Bedeli ödenen şiirlerin şairi Ahmed Arif

Selçuk Ramazanoğlu, Independent Türkçe için yazdı

Kolaj: Independent Türkçe

Bu sabah sofranızda fazladan bir sandalye varmış gibi düşünün.

Ceketi omuzlarında… Cebinde bir tabaka kaçak tütün. Cigarası karanfil kokuyor. Yanında da yeşil soğan getirmiş…

Yüreğinde koca bir memleket yüküyle oturan, dağlarına bahar gelen Ahmed Arif karşımızda… Yastığı, ranzası ve zinciri de yanında…

Ahmed Arif’i çok geç tanıdım. 2021 yılının Ekim ayında, memleketimizin en başarılı sanatçılarından Ahmet Güneştekin’in Diyarbakır Keçi Burcu’ndaki “Hafıza Odası” sergisi sırasında şehri gezerken şairi daha yakından tanıma fırsatı buldum.

Sergiden birkaç gün önce gitmiş, ilk kez gördüğüm Diyarbakır’ın sokaklarını adımlamaya başlamıştım.

Uğradığım ilk yerlerden biri de Ahmed Arif Edebiyat Müze Kütüphanesi olmuştu.

 

Ahmed Arif’i bilirdim elbette. 

“İçerde”, “Terketmedi Sevdan Beni”, “Haberin Var mı Taş Duvar?”, “Hasretinden Prangalar Eskittim”, “33 Kurşun” şiirlerinin şairini tanıyordum. Ama onu kendi memleketinde, Diyarbakır’da tanımak bambaşka bir duyguydu.

O sokalarda gezerken aklımda hep Yaşar Kemal’in sözleri vardı: “Diyarbakır’ı görünce Ahmed Arif’i anlamak daha kolaylaşıyor. O korkunç surlarıyla, türküleri, hapishanesiyle, sıcağı, soğuğuyla, o her yönden esen halk kültürüyle… Ahmed Arif’in sesi, sözü bütün Anadolu, Mezopotamya ses ve sözlerinin harmanıdır.”

Ahmed Arif, Cemal Süreya’ya yazdığı bir mektupta, kapak için kullanacağı fotoğrafta suratının aydınlık ve alnının olanca aklığını belirtecek şekilde olmasını ve yüzündeki ‘Diyarbakır çıbanı’ nın da olduğu gibi çıkmasını istemiştir.

 

Diyarbakır’a asla toz kondurmayan bir şairdi.

Asıl adı Ahmet Hamdi Önal. Ama o Ahmet’i Ahmed yapmıştır. 

Şair, “Ahmed” yazımındaki sondaki “d” harfinin daha tok bir yankı bıraktığını ve ismin vakur tınısını koruduğunu düşünürdü. Babasının adı olan Arif’i de soyadı edinmiştir.

21 Nisan 1927’de Diyarbakır’da dünyaya gelir. Babası Kerküklü Arif Hikmet Bey, annesi ise Erbilli Sâre Hanım’dır.

Kökenlerinden söz ederken yazar Refik Durbaş’a babasının Rumeli’den Kerkük’e geldiğini, annesinin ise Kürt olduğunu anlatır. Ama mesele soy sop meselesine geldiğinde noktayı koyar:

“Soyumla değil, ancak halkımla övünebilirim. Halkımdan gayrısını övgüye layık görmem… Bir de sevgiliyi.”

İşte bu yüzden Ahmed Arif yalnızca bir kökenin ya da bir bölgenin değil; tüm Anadolu’nun, ezilenin ve sevenin şairidir. Aidiyetini halkının acısında ve hasretinde bulmuştur.

Babasının memuriyeti nedeniyle çocukluğu farklı şehirlerde geçer. İlk ve ortaokulu Siverek’te okur.

Babası, bulunduğu çevrenin oğlunu kötü etkileyebileceğini düşünür ve “Bu çocuk arkadaşlarına uyarsa gangster ya da kaçakçı olur” diyerek onu lise öğrenimi için Afyon’a gönderir.

Lise yılları Ahmed Arif için yalnızca bir okul dönemi değildir; karakterinin ve şairliğinin döküldüğü asıl kalıptır.

Arkadaşları ve öğretmenleri onu hep aynı kelimelerle anlatır: yiğit, mert ve bilgili…

Diyarbakır’ın sertliği, Siverek’in tozu, Afyon’un ayazı ve ömrünün büyük bölümünü geçireceği Ankara’nın bozkırı; onu Anadolu’nun, halkın, hasretin ve hüznün şairi yapar.

1943 yılında Afyon Lisesi’nde bir dergi yayımlanır. Derginin bir yanında büyük usta Neyzen Tevfik, diğer yanında ise henüz genç bir öğrenci olan Ahmed Arif vardır. Yan yana geldikleri o sayfa, Türk edebiyatına gelecek büyük sesin ilk işaretlerinden biridir.

Ahmed Arif o günlerden sonra kelimeleri kuşanmaya başlar.

 

Kürt hançeri

Ahmed Arif’in en sevdiği şairler arasında Cahit Külebi, Ahmet Muhip Dıranas, Behçet Necatigil ve Ahmet Hamdi Tanpınar vardır. Ama biri vardır ki o yalnızca bir şair değildir: Nâzım Hikmet.

1947 yılında Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde felsefe öğrencisidir. O yıllarda herkes aynı şeyi söyler: “Nâzım’dan sonra şiir yazmak boşuna bir gayrettir.”

Nâzım dili değiştirmiş, şiire yeni bir gövde kazandırmış, sesi kıtaları aşmıştır. Böylesine büyük bir gölgenin altında kendi sesini bulmak kolay değildir.Ahmed Arif o günleri “hep sustum” diye anlatır. Bu suskunluk hem ustaya duyulan saygının hem de kendi yolunu arayan bir şairin sancısının ifadesidir.

Sonunda şu cümleyi kurar:

“Hidrojen bombasına karşı Kürt hançeri ne yapabilir?”

Şiirlerinin bedelini ödeyen şair

O, henüz mısraları kâğıda dökülüp kitaplaşmadan, sadece zihnindeki ve halkın dilindeki dizeleri uğruna büyük bedeller ödemiş bir şairdir.

1943 yılında Van’ın Özalp ilçesinde yaşanan hazin hadiseyi anlattığı "33 Kurşun" şiiri, daha o yıllarda el yazısı kopyalarla elden ele dolaşmaya başlamış ve döneminin ruhunda silinmez bir yankı uyandırmıştır. 

Öyle ki, Cahit Sıtkı Tarancı bu dokunaklı mısraları her dinlediğinde gözyaşlarını tutamaz...

Şeyhmus Diken’in anlatımıyla günümüze ulaşan o zorlu günlerde Ahmed Arif, kelimelerine ve davasına olan inancını bir an olsun yitirmemiştir. 

Kendisinden ısrarla şiiri okuması istendiğinde, "Ölürüm de okumam!" der.

İyice döverler ve öldü diye tel örgülerin çevrelediği boş bir arsaya atarlar. Sokak köpekleri koklar bedenini, korkar yaralı bedenini köpekler parçalayacak diye…

Sabah çöpçüler bulur şairi…

Haftalarca hastanede yatar, epey sonra toparlanır.

Ahmed Arif, henüz basılmamış eserlerinin bedelini ödemiştir…

 

To be or not to be – Ya herro ya merro

1940’larda ‘ihtiyati tedbir’ olarak gözaltına alınanların bir kısmı 36 hücreli Sansaryan Han’da ‘misafir’ edilirlermiş. Bu hücrelerin altısı küçük de olsa bir penceresi bulunduğundan, diğerlerine oranla daha havadardır. İkisi dışında, öteki hücreler penceresiz, hava alacak bir delik bile yoktur.

Hücrelerden lağım ve zehirli su akıtıldığı da sır değildir. 

Ahmed Arif, yazdığı şiirler nedeniyle gözaltına alınır. Para toplayıp komünistlere dağıttığına dair daha önce hazırlanmış belgeyi imzalaması istenir. Şair direnir, imzalamaz, dört ay Sirkeci’deki Sansaryan Han’da işkence görür…

Aylarca hücrede kalan ve çeşitli işkencelere maruz kalan Ahmed Arif’in zihni zamanla bu ağır yükü taşımakta zorlanır; halüsinasyonlar görmeye, sesler duymaya başlar. Bir gün, hücrenin zemininden söktüğü küçük bir seramik parçasıyla şah damarını kesmeye kalkışır. Neyse ki durum erken fark edilir; hastaneye götürülür ve ameliyata alınır.

Bu olay, Ahmed Arif hakkında yazılan kitapların çoğunda yer almaz. Zaten şair üzerine kaleme alınmış eserlerin sayısı da oldukça azdır maalesef.

Yavuz Kalkan, Dağların Şairi Ahmed Arif adlı kitabında bu intihar girişiminden söz eder ve bu bilgiyi “Esmer” adlı bir dergide okuduğunu belirtir.

İşkence sadece bedeni değil, ruhu da hedef almıştı artık.

Fiziksel acının bittiği yerde, sinsi bir psikolojik abluka başlar. Bir gün polisler, şairin titreyen ellerine buz gibi bir telgraf tutuştururlar: 

“Baban öldü, cenaze orta yerde kaldı, çabuk gel!” 

Dört duvar arasında, eli kolu bağlı bir evlat için bu kelimeler işkence aletlerinden daha delicidir.

Çaresizlik, hücrenin rutubetli havasına karışıp genzini yakarken, hastanede kendisiyle ilgilenen doktorun sorusu kendine getirir şairi: 

“Hangi ana, babası ölse bile evladına böyle bir telgraf çeker!” Çok geçmeden anlaşıldı ki o telgraf, bir şairin direncini kırmak için emniyet koridorlarında kurgulanmış bir oyundan ibarettir.

Ahmed Arif, karanlık hücrenin duvarlarına bakmaya devam eder. Kendisinden öncekiler, bir varoluş sancısıyla oraya o meşhur notu düşmüşlerdir: “To be or not to be.” (Olmak ya da olmamak.)

Şair, bu Batılı feryadın altına, Anadolu’nun o ödünsüz, o sert ve o vakur lisanıyla kendi mührünü vurur. Sivri uçlu bir çubukla, taşın bağrını deşer gibi kazır:

“Ya herro ya merro…”

İşte o hâl altında, benim de yazımı yazarken defalarca okuduğum ve Rahmi Saltuk’un sesinden dinlediğim “İçerde” şiirini yazar:

Haberin var mı taş duvar?

Demir kapı, kör pencere,

Yatağım, ranzam, zincirim,

Uğruna ölümlere gidip geldiğim,

Zulamdaki mahzun resim,

Haberin var mı?

Görüşmecim yeşil soğan getirmiş,

Karanfil kokuyor cigaram

Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…

Dört Yanım Puşt Zulasından Hasretinden Prangalar Eskittim’e

Ahmed Arif’in 1968 yılında yayımlanan Hasretinden Prangalar Eskittim kitabı, şairin 1947 ile 1959 yılları arasında kaleme aldığı şiirlerden oluşur.

Ahmed Arif şiirlerini yayımlamak için yazan bir şair değildir. Şiirlerini adeta nadasa bırakan bir şairdir. 

Buna rağmen dizeleri henüz hiçbir yerde yayımlanmadan dilden dile dolaşmaya başlar. Kendine has bir sesi vardır; o yıllarda kim okusa bu şiirlerin Ahmed Arif’e ait olduğunu hemen anlar.

Ömrü boyunca yayımlanan tek kitabı vardır ve o kitapta da hepi topu 19 şiir yer alır. Bu kitabın adı da Hasretinden Prangalar Eskittim’dir.

“Seni anlatabilmek seni,

İyi çocuklara, kahramanlara.

Seni anlatabilmek seni,

Namussuza, halden bilmeze,

Kahpe yalana…”

Diye başlayan o unutulmaz şiir…

Oysa bu, Ahmed Arif’in kitabı için düşündüğü ilk isim değildir. Şair ve yazar Refik Durbaş’a bu hikâyeyi şöyle anlatır:

Bunu anlatmak doğru mu bilmiyorum. Çok kişisel bir şey. Çok duygusal. Artık bir anı olmuş. Kitabımın adını ben ‘Dört Yanım Puşt Zulası’ koymuştum. Ama sevgili kardeşim Ali Özoğuz buna engel oldu. Bana ‘Kitabına böyle bir ad koymaya hakkın yok’ dedi. ‘Seni 15 yaşında çocuklar, kızlar taparcasına seviyorlar. Sen bununla belki burjuvazinin tuzaklarını anlatıyorsun ama o çocuklara da saygı duymalısın. Hatta bu adı bir şiirine bile verme, mısra olarak kalsın. Düşündüm, Ali’ye hak verdim. Madem öyle, kitabımın adı Hasretinden Prangalar Eskittim olsun dedim. Şunu da söyleyeyim; başlangıçta ‘eskittim’ değildi, ‘çürüttüm’dü o sözcük. Yani ‘Hasretinden Prangalar Çürüttüm’. Fakat ‘çürüttüm’ sözcüğünü sevmedim. Her ne kadar doğrusu bu da olsa sevemedim. Bir de bu sözcükte üç tane ‘ü’ geliyor ya arka arkaya; kulağımı tırmaladı. İç kulağımı, yani gönlümü… Her şairin bir de yüreğinde kulağı vardır. Onu tırmaladı işte. Müzik ve anlam bakımından daha güçsüz buldum. O nedenle ‘eskittim’ dedim.”

Ahmed Arif ilk şiirini 1940 yılında yazar. İlk ve tek şiir kitabını ise 1968’de yayımlar. Bu kitap, yirmi yılı aşkın bir birikimin ürünüdür.

Oğlu Filinta’ya bir gün şöyle der:

“On kitap yazacağıma bir tane yazdım. Ama adam gibi yazdım.”

Şair Cemal Süreya da geç kalındığı söylenen bu kitap için şöyle der:

Hasretinden Prangalar Eskittim geç kalmış bir kitap değildir. Ahmed Arif’in şiiri yaşsızdır. Günün değil, çağın değil, çağların aktüalitesiyle doludur.”

Leylim Leylim- ‘Sabah gözlerimi sana açarım’ dediği Leyla Erbil’e beslediği platonik aşk

“Canım Benim… Bilir misin ‘canım’ dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep.”

Der Ahmed Arif platonik hisler beslediği yazar Leyla Erbil’e…

Ahmed Arif’in 1954-1959 yılları arasında Leyla Erbil’e duyduğu tutkulu ve karşılıksız aşk, Türk edebiyatının en kıymetli hazinelerinden biri olan 'Leylim Leylim' kitabında vücut bulur.

Şairin bir kitap dolusu mektubundan oluşan bu eser, sadece platonik bir sevdanın günlüğü değil; aynı zamanda hasretin ve tutkulu bir aşkın mektuplara dökülmüş en içten halidir.

Ahmed Arif mektuplarında Leyla Erbil’e ‘dostum’, Kardeşim’, ‘Canım’ diyor, ‘Leylim’ diyor…

Burada bir duralım dilerseniz, Leyla Erbil’e bir bakalım, çünkü Leyla Erbil sadece Ahmed Arif’in platonik tutkulu aşkı değildir… Birçoğumuz onu ilk önce Ahmed Arif’in büyük aşkı olarak tanıdık.

Burada bir durup Leyla Erbil’e biraz daha yakından bakalım. Çünkü Leyla Erbil, sadece Ahmed Arif’in kalbinde iz bırakmış bir kadın değildir; Türk edebiyatının en özgün ve en sarsıcı kalemlerinden biridir.

Romanlarında ve öykülerinde alışılmış anlatı kalıplarını kıran, dili cesurca dönüştüren bir yazardır. Kadınların iç dünyasını, yalnızlığını, toplumla çatışmasını ve insan ruhunun kırılganlığını büyük bir açıklıkla anlatır. Onu okurken insan, bir hikâyeden çok bir ruhun içine girer gibi olur.

Bu yüzden Leyla Erbil yalnızca kendi döneminin değil, kendisinden sonra gelen pek çok yazarın da yolunu açmış güçlü bir edebiyatçıdır.

Ben hep şunu düşünmüşümdür: Leyla Erbil’in geleneksel kalıpları sarsan edebiyatı ile Ahmed Arif’in toplumcu ve gür sesli şiiri, hayata karşı taviz vermeyen o eğilmez ve mağrur duruşta birbirine çok benzeyen iki ayrı damardır.

Ayrıca Leyla Erbil, 2002 yılında Türkiye PEN tarafından Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen ilk kadın yazarımızdır.

1950 yılında hayatında yeni bir sayfa açarak Ankara’ya taşındığında, yolu edebiyatımızın iki büyük ismi Sait Faik ve Ahmed Arif ile kesişir. 

Çok geçmeden bu iki usta kalem, Erbil’in yalnızca yazısındaki tılsıma değil; eğilmez ve mağrur kişiliğine de hayran kalır.

Sait Faik bu hayranlığı sessizce içinde taşırken, Ahmed Arif ile Erbil arasında kurulan dostluk zamanla şairin kalbinde büyük ve tek taraflı bir aşka dönüşür. 

Her ikisi de bekârken başlayan bu mektuplaşmalar, Leyla Erbil’in Mehmet Erbil ile evlenmesinden sonra da son bulmaz.

Erbil’in evliliğine duyduğu sitemi hem mektuplarında hem de o sarsılmaz şiirlerinde bir mühür gibi taşıyan Arif; sevdiği kadına kimi zaman "kardeşim", kimi zaman "zalim Leyla", özlediğinde ise o meşhur "Leylim Leylim" nidasıyla seslenir. 

O, Leyla’sını asla incitmeden, sadece kelimeleriyle sarılarak edebiyat tarihimizin en naif ve kederli bekleyişini başlatır bence.

Ahmed Arif’in canım dediğinde içinden canının çıkıp sana koşuyor dediği Leylâ Erbil’e yazdığı eşsiz dizelere bırakalım biraz kendimizi…

“Sabah gözlerimi sana açarım. Akşam, uykularımı senden alırım. Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulâde baş dönmesini bulurum. Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim.

Aklıma gelmez ki seni usandırır, sana gına getiririm. Sana dert, sana ağırlık, sana sıkıntı olurum. Nemsin be? 

Sevgili, dost, yar, arkadaş… Hepsi. En çok da en ilk de Leyl-sın bana.”

“Ha, neyini mi merak ederim? Serçe parmağındaki tüyden, kulak memendeki tatarcık ısırığına, düşlerine, esnemene, şıpıdık terlikle mutfaktan çıkışına kadar nen varsa!”

“Önünde diz çöker, önce parmaklarını, avuçlarını, sonra sonra, hüngür hüngür, yüzünü, saçlarını öperim.”

“Seni Tanrı gibi değil, Tanrı kavramını Leylâ gibi seviyorum. Yoksa korkunç bir şey olurdu. Ömrümce; kıyamete dek elimi bile değdiremeyeceğim Tanrıyı neylerim ben?”

