5 Ocak’ta CNN International’da yayınlanan bir röportaj, ABD dış politikasının yeni paradigmasını şaşırtıcı bir açıklıkla ortaya koydu. Beyaz Saray Politika Başkan Yardımcısı Stephen Miller’in CNN’den Jake Tapper ile yaptığı görüşme, Washington’un Venezuela müdahalesini ve Grönland hırsını savunurken kullandığı dil, modern jeopolitikte nadir görülen bir ham güç itirafı niteliğindeydi.
Venezuela’da Fiili Süzerenlik İlanı
Miller röportajda, ABD’nin Venezuela’yı artık fiilen yönettiğini soğukkanlılıkla dile getirdi. Nicolas Maduro’nun 3 Ocak’ta Karakas’ta düzenlenen bir özel kuvvetler baskınıyla yakalanıp New York’a götürülmesinin ardından Washington’un ülke üzerinde kurduğu kontrolü üç somut unsurla açıkladı: Venezuela kıyılarında aylardır konuşlanmış ABD donanma varlığı, ülkeye uygulanan kapsamlı petrol ambargosu ve bunların yarattığı ekonomik bağımlılık. Miller’a göre Venezuela’nın ticaret yapabilmesi için Washington’dan izin alması gerekiyor - bu durum, egemenliğin fiilen askıya alınması anlamına geliyor.
Bu kontrol mekanizması yeni bir süzerenlik modeli öneriyor. Geleneksel işgalden farklı olarak, Washington doğrudan yönetim kurmak yerine, askeri çevreleme, ekonomik ambargo ve siyasi şartlandırma üçlüsüyle uzaktan kontrol sağlıyor. Trump’ın “Amerika Birleşik Devletleri Venezuela’yı yönetiyor” ifadesini Miller pragmatik bir gerçeklik tespiti olarak savundu. Enerji Bakanı Chris Wright’ın bu hafta petrol şirketleri yöneticileriyle Venezuela’da tekrar sondaj faaliyetleri başlatmayı görüşmesi, bu kontrolün ekonomik boyutunu açığa çıkarıyor.
Operasyonun askeri detayları da dikkat çekici. Yetkili, Maduro’yu koruyan “Kübalı muhafızların” büyük kayıplar verdiğini, ancak ABD askerlerinden hiçbirinin ölmediğini ve sivil can kaybının olmadığını vurguladı. Bu “cerrahi operasyon” anlatısı, ABD’nin askeri üstünlüğünü ve hassasiyetini sergilemeyi amaçlıyor. Miller operasyonu savunurken sert bir dil kullandı: “Evet kesinlikle yaptık! Çünkü komünist diktatörlerin ülkemize tecavüzcü göndermesine, uyuşturucu göndermesine izin vermeyeceğiz.”
Ancak asıl dikkat çekici olan, Maduro sonrası sürecin nasıl yönetildiği. Trump yönetimi, Venezuela halkının ağırlıklı desteğini alan ve Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen muhalefet lideri María Corina Machado’yu bir kenara iterek, Maduro’nun eski yardımcısı Delcy Rodriguez ile çalışmayı tercih etti. Miller, Machado’nun başkanlığının “saçma ve gülünç” olacağını, ordunun onu tanımayacağını söyledi. Bu tercih, Washington’un demokratik meşruiyetten çok kontrol edilebilirlik aradığını gösteriyor.
Grönland: Müttefike Meydan Okuma
Miller’in Grönland söylemi ise bir NATO müttefiki olan Danimarka’ya açık bir meydan okuma niteliğindeydi. “ABD hükümetinin resmi pozisyonu Grönland’ın Amerika Birleşik Devletleri’nin bir parçası olması gerektiğidir” diyerek başlayan Miller, Danimarka’nın ada üzerindeki egemenlik hakkını sorguladı: “Danimarka hangi hakla Grönland üzerinde kontrol iddia ediyor? Toprak iddialarının temeli ne? Grönland’ı sömürge olarak tutmanın dayanağı ne?”
Bu sorgulama, sadece retorik bir manevra değil. Trump yönetimi Aralık ayında Louisiana Valisi Jeff Landry’yi Grönland özel temsilcisi olarak atamıştı. Miller’in eşi Katie Miller’in sosyal medyada paylaştığı “YAKINDA” yazılı Grönland-ABD bayrağı montajı da yönetimin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Fox News sunucusu Jesse Watters’ın “Kullanmazsan kaybedersin - bu Grönland için de Venezuela’nın petrolü için de geçerli” yorumu, bu yaklaşımın medya tabanında da karşılık bulduğunu ortaya koyuyor.
Tapper’in askeri müdahale olasılığını defalarca sormasına karşılık Miller, bunu dışlamak yerine ezici bir güç gösterisi yaptı: “Grönland’ın geleceği için hiç kimse ABD ile askeri olarak savaşmayacak.” Bu ifade, askeri seçeneği masadan kaldırmıyor; aksine böyle bir karşı koyuşun anlamsızlığını vurguluyor. ABD’nin Grönland’da zaten bir askeri üssü bulunuyor - Pituffik Uzay Üssü. Yardımcı Başkan JD Vance geçen yıl Mart ayında bu üssü ziyaret etmişti.
Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’in yanıtı sert oldu. Ulusal televizyonda yaptığı açıklamada, ABD’nin bir NATO ülkesine askeri saldırı düzenlemesi halinde “NATO dahil her şeyin duracağı” uyarısında bulundu. Bu, NATO’nun temel taşı olan 5. Madde’ye yapılmış bir göndermeydi. Avrupa Parlamentosu üyesi Anders Vistisen ise ABD’nin tutumunu “iğrenç ve açıkça aptalca” olarak niteledi.
Miller’in mantığına göre, ABD’nin NATO içindeki gücü ve Arktik bölgesinin stratejik önemi, Grönland üzerinde söz hakkı verir. “ABD, NATO’nun gücüdür. Arktik bölgesinin güvenliğini sağlamak, NATO’yu ve çıkarlarını korumak için açıkça Grönland ABD’nin bir parçası olmalı” dedi. Grönland’ın toprak altında barındırdığı kritik elementlerin savunma ve teknoloji endüstrileri için hayati önemi, bu ilginin ekonomik boyutunu ortaya koyuyor.
“Demir Kanunlar” Doktrini
Miller’in tüm bu açıklamalarını bir araya getiren temel felsefe, röportajda açıkça dile getirildi: “Uluslararası nezaket kuralları hakkında istediğiniz kadar konuşabilirsiniz, ama biz gerçek dünyada, gücün yönettiği, kuvvetin yönettiği bir dünyada yaşıyoruz. Bunlar dünyanın demir kanunlarıdır.”
Bu söylem, 1648 Westphalia Barışı’ndan beri uluslararası sistemin temelini oluşturan egemenlik ilkesinin açık bir reddidir. Miller’a göre, “Trump doktrini” altında ABD, çıkarlarını “özür dilemeden” takip edecek ve askeri gücünü Batı Yarımküresi’nde hiç çekinmeden kullanacak. “Biz bir süper güçüz ve Başkan Trump altında kendimizi bir süper güç gibi yöneteceğiz” ifadesi, bu yaklaşımın özeti niteliğinde.
Jeopolitik Sonuçlar
Bu yeni doktrin, küresel düzenin temel yapıtaşlarını sarsmaya aday. Venezuela’da uluslararası hukuk göz ardı edilirken, Grönland meselesinde NATO ittifakının bütünlüğü riske atılıyor. Çin dış işleri bakanlığı ABD’yi “uluslararası ilişkilerin istikrarını baltalamakla” suçlarken, Avrupa başkentlerinde endişe artıyor. Çin medyasında Venezuela operasyonunun Tayvan konusunda emsal teşkil edebileceği tartışılmaya başlanmış durumda.
Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton bile Trump yönetiminin Machado’yu kenara itmesini “büyük bir hata” olarak niteledi ve CNN’e verdiği röportajda Washington’un muhalefeti “otobüsün altına attığını” söyledi. Bolton’a göre bu tercih, Venezuela halkının ABD’ye olan güvenini sarsmış durumda.
Miller’in eşi Katie Miller’in X’te Grönland haritasını Amerikan bayrağının üzerine koyarak “YAKINDA” yazması, yönetimin ciddiyetini ortaya koydu. Danimarka, geçen yıl Eylül’de Grönland’da benzeri görülmemiş bir askeri tatbikat düzenlemişti - ama bu gösterinin amacı aslında Trump’a adanın güvenliğini ne kadar ciddiye aldıklarını kanıtlamaktı. Miller röportajı, bu stratejinin işe yaramadığını gösteriyor. Danimarka askeri yetkilileri CNN’e verdikleri röportajlarda, Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı bitince Arktik bölgesinde çok daha büyük bir tehdit oluşturacağını söylemişlerdi.
Röportajın ardından sosyal medyada siyasi fırtına koptu. Birçok gözlemci Miller’in “kontrolden çıktığını” ve Jake Tapper’in bile şaşkınlıkla izlediği bir “tirada” bulunduğunu yazdı. Tapper bir noktada “şu anda ne hakkında konuştuğunuzu bile bilmiyorum” demek zorunda kalmıştı. Ancak bu “kontrol kaybı” görüntüsü yanıltıcı olabilir - Miller’in söylemi tutarlı bir doktrinin açık ifadesiydi.
Stephen Miller’in CNN röportajı, ABD dış politikasında yeni bir dönemin resmi lansmanı gibi görünüyor. Bu dönemde güç, diplomasinin önüne geçiyor; müttefiklere rağmen tek taraflı eylem normu haline geliyor; ve uluslararası hukuk, Washington’ın çıkarları karşısında ikincil planda kalıyor. Miller’in bir gün önce X’te “Batılı ülkeler İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra imparatorluklarını ve kolonilerini bırakmamalıydı” şeklindeki paylaşımı, bu zihniyetin tarihsel arka planını açığa çıkarıyor. Soru şu: Bu yaklaşımın uzun vadeli bedeli ne olacak ve liberal uluslararası düzenden geriye ne kalacak?
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish