ABD ve Batı stratejik aklında Ortadoğu ve İslam: Güvenlik, düzen ve egemenlik perspektifinden bir analiz

Hasan Köse, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Giriş
 

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte ABD ve Batı dünyası, Ortadoğu ve İslam dünyasını yeniden tanımlama ihtiyacıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu yeniden tanımlama süreci, yalnızca jeopolitik çıkarların güncellenmesi değil; aynı zamanda İslam’ın siyasal, toplumsal ve ontolojik konumunun Batı stratejik aklı içinde yeniden kodlanması anlamına gelmiştir. 1990’lardan itibaren yayımlanan ABD Ulusal İstihbarat Konseyi (NIC) raporları, RAND Corporation analizleri, CFR (Council on Foreign Relations) ve Brookings Institution belgeleri, bu zihinsel çerçevenin sistematik izlerini taşımaktadır.


Bu makalenin temel tezi şudur:
ABD ve Batı, Ortadoğu’yu yalnızca enerji, güvenlik veya istikrarsızlık ekseninde değil; İslam’ı ise salt bir din olarak değil, “düzen kurma potansiyeli olan bir kimlik ve norm sistemi” olarak algılamaktadır -ki bu doğrudur-. Bu nedenle Batı’nın İslam algısı, klasik din–devlet ayrımıyla açıklanamayacak ölçüde derin bir egemenlik ve meşruiyet meselesidir…


I. Batı Stratejik Aklının Ortadoğu’yu Konumlandırma Biçimi


1. Ortadoğu: Coğrafya Değil, Risk Alanı


ABD ve Batı literatüründe Ortadoğu, çoğu zaman belirli bir coğrafyadan ziyade “kronik kriz üretme kapasitesine sahip bir bölge” olarak tanımlanır. Bu yaklaşımda Ortadoğu;


    •    zayıf devlet yapıları,
    •    genç ve işsiz nüfus,
    •    kimlik temelli siyasal mobilizasyon,
    •    dış müdahalelere açık sosyal dokular ile karakterize edilir (NIC, Global Trends 2020; Global Trends 2030).


Bu bakış açısı, Ortadoğu’yu özerk özne değil, yönetilmesi gereken bir güvenlik alanı hâline getirir. Bölge halklarının tarihsel, kültürel ve normatif talepleri, çoğu zaman “istikrar bozucu faktörler” olarak kodlanır.

2. Devlet Zayıflığı ve Yönetilebilirlik Paradigması


Batı stratejik belgelerinde sıkça vurgulanan bir diğer unsur, Ortadoğu’daki devletlerin “yetersiz yönetişim kapasitesi”dir. Ancak bu vurgu, çoğu zaman normatif bir sorgulamadan ziyade müdahale gerekçesi üretme işlevi görür. Nitekim güçlü, merkezi ve meşruiyet iddiası yüksek bir siyasal yapı, Batı açısından tercih edilebilir bir durum değildir.
Bu bağlamda Batı aklı için ideal Ortadoğu devleti:


    •    güvenlik işbirliğine açık,
    •    küresel normlarla uyumlu,
    •    bölgesel ölçekte hegemonya iddiası taşımayan bir yapıdır. Bu çerçevede İslam’ın siyasal ve toplumsal mobilizasyon gücü, her zaman potansiyel bir “kontrol dışı değişken” olarak görülmektedir.


II. Batı’nın İslam Algısı: Din mi, Kimlik mi, Siyasal Risk mi?


1. İslam’ın “Din” Olarak Yetersiz Görülmesi
 

Batı stratejik literatüründe dikkat çeken hususlardan biri, İslam’ın salt bir inanç sistemi olarak ele alınmamasıdır. Aksine İslam;
    •    toplumsal düzen kurma iddiası,
    •    hukuk ve ahlak üretme kapasitesi,
    •    siyasal meşruiyet dili nedeniyle Hristiyanlık tecrübesinden farklı bir yerde konumlandırılır ve bu doğrudur.


Bu durum, Batı’da şu varsayımı üretmiştir:


“İslam kamusal alana girdiğinde, yalnızca din olarak kalmaz.”


Bu varsayım, dini tamamen kamusal alandan dışlayan laiklik temelli Batı siyasal ontolojisiyle doğrudan bir gerilim alanı yaratmaktadır.


2. “Siyasal İslam” Kavramının Stratejik Kökeni


“Siyasal İslam” kavramı, çoğu zaman İslam dünyasının iç dinamiklerinden doğmuş bir kategori gibi sunulsa da, kavramın sistematik kullanımının Batı stratejik literatüründe yerleştiği görülmektedir. 


Bu kavram;
    •    İslam’ı “özel alan dini” olmaktan çıkaran,
    •    kamusal ve siyasal taleplerle ilişkilendiren her yaklaşımı tek bir şemsiye altında toplar.


Bu yaklaşım, İslam dünyasındaki farklı siyasal, mezhepsel ve düşünsel gelenekleri büyük ölçüde tektipleştirir. Böylece Batı için “İslam”, kontrol altında tutulması gereken tekil bir siyasal risk kategorisine indirgenmiş olur.

III. Güvenlik, Terör ve İslam: Kavramsal Kayma
 

1. Terör–İslam Eşleştirmesinin Yapısal Sorunu
 

11 Eylül 2001 sonrası süreçte Batı stratejik aklı, İslam dünyasıyla ilişkisinde güvenlik merkezli bir dil geliştirmiştir. Bu dil, çoğu zaman radikal şiddet ile İslamî kimlik arasında örtük bir bağ kurmuştur. Ancak bu bağ, metodolojik olarak sorunludur.

Zira aynı Batı literatürü:
    •    etnik milliyetçilik kaynaklı şiddeti,
    •    ideolojik terörü,
    •    devlet terörünü benzer şekilde genelleştirmez. 

Bu durum, İslam’a özgü bir güvenlikçi istisna rejiminin oluştuğunu göstermektedir.

2. İslam’ın Normatif Potansiyeli ve Batı’nın Tedirginliği

Batı açısından asıl mesele, İslam’ın şiddet üretme kapasitesinden ziyade, alternatif bir normatif düzen önerme potansiyelidir. İslam;
    •    hak,
    •    müsavaat,
    •    adalet,
    •    rıza,
    •    meşruiyet,
    •    kamu ahlakı,
    •    iktidarın sınırları gibi alanlarda güçlü bir dil üretmektedir. 

Bu dil, modern seküler devletin prosedür merkezli meşruiyet anlayışını sorgulama potansiyeline sahiptir⁶. Bu nedenle Batı stratejik belgelerinde İslam, çoğu zaman “reforme edilerek kamusal iddialardan arındırılması gereken bir gelenek” olarak ele alınır.

IV. Batı Belgelerinde Hilafet Korkusunun Arka Planı
 

1. Hilafet Neden Gündeme Geliyor?
 

ABD ve Batı belgelerinde hilafet, çoğu zaman marjinal bir senaryo gibi sunulsa da (A New Caliphate başlığı gibi), bu başlığın kendisi bile Batı’nın zihinsel haritasında hilafetin sembolik bir tehdit olarak yer aldığını göstermektedir.


Hilafet burada:
    •    tarihsel bir kurum değil,
    •    modern ulus-devlet düzenine rakip olabilecek bir egemenlik tasavvuru olarak kodlanır.

2. Sorun Teoloji Değil, Egemenliktir
 

Batı’nın hilafete yaklaşımı teolojik değildir. 

Batı, hilafeti:
    •    İslam’ın iç meselesi olduğu için değil,
    •    ulus-devlet egemenliğini aşan bir normatif iddia taşıdığı için sorun olarak görmektedir.

Bu nedenle hilafet fikri, Batı belgelerinde sıklıkla:
    •    terör,
    •    radikalizm,
    •    sınır-aşan ağlar ile aynı bağlamda ele alınır.

Bu, hilafetin ontolojik anlamının güvenlik diline tercüme edilmesidir.

V. Değerlendirme: Batı’nın Görmediği Kör Nokta

ABD ve Batı stratejik aklının temel kör noktası şudur:
İslam dünyasındaki siyasal ve ahlaki talepler, yalnızca “yetersiz modernleşme” ya da “radikalleşme” ile açıklanamaz. Bu talepler, büyük ölçüde modern küresel düzenin adalet ve meşruiyet krizine verilen tepkilerdir.

Hilafet fikrinin zaman zaman gündeme gelmesi de, bir “kurum talebi”nden ziyade, küresel, ulusal veya yerel iktidarların sınırlandırılmasına dair ontolojik bir itirazdır.

Sonuç

Bu makale göstermiştir ki ABD ve Batı, Ortadoğu’yu ve İslam’ı yalnızca dış politika ve güvenlik başlıklarıyla değil; küresel düzenin devamlılığı açısından değerlendirmektedir. İslam’ın siyasal ve normatif potansiyeli, Batı için asıl tedirginlik kaynağıdır. Hilafet korkusu ise bu tedirginliğin sembolik bir ifadesidir.


Bir sonraki makalede bu çerçeve daha da derinleştirilecek ve Batı’nın hilafet algısının doğrudan analizi yapılacaktır.


 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU