Bu savaş, aslında bir savaş değil. Çünkü savaşın da bir hukuku var. Bugün gördüklerimiz, dünyanın başına gelebilecek en büyük musibetlerden biri olan Trump’la seri katil Netanyahu’nun uluslararası hukuka, ahlaka, tüm teamüllere aykırı olarak bir ülkenin egemenliğine saldırmaları ve onların da nefs-i müdafaa kapsamında kendilerini savunmalarından ibarettir. Yani söz konusu olan devlet korsanlığı ve devlet terörüdür.
Güçlü olanın kendisini haklı kabul ettiği ve güçlünün zayıf gördüğünü ezme hakkını kendisinde bulduğu günümüz dünyasında çok şey gördük ama böylesine pervasızını görmemiştik.
ABD, 2003 yılında İsrail adına “mıntıka temizliği” yapmak gerekçesiyle Irak’ı işgal ederken, Saddam Hüseyin’in elinde kimyasal silahlar bulunduğunu iddia etmişti. Ancak Irak yerle bir edildikten, yüz binlerce kadın dul ve bir o kadar çocuk yetim kaldıktan sonra, hem Amerika’daki vicdan sahibi çevrelerden hem de Avrupalılardan Irak’ta kimyasal silah bulunmadığına dair peş peşe açıklamalar geldi.
2003 yılında, Amerikalılara ülkemizi bir basamak olarak kullanıp Irak’a müdahale etme yetkisi verecek olan 1 Mart Tezkeresi’ne; aklıma, imanına ve vicdanıma ters düştüğü için “evet” değil, “ret” oyu verdim. O dönemde iş başında 58. Hükümet vardı ve ben bu hükümette Kültür Bakanı olarak görev yapıyordum. Oylama gizli olduğu halde oyumun şeklini basınla ve kamuoyuyla da paylaştım. TBMM, Amerikalıların bu ahlaksız teklifini reddederek tarihindeki en büyük şereflerden birine imza atmış oldu.
Irak’tan sonra İsrail için tehdit oluşturduğuna inanılan Mısır’da, Sisi’ye darbe yaptırılarak Arap dünyasının amiral gemisi olan koca Mısır uysal bir kediye dönüştürüldü.
İsrail adına mıntıka temizliği devam ediyordu. Türkiye’nin de desteğiyle Suriye korkunç bir iç savaşa itildi. Günün sonunda topraklarının önemli bir kısmını işgal eden, canı istediği zaman Suriye’nin istediği yerini bombalayan İsrail’e sözlü eleştiride bile bulunamayan bir Suriye ortaya çıkarıldı.
Amerika’nın göz yumması, hatta teşvikiyle Gazze’yi yerle bir eden İsrail, eş zamanlı olarak Yemen’e ve Lübnan’a da saldırdı. İsrail Lübnan’ı hâlâ vurmaya devam ediyor. “Sevgili Beyrut”, İsrail’in silah deneme alanına dönüşmüş durumda. Çok yakında Lübnan diye bir ülke haritadan silinirse şaşmayalım. Ürdün’ün bütün ipleri zaten Amerika’nın elindeydi; bu nedenle Ürdün’ün İsrail için tehdit olması söz konusu bile değildi.
Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez’deki petrol zengini ülkeler, maddi refahın zirvesine çıktıkları için hayatı çok seviyorlar. Zenginler çoğunlukla korkak olur; çünkü kaybedecek çok şeyleri vardır. Söz konusu Müslüman Arap ülkeleri, Amerika’ya adeta teslim olmuş durumdadır. Amerika neredeyse Mekke ve Medine’ye de üs kuracak.
Bölgede Amerika’ya teslim olmayan ve İsrail’e boyun eğmeyecek tek devlet İran’dı. İran’ın rejimi, mevcut yönetim anlayışı, içerideki muhaliflerine karşı takındığı acımasız tutum ve daha pek çok başlık nedeniyle İran çok ciddi eleştirileri hak etmektedir. Ancak bu durum, Amerika ve İsrail’in her türlü hukuku, ahlakı ve insani değeri hiçe sayarak İran’a saldırmasını haklı çıkarmaz.
İran’a saldırmanın görünüşteki gerekçesi, İran’ın nükleer silah yapma potansiyeliydi. Bunun da yalan olduğu ayan beyan ortada.
İran’ın nükleer silahı olmalı mı?
Evet, olmalı. Amerika’nın, Rusya’nın, Çin’in, Hindistan’ın, İngiltere’nin, Fransa’nın, Pakistan’ın ve Kuzey Kore’nin nükleer silahlara sahip olduğu bir dünyada, elbette İran’ın da nükleer silahı olmalıdır. Aslında keşke dünyada hiçbir ülkenin elinde nükleer silah bulunmasa. Ancak bazı ülkelerin elinde bu silahlar varken, diğerlerine “Neden nükleer silaha sahip oluyorsunuz?” diyemezsiniz.
Türkiye’nin de nükleer silahı olmalı
Bana kalırsa, Türkiye’nin de mutlaka nükleer silahı olmalı. İran etkisiz hâle getirildikten sonra hedefte Türkiye’nin olmayacağını kim garanti edebilir ki?..
İsrail’de Yeni Sağ Partisi’nin başındaki eski Savunma Bakanı ve eski Başbakan Naftali Bennett, günlerdir “Yeni İran Türkiye’dir” diye bas bas bağırmıyor mu?
İsrail’de resmen nükleer silah olmadığı söyleniyor. Buna inanan var mı? Bir an için buna inandığımızı varsayalım; bu bir eksiklik anlamına gelmez. Bir şey Amerika’da varsa o otomatikman İsrail’in sayılır. Zannedildiğinin aksine Amerika İsrail’in efendisi değil, İsrail Amerika’nın efendisidir. Kaldı ki Amerika’nın başında bütün zamanların, siyonizmin kayıtsız şartsız emirber neferi, Evangelist rüyaları Yahudi hayalleri ile birleştirip buluşturan Trump gibi tutarsız bir adam varsa gerisini seyredin demiyorum, çünkü zaten seyrediyoruz.
Netanyahu gibi bir seri katili “kahraman” ilan eden, damadı Yahudi olan, kızı Hristiyanlıktan Museviliğe geçen, hükümetindeki ve Beyaz Saray’daki kilit noktalarda Yahudiler bulunan, kontrolsüz ve dengesiz bir adam olan Trump ne yazık ki dünyanın en büyük gücünün başında bulunuyor. Tecrübeyle sabittir ki, kontrolsüz güç felakettir. Şu anda insanlık bu felaketi yaşıyor.
Bunları sadece ben değil, ABD’de üst düzey terörle mücadele yetkilisi iken bu kirli savaşın sorumluluğunu ve günahını daha fazla yüklenmemek için istifa eden Joe Kent de söylüyor. Kent’in verdiği röportajlardan anlaşılıyor ki İsrail, adeta Trump’ı esir almış durumda. Amerikalı Senatör Chris Van Hollen’in şu sözleri, gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor:
Netanyahu’nun Amerika’yı bu savaşa sürükleyecek kadar aptal bir Amerikan başkanı bulması 40 yılını aldı.
Amerika, 1846–48 arasındaki ABD-Meksika Savaşı’ndan beri çok az ülkeye uluslararası hukuka uygun şekilde savaş ilan ederek girmiştir. Çoğuna doğrudan müdahale etmiş, bir kısmına da meşruiyet kazandırmak için kandırabildiği ülkeleri yanına alarak “koalisyon” maskesi altında girmiştir.
ABD’nin girdiği hiçbir ülkeye hukuk, demokrasi, istikrar ve huzur gelmemiştir. Her gittiği yerde arkasında kan, gözyaşı, harap şehirler, yetim çocuklar, dul kadınlar, istikrarsızlık ve bunun sonucu olarak ekonomik sefalet bırakmıştır. Bu durumun istisnaları Almanya ve Japonya’dır.
Onların savaş öncesinde yetişmiş insan gücü ve sahip oldukları bilimsel veteknolojik birikim, küllerinden yeniden doğmalarını kolaylaştırmıştır.
Buyurun Amerika’nın savaş açtığı, fiilen müdahale ettiği veya sözde koalisyonların patronu olarak girdiği ülkelere bakalım:
Meksika, İspanya, Filipinler, Almanya, Japonya, Kore,Vietnam, Kamboçya, Irak, Afganistan, Küba, Panama, El Salvador, Dominik, Grenada, Somali, Libya, Sırbistan, Suriye, Yemen, Lübnan, Pakistan, İran, Şili, Guatemala, Kongo ve Venezuela…
Bunların bir kısmı sınırlı müdahaleler olmakla beraber, Amerika’nın yıllar yılı çamura battığı ülkeler de var. Hâlâönemli sayıda askerinde ve onların ailelerinde Vietnam, Afganistan, Irak travmasına yaygın olarak rastlamak mümkündür.
İran’ın Körfez’deki Arap ülkelerine füze atmasına ne denir?
İran bu ülkeleri vurmakta yerden göğe kadar haklıdır. Amerika adeta bu ülkelerin sahibi gibi hareket ediyor. Bu ülkeler kendi topraklarını Amerika’nın garnizonları hâline getirmişse ve Amerika buralardan uçaklarını kaldırıp İran’ı bombalıyorsa veya buralardan İran’a füze saldırısında bulunuyorsa, İran’ın bu ülkelerdeki Amerikan üslerini vurmasına akıl ve vicdan sahibi hiç kimsenin itirazının olmaması lazım. Elbette İran’ın bu ülkelerdeki sivil alanlara saldırma hakkı yoktur ve kabul edilemez.
Komşunuz balkonunu düşmanına tahsis etmişse ve düşmanınız buraya kurduğu düzenekle size ateş ediyorsa, sizin ateşin geldiği yeri hedef almanızdan daha tabii bir şey olamaz. Umarım bu savaş, petrol zengini, halkı Müslüman ancak yöneticileri Amerika’ya uşaklık yapan bu ülkeler için büyük bir ders olur.
Türkiye’ye düşen ve havada imha edilen füzelere ne demeli?
İran, en yetkili ağızlardan, bu füzeleri kesinlikle Türkiye’yi hedef alarak atmadıklarını açıkladı. Bu durum, Türkiye’yi savaşa sokmak için bir İsrail-Amerika oyunu olabilir. Azerbaycan için de aynı şeyi söylemek mümkün. Ancak Azerbaycan’ın İsrail’in müttefiki olması da elbette kanımıza dokunuyor.
II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye savaşa girmediği hâlde, 1942’de İngilizler Muğla’nın Milas taraflarını bombaladılar. Türkiye buna gereken tepkiyi gösterince, İngilizler bunun bir yanlışlık olduğunu belirterek diplomatik yollardan özür dilediler ve mesele kapandı. Bu konuda da elbette yöneticilerimiz gereken tepkiyi göstereceklerdir; ancak fırsat bu fırsat diyerek “biz de İran’a yüklenelim” tavrı içinde olmak “zebunküşlük”tür. Yani düşene bir tekme de sizin vurmanızdır ki bu asla ahlaki değildir.
Bu savaşta kimden yana olmak lazım?
İnsani prensip de, İslami prensip de mazlumdan yana olmayı gerektirir. Elbette fiilî olarak savaşa girmemeliyiz. Ancak duruşumuzla, haksız güçlüden yana değil, haklı zayıftan yana olmamız gerekir.
İran’ın rejimi, İran’daki yöneticilerin hataları ve günahlarının bedelini bu şekilde İran halkına ödetmek zalimliktir. İran’ın yönetim biçimini beğenmeyen Trump ve Netanyahu’nun bu insanlara ders vermeye kalkışması, ünlü Manukyan’ın iffet ve ahlâk dersi vermesine benziyor.
Saddam da diktatör, zalim ve katildi. Ancak Saddam’ın günahının bedelini Iraklı kadınlara, çocuklara ve genel olarak mazlum Irak halkına ödetmek zalimlik ve ahlâksızlıktı. Ben tam da bunun için 1 Mart Tezkeresi’ne ret oyu vermiştim.
Kuzey Kore’nin rejimini çok mu beğeniyorsunuz? Ne var ki Kim Jong-un’un elinde nükleer silahlar olduğu için ona saldıramıyorsunuz. Sonuçta o deli, siz deli… “Deli deliyi gördüğü zaman çomağını saklar” demiş atalarımız. İşte tam da bu…
Ne var ki şimdi siz İran’ı delirttiniz. Bundan sonraki deliliklerin bedelini ne yazık ki tüm insanlık ödeyecek. Hayatını cehenneme çevirdiğiniz insanlar, sizin dünyada da olsa cennet hayatı yaşamanıza müsaade ederler mi? İran ne kadar çok şey kaybederse o derece gözünü karartacaktır. Unutmayalım ki en tehlikeli insanlar, kaybedecek bir şeyi kalmayan insanlardır.
Kimi kınamak lazım?
19 Mart’ta Riyad’da toplanan Türkiye, Katar, Azerbaycan, Bahreyn, Mısır, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Pakistan, Suudi Arabistan, Suriye ve Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanları, toplantı sonrası bir bildiri yayımlayarak İran’ı kınadılar. Buraya kadar bir problem yok. İsrail’e, Lübnan dolayısıyla ufak bir dokundurma var ama bu kirli ve ahlâksız savaşın baş aktörü ABD’ye bir cümle ile de olsa bir şey söylenmez mi?
Okulda, her şeyden habersiz, daha hayatlarının baharında Amerika ve İsrail bombaları ile parçalanan 170 kız çocuğunun, bir cümle ile de olsa hesabı sorulmaz mı? Mısır’da Rabia için gözyaşı dökenler, onu mazlumiyetinsembolü hâline getirenler, aynı hassasiyetinizi İranlı yavrular için niçin devre dışı bırakıyorsunuz? Yoksa onlar Şii’dir diye mi ölü taklidi yapıyorsunuz?
Bırakın Müslüman, Sünnî ve Şiî’yi; bunlar insan evladı. Kan grupları arasında Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Sünnî veya Şiî diye bir kan grubu yoktur. Akıtılan insan kanıdır, hatta çocuk kanıdır. Venezuela Devlet Başkanı Madurodiktatör ve her tarafı kirli bir adamdır. ABD’nin ona ve ülkesine yaptığına da tepki gösterdik. İnsanlık da Müslümanlık da mazlumdan yana olmayı gerektirir.
Sayın Cumhurbaşkanı daha temkinli ve hassas mesajlar verirken, Dışişleri Bakanımız maalesef yine zehirli bir dil kullanıyor. İran’a kükreyen bir aslan edasıyla ayar çekilirken, İsrail’e küçük dokundurmalar yapılırken ABD’ye toz kondurulmaması akla ziyan ve kabul edilemez bir tutumdur. Cenap Şahabettin der ki:
Ben su kadar akıllı mahluk görmedim. Küçük taşların üzerinden büyük gürültüler kopararak atlarken, büyük kayaların yanından sessizce kıvrılır geçer.
Galiba tam da bu durumu yaşıyoruz.
Elbette ABD ile ilişkilerimizi diplomatik nezaket çerçevesinde yürüteceğiz.
Başta NATO olmak üzere birçok alanda müttefikiz ve Amerika ile ilişkilerimizi sürdürmek durumundayız; ancak İran’a yapılan kınamanın yavrusu bir kınama yapılamaz mı?
Ülkemizdeki ABD üsleri kalmalı mı?
Ülkemizde konuşlu, NATO bünyesindeki askerî tesis ve ekipmanların dışındaki ABD üsleri ile ilgili durumu ciddi şekilde gözden geçirmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Ronald Reagan bir oyuncu, bir aktördü ama ABD’nin en ciddi başkanlarından biriydi.
Trump ise bir iş adamı olmasına rağmen ciddiyetten mahrum, ahlâktan nasipsiz ve tam anlamıyla bir şaklaban ve şarlatandır.
Hani Amerika, hâlen mevcut olmayan, gelecekte olabileceğini varsaydığı nükleer silah gerekçesiyle İran’a vuruyor ya… Biz de, mevcutta dünya için nükleer silahtan daha tehlikeli ve tehditkâr olan böyle bir adamın yönettiği bir ülkenin eline, kendi topraklarımızdaki üsleri bırakmamalıyız.
Gitsin, Yunanistan’da istediği üssü kursun. Zaten Yunanistan’da sınırımızın dibine dünya kadar askerî yığınak yapmamış mı?
Daha fazlasını yapmaya devam etsin!
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish