Ne tarihten ne de yakın geçmişten ders alıyoruz

Batı’nın İran’a yönelik hamleleri, Ortadoğu’da yalnızca daha fazla kaosa yol açmış yakın tarihli olayları tekrar ediyor

(AFP)

Tarihten öğrendiğimiz tek şey, tarihten ders almadığımızdır. Bunu muhtemelen daha önce duymuşsunuzdur, benim de çok sık kullandığım bir ifade. Ortadoğu'daki duruma uyarlanması gerekiyor: Yakın zamandaki olaylardan bile ders almıyoruz.

"Teröre karşı savaşın" Amerika'nın gelmiş geçmiş en uzun savaşına yol açtığı Afganistan'da son zamanlarda çok vakit geçirdim. 21 yıl süren Afgan katliamına harcanan paranın 6 trilyon dolara ulaştığı tahmin ediliyor ve bu, onbinlerce kişinin ölümüne neden oldu. Sonuç? Hiçbir şey başarılmadı. Taliban yeniden iktidarda ve Batı dünyasından kopuk, giderek daha çok cinsiyet apartheid'ına yönelen bir devleti yönetiyor.

Yeni milenyumdan bu yana bölgedeki müdahalelerimizde açık bir örüntü görünüyor: ABD, Birleşik Krallık ve müttefikleri kötü yönetimleri kınıyor, Predator insansız hava araçlarından Hellfire füzelerini ateşliyor ve daha da büyük kaos yaratıyor. Sonunda çekiliyoruz ve her bir ülkenin sırasıyla demokrasinin nirvanasına varamamasından hayıflanıyoruz.

Bombalarımızı atmak için her zaman mazeretlerimiz vardı: Afganistan'da 11 Eylül'dü, oysa Afganların bununla bir ilgisi olduğuna dair son derece sınırlı kanıt vardı. Suriye'de IŞİD'di. İran yüzünden de sözde küresel bir yıkımın eşiğindeydik. Ancak genellikle fazlasıyla abartılmış bu bahaneler, korkunç çatışmaların her birinde sürekli tekrar eden temayı gizlemiyor: şarkıcı Michael Franti'nin sözleriyle, "Dünyayı bombalarla paramparça edebilirsiniz ama bombalarla barış getiremezsiniz."

Ne yazık ki, tamamen şaşırtıcı da olmayan bir şekilde, İran üzerinde bir felaketin gölgesi dolaşıyor. Kesin olan tek şey Trump - Netanyahu savaşından birçok insanın zarar göreceğidir.

Peki planlar nerede? Trump yönetiminde hiç kimse, bir ayaklanma senaryosunda mevcut rejimin yerine kimin geçebileceğinden bahsetmiyor. (Şah'ın oğluna mı başvurulacak? Öyleyse, o da kötü nam salmış gizli polis teşkilatı SAVAK'ı tekrar canlandıracak mı?)

Şimdilik, İran'ın öldürülen dini lideri Ali Hamaney'in yerini oğlu Mücteba Hamaney aldı. İlginç şekilde İran yeni lider seçerken Trump'ın görüşünü almadı.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Trump'ın savunma bakanı Pete Hegseth'in de "Destansı Öfke Operasyonu" için İran'ın nükleer silah üretmesini engelleyeceği savunulan bombalar ve daha fazla bombadan öte pek bir planı yok. "Düşman tamamen ve kesin olarak mağlup edilene dek durmayacağız" uyarısını yapmıştı.

Endişe verici şekilde yedek planı da ekibinin, Amerikan askerlerini çabalarının "Kıyamet Günü'ne" ve İsa Mesih'in İkinci Gelişi'ne öncülük edebileceği yönünde (bu, ABD'de dile getirildiğini sıkça duyduğum tuhaf bir Hıristiyan milliyetçi teorinin parçası) yüreklendirmesinden ibaret duruyor.

Bazıları, çoğu kuralın kendisi için geçerli olmadığına inanan Trump'tan pek umutlu olmayabilir. Ancak burada, Birleşik Krallık'ta Keir Starmer çok daha büyük bir hayal kırıklığı olduğunu kanıtlıyor. Kış yakıt yardımı ya da çiftçilerin veraset vergisi hakkında U dönüşü yapmak bir şey, ama savaşla ilgili kesinlikle biraz daha dikkatli olmalıydı.

Başlangıçta (gayet makul şekilde) bu delice çatışmayı desteklemeyi reddetti ancak Trump, onun "Winston Churchill olmadığını" söylediğinde hızla geri adım attı. Aslında Churchill olmasına gerek yoktu. Hitler işgal için Manş Denizi'nde beklemiyordu.

Starmer bir zamanlar insan hakları avukatıydı. Bir plana ihtiyacı var ve ilkelerini hatırlaması gerekiyor, parlamento sıralarında bazıları aklını yitirirken o soğukkanlılığını korumalı.

Nobel Savaş Ödülü diye bir şeyin olmadığını unutmamalı. Tarih ona, Harold Wilson'ın Birleşik Krallık'ın Vietnam'a müdahil olmasını reddettiğini hatırlatabilir; geriye dönüp bakıldığında akıllıca bir karardı.

Marshall Planı'nı hatırlamalı. Onun öncüsü olan 1944 Morgenthau Planı, tüm Alman sanayisini ortadan kaldıracak, Almanları "tazminat" olarak çalışma kamplarına gönderecek ve (Herbert Hoover'a göre) yaklaşık 25 milyon kişinin açlıktan ölmesine yol açacaktı.

Bunun yerine Marshall Planı kapsamında Avrupa'ya bugünün parasıyla 150 milyar dolarlık yatırım yapıldı; Batı Almanya ekonomisinin çeyrek asır boyunca durmaksızın büyümesi sağlandı, ülke istikrar kazandı ve Avrupa'da bir barış gücü haline geldi.

2001'de ABD, Afganistan'ı bombalamak için harcadığı 6 trilyon doların küçük bir kısmını bile ülkenin kalkınmasına yatırmış olsaydı, bu miktar 1979'dan beri savaş nedeniyle yıkıma uğramış bir ulusun modern ve müreffeh bir ülkeye dönüşmesini sağlardı. Binlerce kişi hayatını kaybetmemiş olurdu.

Gelgelelim yine aynı noktadayız; tarih tekerrür ediyor, ders almış olması gerekenlerse görmezden geliyor. Ortada hiçbir plan yok. Savaş köpekleri salındı.

Ortadoğu'da savaşa karşı yeniden milyonların katılacağı bir yürüyüşün vakti geldi; tabii böyle bir sağduyu hemen terörizmle eş tutulmazsa.

Britanya İmparatorluk Nişanı (OBE) sahibi Clive Stafford Smith, insan hakları avukatı ve Gresham College'da hukuk profesörüdür.

 

independent.co.uk/voices

Independent Türkçe için çeviren: Yasin Sofuoğlu

Bu makale kaynağından aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. İfade edilen görüşler Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independent

DAHA FAZLA HABER OKU