Buraya bir not düşmem de gerekir belki: Ahmed Arif’in şiirlerinde Leylâ Erbil’e “flört şiddeti” uyguladığı da son zamanlarda ifade edilmeye başlandı. Bu başka bir incelemenin konusu olsun.

 

Ahmed Arif’in en büyük sevinci: Baba olmak!

Ahmed Arif en sevinçli günlerini yaşar yaşamasına ama Leylâ Erbil’e olan tutkulu aşkının şiddeti ne durumdadır pek bilinmez ama şair Leylâ Erbil’e son mektubunu 15 Mayıs 1977’de yazmıştır. 

Ahmed Arif’in son mektubu, edebiyat tarihimizin en uzun soluklu tek taraflı aşklarından birinin "onurlu bir vedası” olabilir. Mektupta, “başkaca ne desem” dedikten sonra oğlu Filinta’nın beş yaşına bastığını yazar ve sonrasında selam ve sevgisini sunar…

Leyla onun için her zaman "Leylim" olarak kalacaktır, fakat artık bu sevda prangaları eskitmiş, bir ruh dinginliğine ulaşmış gibi görünmektedir.

Ahmed Arif, 1967 yılında Aynur Hanım ile evlenir. Bu evlilikten bir de oğulları dünyaya gelir: Filinta.

Ahmed Arif çocukları çok sever. Hele biricik oğlu Filinta’yı…

Baba olduğu günü ise hayatının en büyük sevinci olarak anlatır.

Şair, oğlu Filinta’nın doğumu şöyle anlatır: “Yaşamımda en büyük sevinci baba olduğum gün duydum. İnanır mısınız oğlumun nüfus kağıdını tam iki yıl cebimde taşıdım. Cebimdeki sanki dünyanın en zengin cüzdanıydı…. Oğlum olmuştu. Oğlum dünyanın ne güzel güvercini… Dünyanın en güçlü silahı…”

 

Hasretinden ömrünü tüketen şair

İki yıl oğlunun nüfus kağıdını cebinde taşıyan Ahmed Arif’in oğlu Filinta Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’den mezun olduktan sonra heykeltıraşlık yapar. 

Filinta, eğitimini geliştirmek için sık sık yurt dışına çıkar ve o günlerden birinde eşi Natalie ile tanışır. Natalie, Ahmed Arif’in hayran olduğu ünlü Rus yazar Tolstoy’un torunlarındandır. 

Şair bu evliliği görse kim bilir ne güzel şeyler hissederdi…

Filinta, okulu bitirip heykeltıraş olunca ilk işi babasının büstünü yapmak olur.

1 Haziran 1991 yılında büst bitmiş fakat Filinta yaptığı büstü beğenmemiştir ve babasına, “Beğenmedim baba, sana benzememiş, bozup yeniden yapacağım,” 

Ahmed Arif ise oğluna, “Boz oğlum boz, nasıl olsa aslı buradadır,” der. 

Büstün ‘aslı’ ertesi gün, 2 Haziran 1991 yılında, Ankara’da bu dünyadan göçüp gitmiştir.

Cenazesi "Dağlarına bahar gelmiş memleketimin" ezgileriyle çınlarken, vasiyetine uygun olarak Diyarbakır’ın toprağı ve Dicle’nin suyuyla sarmalanır şair.

Ahmed Arif artık yalnızca mısralarda yaşayan bir şair değil; sesinin, acısının ve umudunun karıştığı o geniş coğrafyanın özünde yaşayan bir izdir.

Ahmed Arif’in unutulmaz şiirleri her daim aklımızda, şiirinden bestelenler de hep kulağımızda yankılanacaktır.

Ne dersiniz büyük şairin “Sevdan beni” şiirini Fikret Kızılok’tan dinleyelim mi?

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU