Messi, Raul Castro’ya karşı: Havana, Washington’la mı Miami’yle mi mücadele ediyor?

Özgür Uyanık, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Reuters

Önceki Perşembe, Inter-Miami futbol takımı, 2025 MLS Kupası şampiyonluğunu kutlamak için Beyaz Saraya davetliydi.

Trump, takım kaptanı Arjantinli futbolcu Messi’yi bir yanına, kulüp sahibi Jorge Mas’ı diğer yanına alıp konuştu:

“Küba rejimi yakında düşecek ve göçmenler özgürce ülkelerine dönecekler”.

Messi’nin sırıtarak dinlediği Trump’ın sözleri takımın alkışlarıyla sona erdi…

Inter Miami'nin sahibi Jorge Mas Santos’un babası Jorge Mas Canosa, 1961'de Fidel Castro’nun ezdiği Domuzlar Körfezi istilasının organizatörlerinden biriydi.

Daha da önemlisi Jorge Mas Canosa, Ulusal Kübalı Amerikalılar Vakfı (CANF) başkanı ve kurucusuydu.

Başarısız istila girişiminden sonra Mas Canosa, 1964’te Fort Bening’te Luis Posada Carriles’le beraber eğitim alıp teğmen rütbesiyle mezun olmuştu. Her ikisini de CIA, bomba ve sabotaj eğitiminden geçirmişti.

1973’te bir Küba sivil uçağına bomba yerleştirerek düşüren ve 73 kişinin ölümüne sebep olan Luis Posada Carriles bir röportajında CANF’tan maddi destek aldığını söyledi. Carriles, Küba uçağının düşürülmesinden sonra Venezuela’da tutuklandığında onu hapisten CANF’ın yüksek paralar vererek kaçırttığını açıklamıştı.

Carriles’in çetesi 80’lerde Kübalı diplomatlara karşı bir dizi suikast ve kaçırma eylemleri gerçekleştirdi. 1990’larda turizme yeni açılan Küba’da otellere, gece kulüplerine ve plajlara bombalı saldırılarla bir terör dalgası yarattı.

2023’te Messi, Inter Miami’ye transfer olurken kulübün sahipleri ve Küba karşı-devrimci mafyasıyla ilişkisi pek konuşulmadı.

Fakat bu kulüp ve onu çevreleyen ilişkiler Miami’de haber, spor, müzik, fuhuş ve uyuşturucu imparatorluğuna işaret ediyor.

Latin Amerika kökenli sanatçıları, sporcuları yöneten bu ağ onları kendi sağcı propagandalarına alet ediyor…

Messi’nin özerk karakteri, içinde bulunduğu güç odağıyla tutarlılık içinde.

Messi, kaptanı olduğu milli takım 2022 Dünya Kupasını aldığında Arjantin Devlet Başkanı Alberto Fernandez’e gitmeyi reddetmişti.

Aynı Messi, geçen yıl Biden ABD başkanıyken, ona Özgürlük Nişanı vermek istediğinde de kabul etmemişti.

Arjantinli futbolcu, Amerikan sağı içinde özel olarak Küba ve genel olarak Latin Amerika lobiciliği içinde yer alıyor.

Bu lobi, ABD politikası içinde güçlü bir etkiye sahip en gerici kanatlardan biri.

Marco Rubio örneğinde görüldüğü gibi dış politikaya etkisi de bu yönde oluyor: Bir yandan ABD müdahaleciliğini teşvik ederken diğer yandan Latin Amerika’da herhangi bir bağımsızlık eğilimine karşı emperyalist refleksi canlı tutuyor.

Gücünü, %70’i ABD vatandaşı olan ve nüfusu 70 milyona ulaşan Latin Amerikalılardan alıyor. Ayrıca uyuşturucu kaynağından ve Latin Amerika’daki ticari ranttan beslenen önemli bir sermaye gücüne dayanıyor.

Bu kesim beysbol, boks ve şimdi futbol gibi spor sektörünü elinde tutuyor. Latin Amerika kökenli müzisyenler üzerinden müzik sektörünü de yönetiyor. Yani sermayenin yanı sıra spor ve müzik gibi kültür endüstrisinde de etkili.

Küba Devrimi, 1962 “Füze Krizi” sonrasından neredeyse Trump’a kadar, ABD’nin doğrudan tehdidiyle değil Küba yönetimi karşıtı lobinin saldırılarıyla karşı karşıyaydı. Bu yüzden Castro yönetimi istihbarat savaşını Miami merkezli lobinin istikrarsızlaştırılması üzerine kurmuştu. (Bkz. “Cuban Five”)

Yani mücadele başından itibaren Washington’la değil Havana ile Miami arasındaydı.

Bunu birbirini izleyen Carter-Reagan, Bush-Clinton ve Obama-Trump politika farklarından anlayabiliyoruz.

Carter döneminde Miami çetesi tarafından yürütülen kirli savaşa verilen destek terk edildi. Küba asıllı Amerikalıların para göndermelerine ve Küba'daki ailelerini ziyaret etmelerine izin verilmesi ve binlerce mahkumun serbest bırakılması gibi anlaşmalar yapıldı. (Carter 2002’de Havana’yı devrimden sonra ziyaret eden ilk eski ABD başkanı oldu.)

Reagan döneminde ise Carter'ın başlattığı neredeyse tüm ortak girişimler kaldırıldı ve Küba rejimi karşıtı Radio Martí kuruldu. (Mas Canosa, 1997'deki ölümüne kadar Radio Martí'nin fiili başkanı olarak kaldı.)

Birçok Küba kökenli, ABD Dışişleri Bakanlığı'nda önemli görevlere geldi.

Inter Miami’nin sahiplerinin babası Mas Canosa sadece Küba-Amerikan aşırı sağının güçlü kesimlerini bir araya getirmedi, aynı anda hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçilerin desteğini almayı başardı.

George H.W. Bush döneminde Canoso’nun başkanı olduğu CANF’ye destek arttı ve 1989’da ilk kez Temsilciler Meclisine bir üye sokmayı başardılar. İlerleyen dönemde 2 yeni Castro karşıtı Küba kökenli daha meclise seçildi.

1994’te Küba'dan mülteci akınıyla karşı karşıya kalan Clinton, CANF’ye danışmadan, ilk kez Kübalı göçmenleri denizde geri çevirdi. 1995'te, Havana ile gizli görüşmelerden sonra, Kübalı göçmenlerin sınır dışı edilmesine izin verecek ve ABD'nin Kübalı göçmenlere yılda 20 bin vize vermesini taahhüt edecek bir anlaşma imzaladı. CANF, bu anlaşmayı reddetti.

İlginçtir CANF bu pozisyonuyla mülteci haklarını savunurken Demokrat Partili Clinton göçle mücadelenin ulusal gereklilik olduğunu söylüyordu. (Bu durum Trump döneminde tam tersine döndü.)

Clinton, Küba'ya tarım ürünleri ve ilaç satışına izin veren bir yasanın çıkarılmasıyla sonuçlanan çabalara destek verdi. 

Ayrıca; annesi Küba’dan kaçarken teknenin batması sonucu hayatını kaybeden, kendisi ise mucizevi bir şekilde denizden kurtarılan Elián González vakası, CANF’nin prestijine ağır bir darbe vurdu. Clinton yönetiminin, çocuğu Küba'daki babasına iade etmek üzere Havana ile uzlaşması, vakfın Miami’deki siyasi dokunulmazlığını sarstı.

Elián González’in geri alınması Havana’da büyük bir zafer olarak kutlandı. Öyle ki ABD elçiliğinin hizasına kucağında küçük Elián’ın olduğu bir Jose Marti heykeli bile dikildi.

Nasıl ki Castro yönetimi Miami karşıtı propagandadan güç alıyorsa Miami’dekiler de Havana karşıtı propaganda ile ABD Kongresindeki etkilerini artırıyordu.

Üstelik çok başarılı biçimde sadece Küba kökenli oyları değil Florida bölgesinde Latin seçmeni blok halinde tutmayı başardılar.

Aynı yıl Demokratlar çoğunluğu yitirince dış ilişkiler komitelerinde Kübalı sağcıların etkinliği arttı. Bu sayede Küba sorunu için stratejik önemdeki Helms-Burton Yasası’nı geçirmeyi başardılar.

Yasa, devrim sırasında millileştirilen mülkler için tazminat hakkı tanırken, ambargo ve yaptırımların kaldırılması için Küba’nın karşılaması gereken koşulları belirliyordu.

Tartışmalara yol açan bu yasa yürütme ve yasamanın dış politika üzerindeki yetkisini sınırlıyordu.

Obama döneminde ise Washington, Küba’ya yönelik kısıtlamaları sürdürürken Havana ile gizli bir pazarlık süreci yürüttü.

Süreç Obama’nın Havana ziyareti, Raul Castro ile el sıkışması, diplomatik ilişkilerin açılması, 20’yi aşkın ikili anlaşma ve tavizlerle sonuçlandı. 1959 devriminden bu yana ilk kez Washington’la Havana arasında karşılık ve kapsamlı bir anlaşmaya varılmıştı.

Fakat, Trump başkanlık koltuğuna oturur oturmaz tüm anlaşmalar ve kazanımlar tersine döndü. Florida mafyasıyla ilişkili Rubio Dışişleri Bakanı oldu.

Bu sonuç, Küba kökenli Amerikalı sağ kanadın, ABD'nin Küba'ya yönelik politikasında mimar değil aslında kukla olduğu tezini zayıflatıyor.

Eğer Soğuk Savaş sonrası Washington’un Küba politikası sabit bir düşmanlık üzerine kurulsaydı Obama bunu değiştiremezdi.

Kuşkusuz Obama’nın Küba açılımı ABD’nin emperyalist karakterini değiştirmiyordu ama Washington’la ulusal egemenliğini paylaşmayan ülkelere de varlığını sürdürme olanağı sağlıyordu.

Soğuk Savaş sonrası Küba 35 yıl, Venezuela 25 yıl bu zımni anlaşmaya dayanarak “dokunulmazlıklarını” sürdürdü.

Bu yüzden, özellikle petrol gibi stratejik bir kaynağa sahip olmayan, Küba’ya yönelik müdahalecilik arzusu, ABD iç siyasetinde Miami diasporasının ağırlığıyla doğru orantılıydı.

George H.W. Bush ve Donald Trump dönemlerinde görüldüğü üzere, Latin Amerika’ya yönelik müdahale politikalarının yoğunlaştığı süreçlerde, Latin kökenli siyasetçiler paradoksal bir biçimde ön plana çıkarıldı.

Cumhuriyetçi başkanlar Florida’nın artan ağırlığından faydalanmak için Küba kökenli ABD’li sağ kanadın politikalarına yaklaştı.

Latin kökenli sağcılar da bölgeye yönelik emperyalist politikaları meşrulaştırdılar.

Havana 1990’ların sonunda yabancı sermayeye açıldığında Miami’yi dışında tutmuştu.

Bu Pazartesi NBC News’e konuşan ekonomiden sorumlu Küba Başkan Yardımcısı Miami’dekilerin yatırım yapmalarına ve mülk almalarına izin verileceğini açıkladı.

Fakat zaten tazminat talepleri bulunan ve eski mülklerini geri isteyen Küba diasporası bir garanti olmadan adaya yatırım yapmayacaktır. Bu durumda Havana’nın açıklaması topu aceleyle karşı sahaya atmaktan başka anlam ifade etmiyor.

Ayrıca bu Washington’la pazarlık açmak için bir adımsa Havana’nın daha da fazlasını kabul etmeye hazır olduğunu gösterir.

Kesin olan şey, Washington’un gelecekte onun adına Küba’yı yönetmeye aday güç olan Miami’nin konumunu zayıflatacak bir pazarlığa oturmayacağı. 

Anlaşılan Washington ile yürütülen pazarlıkların en kritik boyutunu Rusya ile ilişkiler değil, Miami merkezli lobinin gelecekteki konumu oluşturuyor…

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU