 36 senedir söz konusu görevi yürüten Ayetullah Humeyni’n kurumların başında bulunan cumhurbaşkanı da dahil devlet erkini atama yetkisine sahip tek kişidir Hamaney...

İran, her ne kadar eski devlet geleneğine sahip ülke kimliğiyle övünse de aslında Humeyni Şah tarafından kurulmuş olan İran Devlet Ordusuna güvenmediği için kurdurduğu 120 bini aşkın askerin görev yaptığı Devrim Muhafızları, İslam Cumhuriyeti liderliğinin en önemli dayanağı konumunda.

Türkiye’den resmen nefret eden ve her fırsatta Türkiye’ye karşı ileri geri açıklamalar yapan İran’daki devlet içinde devleti temsil eden Velâyet-i fakîh düşüncesini destekleyenler ve Âyetullah Humeyni’nin şu görüşü salt bir teori olmaktan çıkararak, ilâhî ve insani tercih arasındaki makası kapatıp İslâm tarihinin kesintiye uğradığı yerden yeniden akmasını sağladığını iddia edenlerin beş yüz yıl İslam’ın bayraktarlığını yapmış olan Osmanlı’nın devamı olan Türkiye’ye yönelik tutumları ne yaman çelişkidir!

Oysa;

Âyetullah Humeynî, sömürge ve kültürel yozlaşmanın etkisindeki Müslüman halklara Büyük Osmanlı Devleti’ni hatırlatarak, bu devletin sancağı altında toplanan Müslümanların ülkelerini Batı’nın tasallutundan korumayı uzun süre başardığını, Batı’nın ancak bu devleti yıkabildikten sonra Müslümanlara hâkim olabildiğini söyler.  

Devrim Muhafızlarının sadece teorik değil ideolojik olarak mezhep üzerinden politika yürüttüğü ve halkı retorik olarak uyuttuğu, milletin boğazından kestiği lokmaları Ortadoğu’da vekil güçler üzerinden terör gruplarına harçladığı ve tüm iç dış siyasetini Türk(iye) düşmanlığı üzerinden yürüttüğü ortada.

Devrim Muhafızlarının ülkedeki bu kadar karışıklığa rağmen hala da stratejik kararları belirleyen en önemli güç olduğunun somut kanıtı İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ‘ın çok istemesine rağmen ABD ile İran arasındaki müzakere masasının İstanbul ‘da değil Umman’da kurulması yönündeki kararıdır.

Malum, son günlerde ABD ile İran arasında dozu artan ve hepimize savaş başladı başlayacak dedirten gelişmeler üzerine Türkiye, Katar, Mısır gibi bölge ülkeleri devreye girdi.

Türkiye ‘nin başından beri savaş çıkmaması yönünde yürüttüğü ciddi diplomatik müdahalesine hepimiz şahidiz.

İran, Türkiye’nin 534 km'lik kara sınırı ile bağlantısı olan komşu devlettir.

İran’a yönelik bir askeri müdahale Türkiye ‘yi tıpkı 1979 ‘da yaşandığı gibi başta göç olmakla ciddi bir takım güvenlik sorunlarıyla baş başa koyacaktır.

ABD ile yaşanmakta olan İran krizi sadece İran ‘ın problemi değil başta Türkiye ve Azerbaycan olmakla bölge ülkeleri için ciddi bir sorundur.

Bu sorunun en az zayiatla atlatılması için Türkiye elini taşın altına koymaya hazır olduğunu yoğun İran diplomasi mesaisi ile mertçe ortaya koysa da İran klasik biçimde namertlik yaptı.

İran’ın Türkiye’yi hala bölgedeki en önemli rakibi görmek hastalığından kurtulmadığını görüyoruz.

Azerbaycan politikasında, Suriye’de Irak’ta Yemen’de hep Türkiye’nin yanında değil karşısında olmayı tercih eden bir İran görüyoruz.

Ermenistan tarafından Azerbaycan topraklarının 30 yıllık işgali sürecinde Azerbaycan’daki camilerin tamamına yakınının yok edilmesine, talan edilmeyen iki caminin ise domuz ahırı gibi kullanılmasına rağmen ısrarla ehli Müslüm Azerbaycan’ın değil Hristiyan Ermenistan’ın yanında yer aldığına tanık olduk.

İran’ın "Direniş ekseni" adı altında Ortadoğu’da desteklediği militan yapıların bir çoğu Türkiye’nin bölge politikası ile zıddiyetli karakter içermektedir.

İran bölgesel işbirliği ve birlikte kalkınma yönünde Azerbaycan'ın önerdiği Türkiye’nin desteklediği 3+3 önerisini de tercih etmeyerek bölgede de dünya sahnesinde de Türk(iye) olmadan güçlü bir oyuncu olmak istiyor.

Bazı batılı uluslararası İlişkiler uzmanlarına göre "Antik İran, görkemli bir geçmişe sahip ve 12 asır boyunca Batı Asya'da hakim güçtü. İran, bölgesel ve küresel ilişkilerde önemli bir rolü hak ettiğine inanıyor. Zengin Fars sanat ve edebiyat kültürü de İran'ın büyük bir devlet ve güç olduğu algısını besliyor".

İçinde bulunduğumuz dünyanın ve bölgenin reelliği öyle söylemiyor ama..

Yanlış tercihleri nedeniyle İran hem siyasi hem iktisadi hem de sosyolojik anlamda ciddi bir buhranla cebelleşmektedir.

Halkın gözünü ateş açarak korkutmak yahut ülkenin içinde bulunduğu durumun tüm faturasını İsrail'e ABD’ye kesmek,ekonomik anlamda sürünen ve tümenin alım gücünün düşmesini protesto eden demokratik hak talebiyle sokaklara çıkan kalabalığı külliyen MOSSAD ajanı olarak lanse etmek -ki ister iktidar içinde isterse halk nezdinde MOSSAD’la işbirliği içinde olanlar da mevcut- İran’ın hazırdaki siyasal sistemini ne kadar ayakta tutabilir?

Dolayısıyla, İran, Türkiye’ye her zaman olduğundan daha çok ihtiyacı olduğu bir dönemden geçiyor.

İran’dan hem Ortadoğu'da ABD adına vekâlet savaşı yürüten İsrail hem de Amerika’nın isteklerini sansürsüz dillendiren "özünde emlakçı" Trump ne istiyor?

İran’dan tüm nükleer programını ortadan kaldırılması isteniliyor.

Zenginleştirilmiş uranyumun üçüncü bir ülkeye verilmesi isteniliyor.

İran’ın balistik füze programını durdurulması, füzelerinin menzilini azaltmasını ve özellikle İran füze menzilinin İsrail’i tehdit edecek menzilin gerisinde tutulması isteniliyor.

İran’ın bölgedeki vekil örgütlerden (özellikle İsrail için tehlike arz edenlerden) desteğini tamamen çekmesi isteniliyor.

Bölgedeki vekil güçlerle ideolojik askeri doktrinel her türlü ilişkinin sonlandırılması isteniliyor.

İran, bunları kabul ederse 47. yıllık Molla rejimi çöker.

Peki Türkiye ne istiyor?

Her şeyden önce Türkiye bölgenin yeni bir savaşa sürüklenmesini kesinlikle istemiyor.

ABD-İran savaşının önlenmesi için etkili bölgesel aktörlerle istişareler yürütmeye hazır olduğunu ifade eden Türkiye İran’la ABD arasında arabuluculuk yapmak istiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Arabistan merkezli Şarku'l Avsat Gazetesine verdiği mülakatta, bölgesel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde “bölgenin değerlerini, kimliğini, geçmişini ve geleceğini kavrayamayan senaryolar, bölgeye daha fazla acı ve trajedi getirecek, güvenlik ve barışı tesis etmeyecektir. “diyerek, Gazze, Irak, Suriye ve Afganistan’da bu tür senaryoların hafızalarımıza kazınmış yaralar ve trajediler bıraktığından hareketle aynı acıların tekrar edilmemesi için Türkiye’nin barış için inisiyatif kullanmak istediğini açıkladı.

Sorunların diyalog, akıl, bilgelik ve sağduyu yoluyla çözülmesi gerektiğine dikkat çeken Erdoğan, "İran’a karşı herhangi bir askerî müdahaleyi her platformda reddettiğimizi ifade ettik. Muhataplarımıza, gerilimi tırmandıracak her türlü adımdan kaçınılmasının gerekliliğini vurguluyoruz" dedi.

Türkiye,savaşı tetikleyebilecek her türlü adıma karşı durmaya devam ederek bölgede güvenlik ile barışın tesis edilmesi ihtimalini güçlendiren her girişimi desteklediğini yürüttüğü akıllı diplomatik hamlelerle ortaya koymaktadır.

Ayrıca, İran’a olası bir dış müdahalenin hadsiz İsrail’i daha da palazlandırması aşikardır.

İran’la ABD arasında her zaman bir arka kapı diplomasisi olmuştur.

Türkiye’nin böyle bir ortamda arabuluculuk gibi kıymetli bir misyonu üstlenmesinden en fazla İran’ın hoşnut olması gerekirken son dakika Tahran’ın İstanbul’u değil Umman’ı tercih etmesi ucuz kahramanlık ve şoven Fars milliyetçiliğinin içi boş ego tatmini dışında bir şey değil!

Müzakere mekanizması devam ediyor.

Tarafların dillileri sertleşir!

Her iki taraf da hodri meydan diyor.

İran için ABD’nin taleplerine boyun eğmek 47 senedir ayakta tuttuğu rejimi fes etmek demektir!

Savaş, bizim tahminlerinizden çok daha fazla bir noktaya evirilebilir.

İran Venezuela, Hamaney’de Maduro değil.

Rehbere bağlı muazzam bir askeri siyasi ve ekonomik güç bileşenlerinden müteşekkil güç var.

İran’da devlet içinde devlet var.

İki başlılık var.

Çok katmanlı bir yapı var.

Hala İslam Devrimi’ne sadık olan inanmaya devam eden kitleler var.

Ekonomik ağlarla sarmallınmış büyük paraların döngüsü yapılan ve sakal tıraşı olursa ecnebi patentiyle karşımıza çıkacak muazzam bir zengin zümre var!

Dolayısıyla İmam Humeyni’den sonra onun koltuğuna oturan ve 36 senedir söz konusu görevi yürüten Ayetullah Hamaney'den ibaret değil rejim, çok bileşenleri var.

İran sosyolojisini bilmeyenlerin anlamakta ve anlatmakta çok zorlanacağı bir ülkedir İran.

Sistem, kendisini sağlama almak için tutunmak için her ne kadar önlem alsa da içeriden çürümenin başladığının farkına varmalıdır.

Bu anlamda Musevi’nin açıklaması çok önemliydi.

Mir Hüseyin Musevi 15 senedir ev hapsinde olan Devrimin A Takımından önemli bir isim ve İran’ın son başbakanıdır.

İran’da yaşanan son olaylardan sonra bir açıklama yaparak rejimin silahları bırakarak hakimiyeti terk etmeye davet etti.

Bu sıradan bir çağrı, bir muhalifin açıklaması değil rejimin meşrutiyetini zayıflatan toplumsal kırılmadır.

Molla rejimi tüm gizli gündem ve Güney Azerbaycan nedeniyle içindeki öfkeyi bir tarafa atarak Türkiye başta olmakla bölge ülkeleri ile dindaşlık (mezhepçilik değil!) aidiyeti doğrultusunda acil işbirliği zorunluluğunu idrak etmeli gerekli sorumluluğu üstlenmelidir.

Bölgede yaşananlar bize kendi aralarında temel ve nihai bir güven oluşturma ihtiyacını dikte ediyor.

Bu anlamda Türkiye Dışişleri Bakanı Fidan tarafından dillendirilen “Bölgemizdeki sorun, bölgedeki ulus devletler arasındaki güven eksikliği. Uluslarımız arasındaki güveni artırmayı başarabilirsek, bu istikrar ve barış getirmeye yardımcı olacak. Tahakküm olmayacak, ne Türk tahakkümü ne Arap tahakkümü ne Fars tahakkümü ne de başka bir tahakküm... Bölgesel ülkeler, bir araya geliyor ve sorumlu davranıyor... Avrupa Birliği'nin sıfırdan bugüne kadar nasıl bir yapı oluşturduğuna bir bakın. Neden biz yapamayalım?" sorusunun zamanlaması çok önemlidir.

İran’ı denizden çevrelemeye çalışan bir Amerikan donanması var.

İran’ı Deniz Kuşatmasına alarak Hürmüz Boğazı gibi önemli bir noktadan dünyanın en önemli enerji geçit hattını ele geçirerek hem İran’ın petrol ihracatını hem de petrol satışından elde ettiği karı engellemek isteyen böylece İran’ı ekonomik bir darboğaza sürüklemek isteyen bir ABD ve İsrail var ki bu da ekonomik sıkıntı yaşayan halkın topluca ayaklanmasına sebep olacaktır.

Diğer taraftan tüm bunların olmaması için çaba gösteren ve İran’a dış müdahale yapılmadan sorunların çözümlenmesi halkın talepleri doğrultusunda acil önlemler alınması konusunda komşu devlet olarak el vermeye hazır olan bir Türkiye var.

Son bir olasılık üzerinde durmak istiyorum. İran rejimi ABD tarafından daha önce İsrail’in gerçekleştirdiği yöntemle (yatak odalarında öldürülen ordunun A takımı) düşürülür mü?

Şu soruya halihazırda CIA ve MOSSAD da dahil olmakla kimse net bir cevap veremiyor.

Savaşın konsepti de öngörülmüş değil.

İran, en kırılgan dönemini yaşasa da balistik füzeleri ile İsrail’e çok rahat saldırma gücünü kaybetmiş değil.

Ayrıca rejimi yaşatmak için İran’ın, bölgeyi kana bulamayı göze aldığını Hamaney ’in açıklamasıyla ortaya koydu.

İran’ın 47 sene boyunca bölgede desteklediği tüm vekil güçleri seferber ederek savaşa sokacağından kimse şüphe etmesin.

Irak'ta, Gazze’de Yemen’de vs. yerlerde operasyonel olarak İran’ın desteklediği tüm vekil örgütleri devreye girer.

İran’ın bölge ülkelerini de tehdit ederek ABD'ye üs kullandıracak her ülke meşru hedefinizdir açıklamasını unutmayalım.

'Cehenneme giden kendisine yoldaş arar' misali İran batacağını görünce komşularını da batırmak ister.

İran, mevcut rejimin devamı için kendi halkına silah doğrultan ve sayıları 7 bin ile 40 bin arasında değişen rakamlarla ifade edilen bir katliamı gözünü kırpmadan gerçekleştiren ülkedir.

Dolayısıyla ABD gibi Körfez ülkeleri de dünyanın en önemli enerji geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı'nın İran tarafından son çare olarak işlevsiz hale getirilmesi senaryosunun ve bunun doğuracağı ağır ekonomik sorunların farkındadır.

İran’ın Hürmüz Boğazı'na olası bir müdahalesi sadece bölgesel sorun yaratmakla kalmaz küresel ekonomik buhranı kaçınılmaz kılar ki bunun beraberinde siyasi krizler yaratacağı öngörülür olasılıktır.

Özetle, ABD ile yaşanmakta olan İran krizi sadece İran'ın problemi değil başta Türkiye ve Azerbaycan olmakla bölge ülkeleri için ciddi bir sorundur.

En temel isteğimiz nüfuzunun yarısından fazlası soydaşlarımızdan müteşekkil 550 km kare ile sınırdaş olduğumuz ve Kasr-ı Şirin Antlaşmasından (17 mayıs 1639) günümüze değin barış içerisinde komşuluk ilişkilerini sürdürdüğüm İran’ın en kısa zamanda dahildeki ve hariçteki sorunları savaş olmadan suhuletle çözmesidir.

Mukaddes İslam dinini kurduğu rejimin adında yaşatan İran İslam Cumhuriyetinden beklentimiz İslam’da var olanİ

Tefakkuh (derin kavrayış), Tefekkür (ince düşünme), Tezekkür (hatırlama), Teakkul (akıl yürütme) ve Tedebbür (tedbir alma) gibi insanın bilgiyi davranış kalıplarına dönüştürme sürecinin hakkını vermesidir.

Çünkü fıkıh, bilgiden davranış kuralları çıkarma yeteneğidir, mezhep kavgası aracı değildir.

İran, ülkesinin "Turan" olma korkusunu bir an önce yenmeli ve viran olmadan önlem almalıdır.

Türkiye’nin arabuluculuğu ve Türkiye ile iş birliği İran için batmakta olan geminin yaklaşabileceği son limandır.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU