Maduro geri dönecek ama uluslararası düzen asla!

Özgür Uyanık, Independent Türkçe için yazdı

Görsel: Reuters

Marquez’den esinlenerek yazının başlığı “Bir başkanın kaçırılışının önceden bildirilmiş kronolojisi” olabilirdi. 

Yine de, ABD ile Venezuela askeri güçleri arasındaki asimetriye rağmen, Maduro ve eşinin kaçırılmasıyla sonuçlanan operasyonun bu kadar rahat gerçekleşmiş olması “ihanet” ya da “uzlaşma” ihtimalini akıllara getiriyor. 

Öncelikle her yenilgide olduğu gibi, ihanet şüphesinin odağında ilk olarak en yakınlar yer alır.

Bu noktada işaret edilen kişi Devlet Başkan Yardımcısı Delcy Rodriguez. 

Delcy’nin ilk şüpheli olarak anılmasındaki sebep, adının Ekim ayında Maduro’ya başkanlığı bırakıp sürgüne gitme teklifiyle beraber geçmesi. 

Önce sosyal medyada yazılan bu iddia sonra NewYork Times’da üç önemli muhabir tarafından ortak bir yazıyla doğrulandı. Teklife göre Maduro, başka bir ülkeye gidecek ve yardımcısı Delcy başkanlığı devralıp geçiş sürecini yönetecekti.

Dünya, Venezuela Devlet Başkanının kaçırıldığını ilk olarak ondan duydu. 

ABD’nin kısa süreli saldırısının hemen ardından, Delcy bulunduğu Margarita adasından telefonla bağlanarak, Maduro’nun nerede olduğunu bilmediklerini ve ABD’den Venezuela Devlet Başkanının akıbeti hakkında bilgi vermesini istediklerini söyledi. 

Maduro’nun kaçırılmasından birkaç saat sonra da toplanan hükümet kabinesine başkanlık yaptı.  

Ertesi günü Delcy Rodriguez, Anayasa mahkemesi tarafından “geçici devlet başkanı” (presidenta interina) ilan edildi. 

Venezuela Anayasası'nın 234. maddesine göre, “devlet başkanının bulunmadığı ve yeni bir liderin seçilemediği durumlarda, yürütme organının başında başkan yardımcılığı görevini yürüten kişi bulunmalıdır”.

Bu görev Anayasada hiçbir şekilde “geçici başkan” olarak tanımlanmamış, sadece yürütme organına başkanlık yapmakla sınırlandırılmıştır. Görev süresi 90 gün içinde seçime gidilememesi halinde meclis tarafından bir kereliğe mahsus 90 gün daha bu uzatabilir. 

Delcy’nin bu hızla sahneye çıkması baştaki söylentilerle birleşince hakkındaki şüpheleri artırdı.

Fakat Delcy, başkan Maduro’ya karşı bir komplo içinde yer alsa bile, hiçbir zaman kendi başına iktidara gelebilecek güçte bir aktör olmadı. 

Eğer ortada bir ihanet varsa bunu tek başına Delcy’nin gerçekleştirmesi mümkün değil.

Buradan çıkan tahlile göre Maduro, Bolivarcı yönetimin onayıyla teslim alındı. Bu yüzden Maduro operasyon başladıkta sonra kaçmaya vakti olduğu halde kalkışmadı.

Yılbaşından önce askeri personelin çoğunun tatile gönderildiği söyleniyor. 

Bolivarcı yönetimin ulusal onuru zedeleyeceği için Maduro’yu doğrudan teslim etmek yerine düşük düzeyli bir çarpışmayı tercih ettiği iddia ediliyor. 

Trump böylece şovunu yapma fırsatı bulurken, Bolivarcı rejim de tüm unsurlarıyla ayakta kalıyor. 

Bence bu hikaye bir ihanetin neticesi olmaktan ziyade; Bolivarcı yönetim içindeki yapısal bir kilitlenmenin ve stratejik bir alternatif üretememe sorununun sonucuydu.

Benim kişisel fikrim Washington’un hiçbir zaman Maduro’ya bir öneri sunmadığı yönünde. 

Trump başından itibaren, mümkün olmadığını bildiği halde, Maduro’dan teslim olmasını istedi çünkü sadece gücünü sergileyeceği askeri bir şov peşinde koşuyordu. 

Maduro’nun Türkiye ya da Küba’ya sürgüne gitme gibi ciddi, planlanmış bir seçeneği hiç olmadı. (Bu iddianın senatör Graham tarafından dillendirilmesini de maksatlı buluyorum.)

Bence tüm sorun Bolivarcı rejimin bir tür kilitlenme yaşamasıydı. 

Venezuela’da uzun süredir iktidara kilitlenmekten başka hiçbir çözüm üretemeyen bir yönetim vardı.

Maduro ile Bolivarcı yönetimin diğer liderleri arasında uzun süredir rasyonel bir eşgüdüm, ortak akla dayalı bir ilişki yoktu. 

Bolivarcılar, Latin Amerika’daki “caudillo” yani “şef” kültürü gereği Maduro’nun liderliğini sorgulamıyordu. Zira bunun birliğe zarar vereceği ve birliğin ise Maduro için feda edilmemesi gereken bir şey olduğunu düşünüyorlardı.

Fakat buna karşılık, dünyanın en büyük emperyalist gücü burnunun dibine geldiği halde, Maduro olduğu yerde, hareketsiz kalmayı sürdürdü. Durumu değiştirmek için hiçbir adım atmadı. 

Oysa koşullar alışıldık düzenin değişmesini gerektiriyordu. 

Maduro’nun ne savaşmaya ne de direnmeye takati vardı. Eğer bunu isteseydi karargahını ülkenin iç kesimlerine taşıyıp garanti altına alabilirdi. 

O ise ABD askeri filolarının ona kolaylıkla ulaşabileceği yerde kalmayı tercih etti.

Venezuelalılar, askerler, Bolivarcılar değil ama Maduro çoktan kaderine boyun eğmişti…

Tarihin en tuhaf emperyalist müdahalesi, “Trump’un saraydan başkan kaçırma şovu” beklenmedik biçimde sona erecek.

Maduro çok uzun sayılmayacak bir gelecekte serbest kalacak. 

Yapılan suçlamaların temelsiz olduğu, ortada “Güneşler Karteli” diye bir şeyin olmadığını herkes biliyor. Bu yüzden mahkeme tarafından serbest bırakılma olasılığı yüksek. 

Bu durumda Trump yaptığı askeri yığınağın parasını Venezuela’dan alacak ve Maduro ile eşini iade edecek. 

Bolivarcı Venezuela hükümetiyle ABD yönetimleri arasında buna benzer sayısız tutuklu takası gerçekleşti. O takastakilerin hepsi Maduro’dan çok daha büyük suçlarla suçlanıyorlardı.

Hiçbiri olmazsa Trump, görev süresi dolmak üzereyken Maduro’yu affetme yetkisini kullanabilir. 

Uyuşturucu ticaretinden ABD’de hapiste bulunan eski Honduras Devlet Başkanı geçen ay bu biçimde serbest kalmıştı. 

Maduro’nun kaçırılması 1989 Panama istilasına hiç benzemiyor. Zaten bunun olamayacağını söylemiştik.

Trump her ne kadar deli gibi davransa da en az maliyetli olacak şekilde hareket ediyor. Savaş ilan etmeden, bir hırsız gibi Venezuela Devlet Başkanını kaçırıyor. 

Fakat Bolivarcı yönetimi dağıtmak, orduyu tasfiye etmek gibi maceralara girişmiyor. Geride kalanlara “uyumlu olma” fırsatı tanıyor. Böylece Karayip bölgesinde kontrol dışı bir kaosun ortaya çıkmasından kaçınıyor.

Hatta “demokrasi” ve “özgürlük” getirmekten bile bahsetmiyor. Nobel ödülü verilen muhalifin yetersizliğinden dem vuruyor. 

Maduro’nun yerine birini atamaya kalkmıyor. Başkan yardımcısı Delcy Rodriguez’in Anayasaya uygun biçimde başkan olduğunu söylüyor. Böylece Karakas’da kanunun hüküm sürdüğünü gösteriyor. 

İkinci adımda, Washington’un Delcy Rodriguez yönetiminden beklediği şeyin muhalefetten birilerinin, örneğin geçen seçimlerdeki adayı Edmundo Gonzalez gibi birinin mevcut yönetime “sembolik” katılımı olabilir. 

Üçüncü adım olarak da seçimlerin yapılması beklenebilir.

Fakat aslında bunların hiçbirisi Washington’un gerçek amacını yansıtmıyor. 

Gerçek amaç Ulusal Güvenlik Stratejisi NSS/2025’te açıklandığı gibi “Batı Yarımküre” yani Amerika kıtasında tek egemenin kendisinin olduğunu göstermektir. 

Verilen mesaj açıktır: Hiçbir hükümet ABD’nin izni olmadan Çin’le iş yapamayacaktır.

MAGAcılar ABD’nin ucuz bir operasyonla ve kayıpsız biçimde gücünü göstermesinden memnun ama Maduro’nun kaçırılması ABD sağında da bir zafer olarak görülmüyor. 

Venezuela konusunun ABD’nin iç politikasında pek karşılığı yok ama Küba’nın var. 

Saldırının ertesi günü Trump, Küba’nın kendiliğinden yıkılmasını beklediklerini söyledi. 

Venezuela ile Küba’nın bağlarının kopması adanın son lojistik desteğinin de kesilmesi demek. 

Bu aynı zamanda Küba’daki krize neden olan ABD ambargosunun daha da şiddetli biçimde hissedilmesine zemin hazırlıyor. 

Eğer Trump yönetimi Küba’daki sosyalist rejimi yıkmayı başarırsa bu ABD sağı için gerçek bir zafer anlamına gelecek. 

Bu açıdan operasyonun ardında yatanları anlamak için Karakas’a değil, Washington'daki iç çelişkilere bakmak gerekir . 

Trump'ın yeniden seçilme hakkı olmadığı için, Başkan Yardımcısı JD Vance ve Dışişleri Bakanı Rubio, Cumhuriyetçi Parti adaylığı için yarışıyorlar. 

Vance, " Önce Amerika" politikasını savunuyor ve yabancı müdahaleye karşı çıkıyor. Basın toplantısına katılmaması, operasyondan uzaklaştığını gösteriyor.

Küba kökenli bir aileden gelen Rubio, Karakas'tan Havana'ya rejimi devirecek bir domino etkisi yaratmayı amaçlıyor. Rubio'nun zaferi, Vance'in yenilgisi anlamına gelecektir. 

Buna ek olarak ABD, stratejik hamlelerini sadece askeri bir sonuç elde etmek için değil, küresel hegemonyasını periyodik olarak tescillemek adına bir emperyalist refleks olarak sürdürme eğiliminde. 

Tıpkı 2. Dünya Savaşı’nın sonunda, Japonya'nın teslimiyet sürecine girmesine rağmen Nagasaki'ye atılan ikinci atom bombasının bir güç tescili olarak kullanılması gibi; Washington, mutlak üstünlüğünü her fırsatta yeniden onaylatma ihtiyacı hisseder. 

Bu durum, Venezuela özelinde de saldırıların yeni hedeflere doğru genişleyebileceğinin bir göstergesidir. 

İlk hedef Küba değil Kolombiya olabilir: Zira Maduro’yu kaçıran Trump ertesi günü Kolombiya devlet başkanı Petro’yu tekrar tehdit etti.

Karayiplerde olan Karayiplerde kalsa iyiydi. Ama ortada hiçbir uluslararası norm kalmadı. 

Gücü olanın istediğini kaçırdığı, işgal ettiği, sürdüğü, bombardıman ettiği bir dünyada uluslararası bir düzenden söz edilemez. 

Maduro eninde sonunda dönecek ama uluslararası sistem ve normlar yeniden nasıl inşa edilebilir?

Unutmayalım ki; şu ana kadar iyi kötü uluslararası bir düzen kuran Birleşmiş Milletler sisteminde anlaşılması için 2. Dünya Savaşında 60 milyon insanın ölmesi gerekti. 

Sonuç olarak Bolivarcılar oldukları yerde duruyor: ABD’nin eylemi karşıtlarından çok müttefiklerine zarar verdi. 

ABD eylemiyle Avrupa’ya da düşman olduğunu ortaya koyuyor. Venezuela sonrası Trump’ın yine Grönland’ı hedef alması boşuna değil.

Venezuela petrolü, özellikle Rusya-Ukrayna savaşı sonrası Rus enerji kaynaklarından mahrum kalan Avrupa için stratejik bir zorunluluk haline gelmişti. Buna rağmen Washington'un; Venezuela'ya yönelik askeri kuşatma ve Maduro’nun alıkonulması gibi küresel sistemi kaosa sürükleme potansiyeli taşıyan operasyonel süreçlerde Avrupalı müttefiklerini bilgilendirmemesi, ABD'nin tek taraflı dış politika anlayışının çarpıcı bir tezahürüdür.

Oysa 1989’da Nikaragua’da General Noriega’ya ve 1993’te Kolombiya’da uyuşturucu patronu Escobar’a yönelik operasyonlar Fransa’yla eşgüdüm içinde yapılmıştı.

ABD’nin Karayipler’deki gövde gösterisi başladığından beri Avrupa’dan yükselen hukuksuzluk sesleri, Washington’un yeni rotasında onlara yer olmadığını kanıtlıyor. 

Maduro’nun kaçırılması operasyonunda Avrupa devre dışı bırakılırken, Rusya’nın sessizliği dikkat çekici. 

Trump, Ukrayna’yı Rusya’ya ikram ederek Venezuela’da serbestlik kazanmış gibi görünüyor. Eğer böyle bir mutabakat olmasaydı, Maduro’nun kalesi Tiuna en gelişmiş Rus sistemleriyle donatılmış olurdu. 

Trump’ın Putin ile kurduğu bu yakınlık, sadece Avrupa’yı dışlamakla kalmıyor, aynı zamanda Pekin-Moskova hattına bir kama sokmayı hedefliyor. 

Bu, Nixon’ın 70’lerdeki Çin hamlesinin 2026 model bir kopyası. 

Ancak bu satrançta feda edilen Maduro’nun şahsı değil, uluslararası sistemin kendisidir. 

ABD, Venezuela ile kurduğu hegemonya ilişkisini uluslararası sistemi çözecek biçimde genişletiyor. 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU