3 Ocak 2026’nın soğuk sabahında, Caracas’ın sessizliği helikopter sesleri ve patlamalarla yırtıldı. ABD özel kuvvetleri, Delta Force’un öncülüğünde düzenlenen operasyonla Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores‘i residence’larından alarak New York’a götürdü. Bu, yalnızca bir rejimin sonu değil; Batı medeniyetinin yıllardır özenle koruduğu uluslararası düzenin, gözler önünde çatırdamasıydı. Sıradan insanlar – sabahları çocuklarını okula uğurlayan, işine koşan, ailesini düşünen milyonlar – bir anda derin bir boşluğa düştü. Güvenlikleri, inandıkları hukuk düzeni, geleceğe dair umutları… Hepsi bir gecede sarsıldı, adeta ruhlarında kapanmayan bir yara açıldı.
Aydınlanma’dan beri inşa edilen Batı sistemi, iki dünya savaşının küllerinden doğan normlarla kendini tanımlamıştı: Egemenlik dokunulmazdı, şiddet diplomasinin gölgesinde kalırdı, hukuk güçten üstündü. İnsanlar bu çerçeveye sığınarak yaşıyordu: “Bir devlet başkanı, yabancı güçler tarafından askeri operasyonla alınmaz.” Ama işte alındı. Tam 36 yıl önce, 1989’da Panama’da Manuel Noriega’nın benzer şekilde uyuşturucu suçlamalarıyla yakalanıp ABD’ye getirilmesi gibi, tarih tekerrür edercesine tekrarlandı – ancak bu kez daha kutuplaşmış bir dünyada, daha derin bir şokla. Bu şok, politik bir olaydan öte, kolektif bir travmaydı – tezlerimde vurguladığım gibi, liberal düzenin çöküşünün somut bir yansıması.
Ben realist perspektiften bakıyorum, Batı’nın bu tür müdahalelerle kendi değerlerini erozyona uğrattığını, kültürel bozulmayı hızlandırdığını ifade eder. Bu operasyon, benim “Yeni Orta Çağcılık” (Neo-Medyevalism) kavramını hatırlatıyor: Hukukun yerini güçlünün keyfiyetine bıraktığı, elitist yaklaşımların hakim olduğu, yozlaşmanın ve otokrasinin yaygınlaştığı bir dönem.
Rusya ve Çin toplumlarında ise böylesi pragmatik güç gösterileri neden ters gelmez, neden “dünyada işler işte böyle işler” diye içlerinden geçirirler? Çünkü onların kolektif hafızası, asırlardır güç merkezli bir dünya düzenine alışkındır. Rus tarihi, Çarlık döneminden Sovyetler’e, oradan günümüze, sürekli olarak büyük güçlerin açık müdahaleleri, işgaller ve nüfuz mücadeleleriyle doludur; zayıf olanın ezildiği, hayatta kalanın güçlü olduğu bir gerçeklik hep ön plandaydı. Çin ise binlerce yıllık imparatorluk geleneğinde, Mandatet of Heaven (Göklerin Mandası) anlayışıyla, gücü elinde tutanın meşru sayıldığı bir kültüre sahiptir; zayıf hükümdar devrilir, yeni güç yükselir – bu, doğal döngüdür. Her iki toplum da, Batı’nın aksine, Aydınlanma’nın bireysel haklar ve evrensel hukuk ideallerini değil, realist denge ve çıplak gücü temel alan bir tarih bilinciyle şekillenmiştir.
Batı için ise bu olay bambaşka bir anlam taşır: Avrupa’nın kolektif travmasında, Vandalların veya Vikinglerin akınları hâlâ derin bir iz bırakır. O karanlık göç dönemleri, medeniyetin kırılganlığını, hukukun yok oluşunu, barbar güçlerin zaferini hatırlatır. Batı, bu korkuyu yenmek için yüzyıllar boyu normlar, kurumlar, uluslararası hukuk inşa etti – tam da o “yeni barbarların” geri dönmemesi için. Maduro operasyonu, işte bu derin korkuyu tetikliyor: Güç, tekrar hukukun önüne geçtiğinde, Hunların atlıları yeniden ufukta beliriyor gibi hissediyoruz.
Henüz acısı tam yerleşmemiş olsa da, analizlerimde belirttiğim üzere, liberal uluslararası düzenin gerilemesi ve realist gücün yükselişi, bu şoku kalıcı bir sorgulamaya dönüştürecek.
Çelişkiler kendine medeni diyenlerin içini acıtıyor: Bir yanda narco-terörizm suçlamalarıyla haklı gösterilen “adalet”, diğer yanda petrol rezervleri, ekonomik çöküş ve jeopolitik fırsatlar…
Ortam yanıcıydı: Rusya Ukrayna’da yıpranmış, Çin dengesini koruyor, Avrupa kendi kaosunda boğuluyor. Trump bu kıvılcımı mı hazırladı, yoksa hazır ateşi mi körükledi?
Bu benim Venezuela operasyonuna dair stratejik analizimde vurguladığım gibi, bu “sınırlı müdahale” teziyle uyumlu olsa da, doğrudan yakalama boyutu, kontrollü kaosun ötesinde bir kararlılık sergiliyordu – realist perspektiften bakıldığında, dominasyonun zaferi.
Uluslararası hukuku savunmak kolay, çocuklarımızın istikbalini hayal etmek kolay, daha huzurlu bir hayat ummak kolay… Ama ya bu kırılganlık kalıcıysa? Bu müdahale, daha adil bir dünya mı vaat ediyor, yoksa o çok kere uyardığım kültürel erozyonu, yozlaşmayı ve Yeni Orta Çağcılığı mı derinleştiriyor? Travma geçici mi, yoksa ruhumuzda izler bırakarak bizi yeni bir karanlığa mı sürüklüyor?
Unutmayalım: Tarih, güçlülerin zaferlerini yazar, ama acısını sıradan insanlar çeker. Bu şok, bizi yeniden düşünmeye, yüzleşmeye zorluyor – belki de savunduğum gibi, bilinçli bir uyanışa. Huzur hâlâ mümkün mü bu kırılmış dünyada? İnsanlığın kalbi, bu yaradan iyileşebilecek mi? Gelecek, bu derin sorgulamaların cevabında yatıyor. Ve o cevap, hepimizin vicdanında.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish