Ahmet Hamdi Tanpınar Müze ve Kütüphanesi Türkiye’nin Shakespeare and Company’si olabilir mi?

Cengizhan Çelik, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Independent Türkçe

Edebiyatın bir mekânı olur mu? Daha doğrusu, bir mekân edebiyatın kaderini değiştirir mi? Paris’in sol yakasında, Seine nehrine bakan bir kitapçıyla İstanbul’un kalbinde, bir imparatorluk köşkünün duvarları arasında bu soru yankılanıyor. Biri Shakespeare and Company, diğeri Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi. İki yapı. İki tarih. İki ruh. Ve kışkırtıcı bir ihtimal: Türkiye’nin Shakespeare and Company’si olabilir mi Tanpınar Kütüphanesi?

Paris: Bohem Bir Sığınak, Yaşayan Bir Organizma

Notre Dame’ın karşısında, Sen Nehri’nin sol yakasında 1951’de Amerikalı eski bir asker George Whitman bir dükkân açtı: Le Mistral. 1964’te, Shakespeare’in 400. doğum gününde tabelayı değiştirdi. Bu bir isim değişikliği değil, bir mirası devralmaydı. Saygı duruşu Sylvia Beach’eydi; 1919’da kurduğu ilk Shakespeare and Company ile James Joyce’un yasaklı Ulysses’ini basma cesaretini göstermiş, Paris’i Ernest Hemingway ve F. Scott Fitzgerald gibi “Kayıp Kuşak” yazarlarının evi kılmıştı.

Whitman’ın yorumu radikaldi. Kapıya astığı cümle bir manifesto gibiydi: “Yabancılara kötü davranmayın, kılık değiştirmiş melekler olabilirler.” Dükkân, “kitapçı kılığına girmiş sosyalist bir ütopya”ydı. Bunun en somut hâli Tumbleweeds programıydı: Dünyanın herhangi bir yerinden gelen yazarlar, sanatçılar ya da edebiyat âşıkları dükkânın kanepelerinde ücretsiz kalabiliyor; karşılığında dükkâna yardım ediyor, günde bir kitap okuyor ve ayrılırken tek sayfalık bir otobiyografi bırakıyordu. 1951’den bu yana 30.000’den fazla gezgin bu döngünün parçası oldu. Burası bir otel değildi; yaşayan, nefes alan bir organizmaydı.

Bu ruh, Beat Kuşağını mıknatıs gibi çekti. Allen Ginsberg, William S. Burroughs, Gregory Corso… Kurulu düzene, materyalizme ve sansüre itiraz edenler için burası bir karşı-kültür kalesiydi. Öyle ki Burroughs’un Çıplak Şölen’inin bazı bölümlerini dükkânın tıp kitapları raflarını kullanarak yazdığı anlatılır. Yaratıcılığın laboratuvarı, aykırılığın evi.

Bugün dükkân Paris’in nerdeyse Eyfel Kulesi’nden sonraki en önemli turistik ikonalarından birisi halini aldı, önünde kuyruklar var. Whitman 2011’de vefat etti; bayrağı kızı Sylvia Whitman devraldı. Kafe, atölyeler, bienal formatında bir edebiyat festivali… Ama öz değişmedi: Bir kitapçıdan fazlası olma fikri hâlâ capcanlı.

İstanbul: Güç Sembolünden Cumhuriyet Hafızasına

İstanbul’daki hikâye, salaş raflarda değil; bir padişah köşkünde başlıyor. Gülhane Parkı girişindeki Alay Köşkü, 1810’da II. Mahmud tarafından, alayların geçişini izlemek üzere yaptırılmış bir güç sembolüydü. Edebiyattan fersah fersah uzak bir başlangıç.

Kırılma, imparatorluğun gücünü yitirmesiyle meydana geliyor. Saltanat merkezi Dolmabahçe’ye taşınınca köşk önemini kaybediyor; 1910’larda Güzel Sanatlar Birliği’ne tahsis ediliyor. Asıl dönüşüm ise Cumhuriyet’le yaşanıyor. 18 Temmuz 1928, Harf Devrimi’nden aylar önce… Dönemin en önemli edebiyatçıları, birliğin edebiyat şubesini kurmak için o duvarlar arasında toplanıyorlar. Bir imparatorluk mekânı, Cumhuriyet’in kültürel geleceğinin buluşma noktasına evriliyor. Hem de ne buluşmalar, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl Kısakürek ve niceleri…

Bu evrilme organik mi? Hayır! Paris’teki anarşist ruh yok! Ama o günlerin koşullarında bu bile devrimci!

Ahmet Hamdi Tanpınar, 19 Eylül 1929’daki toplantıda birliğe üye seçiliyor. 1930’lar boyunca Tanpınar, Yahya Kemal Beyatlı gibi isimlerle burada düzenli olarak buluşuyorlar. Çaylar içiliyor, sohbetler gelişiyor ama asıl hararet masada: Dil Devrimi, Latin harfleri, Öztürkçe mi Osmanlı mirası mı, Batı edebiyatı mı milli bir çizgi mi? Paris’te Ulysses’in nasıl basılacağı konuşulurken, İstanbul’da bir milletin kültürel kodları yeniden yazılıyor.

Sonra sessizlik… Toplantılar 1930’ların sonunda bitiyor. Mekân uzun yıllar susuyor. Ta ki 12 Kasım 2011’e kadar. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın girişimiyle köşk, Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi olarak yeniden hayata dönüyor. Bu kez bir devlet kurumu olarak. Tanpınar’dan Necip Fazıl Kısakürek’e, Nazım Hikmet’ten Nedim’e ve hatta Orhan Pamuk’a kadar 50’den fazla İstanbullu yazarın eserleri ve kişisel eşyaları sergileniyor.

Mimar Sinan Üniversitesi’ne bağlı, rahmetli Handan İnci hocanın büyük emekleriyle var ettiği Tanpınar Edebiyat Araştırmaları Merkezi buradan eserler üretiyor.

Karşıtlıklar İçinden Bir Paralellik

Biri köksüzlüğün ve bireysel başkaldırının sembolü; diğeri köklü bir geçmişin ve ulusal belleğin. Biri mirası her gün dağıtıyor, bozuyor, yeniden kuruyor; diğeri onu vitrine koyuyor, arşivliyor, koruyor. Paris modeli canlı, dinamik ama kaotik; İstanbul modeli saygılı, mesafeli ama riskli. Birinde miras popülerlikte eriyor; diğerinde tozlu raflarda hayattan kopabilme tehlikesi söz konusu.

“Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi Türkiye’nin Shakespeare and Company’si mi?” sorusu, birebir bir benzetme değil; düşünmeye davet aslında. Hız çağında edebi mekânları nasıl kuracağız? Paris gibi mirası her gün yeniden üreten dinamik yapılara ihtiyacımız mı var; yoksa İstanbul gibi onu koruyan sakin limanlara mı? Belki de asıl ihtiyaç, bu iki uçtan en iyilerini alabilen bir sentezdir. Edebiyat, tek bir doğruyla değil; çoğul yollarla yaşar. Ve mekân, o yolların kesiştiği yerdir.

Özetle; Shakespeare and Company Paris için neyse, Tanpınar Kütüphanesi Türkiye için odur—ama birebir kopya olarak değil. Aynı melodinin iki yorumu olarak. Biri Seine kıyısında, diğeri Gülhane Parkı’nın girişinde. Birinde manastır duvarları yankıyı tutuyor, diğerinde imparatorluk köşkünün kubbeleri. Biz, Paris’teki hikâyeyi bir efsane olarak anlatmayı sevdik. İstanbul’daki hikâyeyi ise sessizliğe emanet ettik. Oysa Alay Köşkü’nün duvarları, en az Seine kıyısındaki raflar kadar konuşkandır. Dinlemesini bilene.

Edebiyat, bazen bir kitabevi kılığına girer; bazen bir köşkün içine saklanır. Ama nerede olursa olsun, insanın zamana bıraktığı en inatçı izdir.

Paris’te George Whitman, bir manastırın kalıntılarından bir "sosyalist ütopya" devşirirken; İstanbul’da Alay Köşkü, saltanatın bittiği yerde sanatın başladığı o ince çizgide saf tuttu. Bu iki mekân, farklı dillerde ama aynı tonda yazılan bir şiirin iki mısrası gibiydiler.

Tanpınar’ın Huzuru, Paris’in Bohemi

Düşünün ki; bir yanda Allen Ginsberg’in dumanlı hayalleri kitap rafları arasında dolaşıyor, diğer yanda Ahmet Hamdi Tanpınar, o meşhur "Huzur"unu belki de bu surların dibinde, Boğaz’ın akıntısına bakarak demliyor. Shakespeare and Company’nin "Tumbleweed"leri, yani rüzgârın önünde savrulan o genç yazarları varsa; bizim de Alay Köşkü’nün yüksek tavanları altında Türkçenin kaderini tartışan devlerimiz vardı.

Yahya Kemal’in bir mısra için harcadığı yıllar, Necip Fazıl’ın öfkesi ve Tanpınar’ın o eşsiz "zaman" algısı bu taş duvarlara sindi. Bugün kütüphaneye girdiğinizde burnunuza çalınan o eski kâğıt kokusu, sadece toz olmayabilir; o, bir devrin ruhudur.

"Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında..." diyen Tanpınar, sanki bu mekânın hem tarihsel bir anıt hem de yaşayan bir kütüphane oluşunu müjdelemişti yıllar öncesinden.

Sonuçta, Paris’teki o ahşap merdivenlerin gıcırtısıyla Alay Köşkü’nün basamaklarındaki benzer seseler aynı şeyi söylüyor: Dünya bir gürültü yığınıdır ve bizler ancak kelimelerin arasına saklanarak nefes alabiliriz. Shakespeare and Company, Paris için neyse; Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi de bizim için odur. Biri Batı’nın özgür ruhlu sığınağı, diğeri Doğu’nun derinlikli ve vakur hafızası... Yolunuz Gülhane’ye düşerse, o kavisli pencerenin önünde bir an durun. Belki de rüzgâr, Tanpınar’ın bir cümlesini kapıp kulağınıza fısıldayacaktır.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU