İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun, Körfez petrol ve doğalgazını İsrail üzerinden Akdeniz'e taşıyacak "Akdeniz Kara Köprüsü" teklifi, mevcut Hürmüz kriziyle sınırlı bir hamle olarak görülemez. Bu öneri, geçici bir enerji çözümü değil; küresel enerji jeopolitiğini yeniden kurmayı hedefleyen uzun vadeli bir stratejinin parçası.
Netanyahu'nun işaret ettiği tablo açık: Hürmüz Boğazı gibi dar geçiş noktalarına bağımlı bir enerji sistemi sürdürülebilir değil. Ancak burada asıl mesele alternatif üretmek değil. Asıl mesele, bu dar boğazlar üzerinden kurulan jeopolitik gücü kimin elinde tutacağı.
Bu proje, İsrail'in Hürmüz kartını İran'ın elinden alma girişimi olarak okunmalı. Türkiye ise bu yeniden çizilme sürecinde en sessiz kaybeden konumunda.
Hürmüz: İran'ın elindeki son büyük kaldıraç
Hürmüz Boğazı, İran'ın bölgesel denklemdeki en kritik kozunu oluşturuyor. Küresel petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin ve LNG akışının önemli bir bölümünün bu dar geçişten yapılması, Tahran'a doğrudan askeri gücünün ötesinde bir etki alanı sağlıyor.
Bu etki, fiili bir kapatma kapasitesinden çok, sürekli bir tehdit üretme gücüne dayanıyor. İran, Hürmüz üzerinden küresel piyasaları baskılayabilen bir aktör konumunda.
Dolayısıyla Hürmüz, bir coğrafi geçişten çok daha fazlası. İran'ın sistem içindeki ağırlığını belirleyen ana araç.
Kara köprüsü: Alternatif değil, ikame
Netanyahu'nun önerdiği model, Körfez enerji kaynaklarının Suudi Arabistan'dan başlayarak Ürdün üzerinden İsrail'in Eylat limanına, oradan da Aşkelon üzerinden Akdeniz'e taşınmasını öngörüyor. Bu hat, mevcut EAPC altyapısı üzerine inşa ediliyor.
Teknik olarak bu bir boru hattı entegrasyonu. Ancak stratejik olarak anlamı çok daha büyük.
Bu proje hayata geçtiğinde Körfez petrolü ve gazı, Hürmüz'e girmeden doğrudan Akdeniz'e çıkabilir. Yani mesele bir alternatif rota oluşturmak değil; mevcut sistemi ikame etmek.
Bu ayrım kritik. Çünkü alternatifler sistemi çeşitlendirir. İkame eden sistemler ise güç dağılımını değiştirir.
Asıl hedef: Hürmüz'ü işlevsizleştirmek
Eğer Körfez ülkelerinin ihracatı bu hat üzerinden akmaya başlarsa, Hürmüz Boğazı'nın stratejik değeri hızla düşer.
Bu noktada denge tersine döner.
Bugün İran'ın elinde olan "Hürmüz'ü kapatma" tehdidi, anlamını yitirir. Çünkü enerji akışı artık bu boğaza bağımlı değildir.
Daha ileri bir senaryoda ise tablo çok daha sertleşir: Enerji akışının kontrolü İsrail merkezli hatlara kaydığında, bu kez Hürmüz üzerindeki baskı unsuru İran'ın değil, karşı blokun eline geçebilir.
Bu durumda İran hem ekonomik hem stratejik anlamda ciddi bir sıkışmayla karşı karşıya kalır. Basra'ya hapsedilen ülke İran olur.
Dikey koridor: Türkiye'yi dışlayan yeni eksen
Bu stratejinin ikinci ayağı "dikey koridor" olarak tanımlanan hat. Bu yapı, Doğu Akdeniz enerji kaynaklarını Türkiye'yi tamamen devre dışı bırakarak İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan üzerinden Avrupa'ya taşımayı hedefliyor.
Türkiye, onlarca yıldır BTC ve TANAP boru hatlarıyla doğu ile batı arasındaki yegâne enerji köprüsü olma stratejisini izledi. Ceyhan terminali bu stratejinin simgesiydi. Körfez petrolünün İsrail üzerinden akması, Ceyhan'ı Körfez ülkeleri için tercih edilebilir bir seçenek olmaktan çıkarır. Enerji yolu Ürdün'den İsrail'e, oradan Akdeniz'e akar.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Üstelik tehdit tek cepheden gelmiyor. Doğu Akdeniz Gaz Forumu, İsrail-Mısır-Yunanistan-Kıbrıs ekseninde Türkiye'nin "Mavi Vatan" doktriniyle çelişen deniz yetki alanları üzerinden enerji koridorları inşa ediyor. G20'de açıklanan IMEC projesi ise BAE, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa'ya uzanıyor. Her üç proje de aynı sonuca çıkıyor: Türkiye devre dışı.
Bu hat, klasik doğu-batı enerji akışını kırarak kuzey-güney eksenli yeni bir jeopolitik düzen kurmayı amaçlıyor. Ankara'nın yıllardır inşa ettiği enerji merkezi rolü, bu tür projelerle doğrudan hedef alınıyor. Dikey koridor teknik bir proje değil; jeopolitik bir yeniden konumlandırma girişimi.
Zamanlama: Kriz bir fırsat değil, kaldıraç
Bu projenin Hürmüz'de fiili bir tıkanmanın yaşandığı bir dönemde gündeme gelmesi tesadüf değil.
Enerji projeleri çoğu zaman kriz anlarında meşruiyet kazanır. Normal koşullarda siyasi, çevresel ve ekonomik engellere takılabilecek projeler, kriz ortamında "zorunlu çözüm" olarak sunulur.
Netanyahu'nun yaptığı tam olarak bu.
2020'de temelleri atılan ve çeşitli nedenlerle askıya alınan bu model, 2026'daki çatışma ortamıyla birlikte yeniden devreye sokuluyor. Bu hamle anlık bir fırsatçılık gibi görünebilir. Ama onlarca yıldır hazırlanan bir stratejinin uygulama aşaması olduğunu söylemek daha doğru.
Küresel sonuçlar: Avrupa kazanır, Asya kaybeder
Bu modelin küresel etkileri de son derece belirgin.
Enerji akışının İsrail üzerinden Akdeniz'e yönlendirilmesi, Avrupa için daha düşük maliyetli ve daha güvenli bir tedarik anlamına geliyor. Süveyş ve Kızıldeniz risklerinin devre dışı kalması, Avrupa'yı avantajlı konuma taşıyor.
Buna karşılık Asya için tablo tersine dönüyor. Çin ve Hindistan gibi büyük ithalatçılar, daha uzun ve maliyetli rotalara mahkûm kalıyor.
Bu da küresel enerji sisteminde coğrafi bir ayrışma yaratıyor.
Sonuç: Enerji hattı değil, stratejik mimari
Netanyahu'nun "Akdeniz Kara Köprüsü" teklifi, bir enerji projesi olarak okunamaz. Bu, enerji akışının yönünü değiştirerek jeopolitik güç dağılımını yeniden kurma girişimidir.
Bu strateji başarılı olursa üç temel sonuç ortaya çıkar. İran, Hürmüz üzerinden sahip olduğu en kritik kozunu kaybeder. Türkiye, bölgesel enerji denkleminin dışına itilebilir. İsrail ise küresel enerji sisteminde vazgeçilmez bir geçiş merkezi haline gelir.
Bu nedenle tartıştığımız şey bir boru hattı değil. Enerjinin kimin kontrolünde akacağını belirleyecek yeni bir düzen.
Ve bu düzenin merkezinde, ilk kez bu kadar açık biçimde, İsrail yer alıyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish