Tayvan Boğazı’nın gri sularında yükselen tansiyon, şu an sadece basit bir askeri tatbikatın sınırlarını aşarak, adayı dünyadan koparacak devasa bir abluka provasına dönüşüyor. Pekin yönetimi, “tek Çin” ülküsü doğrultusunda hamlelerini birer birer sahaya sürerken, bizler bugün 21. yüzyılın yeni dünya düzeninde Batı hegemonyasına karşı fırlatılan en somut meydan okumayı canlı yayında izliyoruz. Tarihsel perspektiften bakınca, Çin’in Tayvan’ı denizden ve havadan kıskaca alışı, geçmişin hantal kuşatmalarından sıyrılıp bugünün yüksek teknolojili yıpratma savaşı doktriniyle birleşiyor. Tabii, bu operasyonel yoğunluk, adanın sadece fiziki yollarını değil, küresel tedarik zincirinin ana damarlarını da santim santim mühürlüyor.
Öte yandan Washington’un bölgedeki askeri tahkimatı artırması ve Tayvan’a sunduğu savunma taahhütleri, Pekin cephesinde “stratejik sabır” döneminin sonuna gelindiğini gösteren bir işaret fişeği aslında. Tayvan’ın kuzey ve güneybatı hava sahası sistematik olarak ihlal edilirken, aslında bir devletin egemenlik hakları değil, Amerikan nüfuz alanının sınırları en sert şekilde test ediliyor. Bu devasa satranç tahtasında hamleler artık diplomatik notalarla değil, bizzat radar kilitleri ve gemi manevralarıyla yapılıyor. Küresel sistemin ağırlık merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kaydığı bu tarihsel eşikte, Tayvan Boğazı’ndan yükselen her dalga, çökmekte olan eski dünya düzeninin can çekişme seslerini kulaklarımıza kadar getiriyor. Çin’in bu kuşatmacı tavrı, imparatorluk hafızasının modern güç enstrümanlarıyla harmanlanmış bir tezahürü olarak karşımızda duruyor ve bu gerilim her geçen saniye daha da derinleşiyor. Bölgedeki bu taktiksel abluka, gözlerimizin önünde çok daha kapsamlı bir ekonomik ve siyasi izolasyon hamlesine evrilerek, uluslararası ilişkilerin kaçınılmaz bir gerçeği haline geliyor.
Çin Halk Kurtuluş Ordusu, şu an Tayvan Boğazı’ndaki kuşatma halkasını daraltırken sahip olduğu devasa askeri kapasiteyi de tüm dünyaya sergiliyor. Denizde, dünyanın en büyük donanması haline geldiği, özellikle ÇKP tarafından iddia edilen Çin Deniz Kuvvetleri, Tip 055 sınıfı güdümlü füze destroyerleri ve “Fujian” gibi yerli üretim uçak gemileriyle bölgedeki su üstü hakimiyetini her geçen saniye pekiştiriyor. Havada, radar ağlarına yakalanmayan J-20 hayalet savaş uçakları ve H-6K stratejik bombardıman uçakları, adanın hava savunma sistemlerini her an baskı altında tutarak gökyüzünde mutlak bir üstünlük kuruyor. Karada ise dünyanın en büyük aktif ordusu, uzun menzilli DF-17 hipersonik füzeleri ve yüksek hareket kabiliyetine sahip amfibi birlikleriyle kıyı şeridinde teyakkuz halinde bekliyor. Bu muazzam teknolojik ve sayısal güç, sadece bir savunma hattı değil, aynı zamanda Pasifik’teki güç dengelerini kökten sarsan modern bir savaş makinesi olarak karşımızda duruyor.
Bu asimetrik tablo karşısında Tayvan yönetimi, devasa bir orduya karşı koymak yerine, işgali Çin için "maliyeti karşılanamaz" bir hale getirmeyi hedefleyen küçük ama etkili sistemlere odaklanıyor. Elbette ki, sahil hatlarına yerleştirilen binlerce mobil gemisavar füze sistemi, dron sürüleri ve seyyar hava savunma bataryaları, Çin’in devasa donanmasını boğazın sığ sularında birer avcıyken av konumuna düşürmeyi hedefleyecektir. Ancak Pekin’in şu an uyguladığı sistemli abluka, Tayvan’ın bu savunma sistemlerini besleyen lojistik damarları kopararak, savunma altyapısını işlevsiz hale getirmeyi amaçlıyor. Peki, Pasifik’in bu dar sularında gerçekleşen taktiksel manevralar, sadece iki ordunun çarpışması değil, dünyanın en gelişmiş füze teknolojileri ile en dirençli savunma barikatlarının bir ölüm kalım savaşına dönüşecek mi? Hiç kuşkusuz, hem Pasifik suları hem de dünya kamuoyu bu sorunun cevabını yaşayarak alacak. Savaş mı yoksa barış mı? Hepimiz bunu yaşayarak göreceğiz.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish