Tüm İranlılar imkansız bir seçimle karşı karşıya: Savaş ya da tiranlık

Çatışma tırmandıkça günümüzde İranlı olmak, ister ülke içinde ister diasporada olsun, sürekli duygusal bir denge kurmaya çalışmak ve aynı korkunç soruyla yüzleşmek anlamına geliyor: Anavatana nasıl bir gelecek kaldı?

Bir protestocu, 1979 devriminden önce kullanılan, aslan ve güneş sembollü İran bayrağını taşıyor (AFP)

Ebeveynlerim İran'da büyüyüp okumak için Birleşik Krallık'a (BK) taşınmış. Bu plan hep geçiciymiş: Londra'da okumak, memlekete dönmek ve orada bir hayat kurmak. Ancak 1979'daki olaylar her şeyi değiştirmiş ve BK'ye dönmelerine yol açmış, bu bir "şans" eseri. Bu, hem bir devrimin ardından sıkışıp kalmadıkları hem de aileden uzak bir yaşam anlamına geliyor.

Benim için çocukluk, 23 yaşıma kadar İran'a yılda bir yapılan geziler demekti. Sıcak Tahran yazları, aile buluşmaları ya da "mehmuniler", bitmeyen kuzenler, yemek, gürültü ve neşe ama aynı zamanda kısıtlama ve can sıkıntısı. O yıllarda kardeşlerim ve ben tabiri caizse "havalı" kuzenlerdik zira Londra'dan henüz Tahran'daki mağazalara ulaşmamış Topshop kıyafetleri, yeni cilt bakım ürünleri ve makyaj trendleriyle dolu bavullarla geliyorduk.

DVD kutularını kıyafetlerimin arasına gizlediğimi ve ne zaman dışarı çıksak dikkatli bir şekilde örtünerek geçirdiğimiz 6 haftadan sonra eve sadece hafif bir bronzlukla döndüğümü hatırlıyorum.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

İran sokaklarında yürüdüm. Ağustos sıcağında saçlarımı örttüm (ve daha uçak kapısından çıkmadan başörtümü takmak zorunda kaldım). Tamamen sıradan internet sitelerine erişmek veya kentimdeki arkadaşlarımla iletişimde kalmak için VPN'ler satın aldım. Ondan önce de insanların bağlantı kodlarını ortaya çıkarmak için kazıdığı küçük internet kartları vardı. Telefon hatlarının ve internet bağlantılarının uyarı vermeden gidişini izledim. Yoğun güvenlikli bölgelerde Farsça yerine İngilizce konuşmam söylendi. Protestolar sırasında "Allahu Ekber" seslerinin çatılardan yankılandığını duydum.

Iran Air'le uçtum ve şimdiye kadar yemiş olabileceğim en iyi ekonomi sınıfı yemeğini yedim: pilavlı tavuk kebabı veya kuzu etli bakla pilavı. Gecenin geç saatlerinde çay bahçelerinde kahveler içtim; bu, Britanya'nın hâlâ tam olarak öğrenemediği bir şey, özellikle de şimdi bu kadar çok kişi içki içmezken.

Sayamayacağım kadar çok pilavlı kebap ve güveç kaplardan dizi çorbası içtim. Sokakları kıvılcım ve kahkahalarla dolduran Pers yeni yıl ritüeli Kızıl Çarşamba sırasında ateşlerin üzerlerinden atladım. Alpler'deki Val Thorens'ten dünyalar kadar farklı olduklarını hissettiren dağ tesislerini (henüz tam olarak bir kayakçı sayılmasam da) ziyaret ettim. Meşhed yakınlarındaki Torkebe'de şişlik (kuzu pirzolası) yedim. Böylesini hayatınızda tatmamışsınızdır.

Ancak İran'la ilişkim hiçbir zaman basit olmadı.

Birçok Britanya ailesinin aksine büyürken büyükanne ve büyükbabalarım yakınlarda değildi. Nine ve dedemin evinde hafta sonları geçirmedim, bizi okuldan toplayan akrabalar olmadı. 1979'daki devrimden sonra ailemin varlıklarının çoğunu kaybettiler veya İran'da mahsur kaldı. Ebeveynlerim, BK'deki rahat hayatımızı kurmak ve sülalemizin maddi veya fiziksel desteği olmadan çocuk bakımının masraflarını karşılamak için durmak bilmeksizin çalıştı.

Amira Arasteh

Amira Arasteh ve "Büyükbabası" İran'da (Amira Arasteh)


Artık dedemin mezarını bile ziyaret edemiyorum.

Yine de İran, anılarla hayatımın dokusuna işlemiş.

Tahran'daki UNESCO Dünya Mirası Alanı olan Gülistan Sarayı'nda dolaştım ve Ayna Salonu'nun göz kamaştırıcı camlarının altında durdum. Yağmalandığı ve tahrip edildiği bildirilerek paylaşılan son fotoğraflarını görmek beni beklediğimden daha çok sarstı. İnsanların hayatları mahvolmuşken ve mahvolmaya devam ederken en nihayetinde bir binanın ne önemi var?

Reuters

Tahran'daki tarihi eserlerden Gülistan Sarayı, İsrail ve ABD saldırısında hasar aldıktan sonra içindeki enkaz böyle görüntülendi (Reuters)


"Yeniden inşa edeceğiz" ifadesini İranlılar tekrarlıyor çünkü umuda tutunmaktan başka çareleri yok.

Kalın cam şişelerden kırmızı ve mavi pipetlerle Kola ve Fanta içmiştim. Tecriş Çarşısı'ndan altın takılar satın almıştım ve bir keresinde yüzüğümü kaybedince bir kopyasını bulması için kuzenimi oraya hızlıca geri göndermiştim.

Acaba Tecriş şimdi nasıl görünüyor?

AP

Daha sakin zamanlarda Tecriş Çarşısı'nda alışveriş yapan kadınlar (AP)


Hayır, İran'da hiç yaşamadım. Ama ailem yaşıyor ve şu anda hiçbirimiz onları ziyaret edemeyiz.

Bu mesafe, kimliğe dair rahatsız edici soruları zorla beraberinde getirir. Ülke dışında yaşarken İranlı olmak ne anlama geliyor? Güvenle giremeyeceğin bir yere ait olmak ne anlama geliyor?

İran'daki İranlılar onlarca yıldır bu sorularla boğuşuyor. Biz diasporadakiler de yıllardır dolaylı olarak bunlarla yaşıyoruz. Artık aynı amansız baskıyı bizler de bizzat hissetmeye başlıyoruz. Gerçekten ya şimdi ya da hiç hissi veriyor. Pek çok kişi buna "sonun başlangıcı" diyor.

İnsanlar bana iyi olup olmadığımı sorup duruyor. Bazen dürüstçe yanıt veriyorum, bazen de daha kolayıma gelecek şekilde cevaplıyorum. Çoğu zaman açıklama yapacak enerjim olmuyor.

Çünkü gerçek şu ki, ülke içinde veya dünyanın dört bir yanına dağılmış olan birçok İranlı şu anda iyi değil; zihinsel, duygusal ve ahlaki olarak bitkin. Orada güvende olmalarını istedikleri arkadaşları ve akrabalarıyla empati yaparlarken rejim yanlısı gibi duyuldukları için eleştiriliyorlar. Acımasız bir figürün ölümünden memnuniyet duyduklarını ifade ederlerse de ayrıcalıklı veya saf olarak görülüp kınanıyorlar.

Yıllarca kamuoyu önünde İran hakkında konuşmadım. Umursamadığımdan değil, tam aksine. Sessiz kalmak, hâlâ orada yaşayan veya gidip gelen akrabalarımı korumanın en güvenli yolu gibi görünüyordu. Konuşmak, İranlı olmayanların tam olarak kavrayamadığını düşündüğüm riskler taşıyor.

Önceki aylarda Güneş ve Aslan bayrağı taşıyan protestocular mı? Görebileceğiniz en cesur insanlar. Bunu yazmak bile şimdi dikkat edilmesi gereken bir şey gibi geliyor.

Çünkü sessizlik de kendi payına düşeni yapıyor.

Dünyanın şu anda tanık olduğu şey, birçok İranlının zaten bildiği korkunç bir paradoks: Rejim acımasızdır ama dış müdahale de kendi dehşetiyle gelir.

Ülke içindekiler saldırılardan korkuyor. Kimse savaş istemez. Ancak saldırıların durup rejimin tam olarak aynen devam etmesi durumunda yaşanacaklardan da korkuyorlar. İnternette şunu okudum: "Artık insanların, patlamaları normalmiş gibi izlediği bir noktadalar, bombadan çok molladan korkuyorlar." 

Hangi kötülüğü seçmelerini isterdiniz?

Bazıları sokakta kurşunlarla karşı karşıya kalmaktansa yabancıların bombalarının yarattığı riski göze alıyor. Diğerlerinin hava saldırılarının sesinden kaynaklanan travmaları sonsuza dek sürecek. Birçoğu yalnızca ölmek istemiyor ve böyle bir terörü hak etmek için ne yaptıklarını merak ediyor.

Önceki aylarda protestocular dövülüyor, hapsediliyor ve infaz ediliyordu. Şimdi bir de bomba korkusu var. Siviller kendi yönetimlerinin eliyle mi yoksa askeri saldırılarla mı ölecek?

Bu cevaplaması imkansız, çoğu insanın kendine asla sormak zorunda kalmamasını umduğum türden bir soru.

2011'de ölmeden önce büyükbabamla vedalaşacak kadar şanslıydım. Anneannem hâlâ hayatta. Onu bir daha asla göremeyebileceğim fikrini yıllar içinde sessizce kabullenmiştim.

Artık bu kırılgan kabulün hâlâ sürüp sürmediğini bile bilmiyorum.

Günümüzde İranlı olmak, ister ülke içinde ister diasporada olsun, sürekli duygusal bir denge kurmaya çalışmak anlamına geliyor. Kendinizde ne kadar umut barındırmak güvenlidir? Sizi altında ezmeden önce ne kadar keder taşıyabilirsiniz?

Tek bildiğim şu: Sıradan İran halkı yalnızca hayatta kalmak için iki şiddet biçimi arasında seçim yapmak zorunda kalmamalı.

Bundan çok daha basit bir şeyi hak ediyorlar.

Barışı hak ediyorlar. Refahı hak ediyorlar.

Ve hepimiz bunların yakında gelmesini umuyoruz.

 

independent.co.uk/voices

Independent Türkçe için çeviren: Eren Umurbilir

Bu makale kaynağından aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. İfade edilen görüşler Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independent

DAHA FAZLA HABER OKU