Auguste Comte'un umudu Osmanlı ve İslam medeniyetiydi

Mehmed Mazlum Çelik Independent Türkçe için yazdı

Görsel: tarihbilimi.net

Jale Parla, yaşayan en büyük edebiyat eleştirmenlerimizden birisi.

Filhakika bildiğimiz çoğu şeyi kendisinden öğrendik; ama "Babalar Ve Oğullar: Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri" eserinde yaptığı bazı tespitler, hatadan da öte, tabirimi bağışlasın kendisini cumhuriyetçi addeden "Kadıköy teyzelerinin" histerik sloganlarını dahi aşmaktan aciz bir vaziyet arz etmiş.

Tanzimat romanıyla "Baba" sorunsalı mütefekkirimizin de tespit ettiği gibi bir sancıdır.

İntibah'da Ali Bey, Araba Sevdası'nda Bihruz Bey, Felatun Bey ve Rakım Efendi'de Felatun Bey'in baba figürünün yoksunluğu yahut yanlışlığı ile imtihan olduğu su götürmez bir gerçektir.

Mütefekkirimizin, Tanzimat aydının "Baba" sancısını İslam medeniyetinin omuzlara yüklediği ağır bir yük olarak tanımlaması ve yine aydınların taleplerini dillendirirken İslam medeniyeti yüküyle çekingen olduğunu belirtiyor.

İslam'ın terakkiye yönelik yaklaşımını birkaç hadisle sınırlaması ve dahası tüm savını bu güdük örnekler üzerine inşa etmesi büyük bir kayıp olarak karşımıza çıkıyor.
 

 

Kim bilir, Jale Hoca bu eseri yazmadan önce Merhum Hocamız Prof. Dr. Fuat Sezgin'in konuyla alakalı çalışmalarını okusaydı bambaşka bir eser meydana getirecekti. 

Bu eserdeki aydınımızın "Baba" sancısı gerçekten üzerinde durulması gereken bir konu. Üstelik bu sancı yalnızca Tanzimat aydını üzerinden de ele alınamaz.

Merhum şair Erdem Beyazıt'ın tespitiyle sızısı hala devam eden bir sancı:

Bu memlekette insanlar belki de en çok baba sancısıyla inliyor, en çok baba deyince aklımıza gelir çocukluğumuz! 
Mazinin araladığı perdeden sızıyor eski günler! 
Onlarla kavgalı onlarla sevdalı olduğumuz! 
En çok baba yokluğunun hüsranıyla kızıyormuş zaman ayrılığın yarasını! 
İnsan baba olunca anlıyormuş babasını!


Velhasıl, Tanzimat aydınına dönecek olursak onun birikimine veled-i zina muamelesi yapmak hele bunu, gücünü aldığı İslam medeniyeti ile mücessemleştirmek her şeyden önce ayıptır.

Tanzimat'ın kurucuları ve yetiştirdiği ilk nesil tarihimizde eşine az rastlanır bir birikime sahiptir.

Bu kadronun başında Sadrazam Mustafa Reşit Paşa vardır ki Mithat Paşa ekolü mensupları da bu okulun talebeleridir.
 

Koca Mustafa Reşid Paşa.jpg
Mustafa Reşid Paşa

 

Tanzimat dönemi politika kurucuları ve aydınları Batıda büyük bir itibar görmektedir.

Comte, Lamartine, Dumas ve Renan gibi bir çırpıda aklımıza gelen Batı aklının ve edebiyatının kurucu isimleri Osmanlıları ciddiye alır ve fikir alışverişinde bulunur.

Hatta içlerinde bir kısmı İstanbul'a kadar gelmişti.

Şöyle provokatif bir soruyu sormaktan kendimizi alamıyoruz;

Bugün Chomsky gibi bir mütefekkir yaşayan hangi Türk aydınını ciddiye alıp onunla fikri düzeyde dostluk kuruyor?


Comte'den mektup var

Geçmişte Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simoni ve Leonardo Da Vinci gibi aydınların ülkemize gelme teşebbüsleri ve mektupları bizi her daim heyecanlandıran konulardan birisidir.

"Ceneviz'den Leonardo adlı kâfirin gönderdiği belgeyle mektubun suretidir" başlığıyla keyifle okuduğumuz arzda Da Vinci'nin İstanbul'a gelme konusundaki heyecana şahit oluyoruz:

Acizleri, efendimizin Galata'dan İstanbul'a bir köprü kurdurmak için teşebbüse geçtiklerini işittim. Lakin bu işe ehil bir kimse bulamadıklarını öğrendim.

Bu işten anlayan kulunuz, arzularınızı gerçekleştirebilir. Köprü, yüksek bir kemer üzerine kurulacaktır. Fakat bu kadar yüksek kemerli bir köprü üzerinden kimsenin geçmek cesaretini gösteremeyeceğini düşündüğüm için kenarlarını tahta parmaklıklarla örteceğim.

Kemeri, o kadar yüksek tasarlamamın sebebi, altından yelkenlilerin rahatça geçebilmeleri içindir.

Efendimiz Hazretleri irade buyururlarsa, Anadolu sahiline kadar uzayacak, gerektiğinde açılır kapanır bir köprü dahi inşa edebilirim.

Burada su daima hareket halinde olduğundan kenarların aşınmaması için bir çare düşündüm. Bununla su akıntısı dirsek ve kenarlara zarar vermeyecektir.

İnşallah Sultan Hazretleri, bu aciz kulunun sözlerine inancını bağışlar da onu her zaman hizmetlerinde görmeyi arzular ve cevap vermek lütuflarını esirgemezler.

 

Auguste Comte.jpg
Auguste Comte

 

Yine okuyanı keyiflendiren hadiselerden birisi Ziya Paşa'nın Fransız romanın önemli isimlerinden A. Dumas ile münasebetidir:

Bir gün oturduğum odanın kapısı çaldı. İçeriye garson kılıklı bir Fransız girdi. Beni şöyle tepeden tırnağa süzdü. Elini kalbine götürdü ve o zamana kadar görmediğim bir reverans yaptı. Hiçbir söz söylemeden bana doğru ilerledi.

(…)

Ben şaşırıp kalmıştım, bu ne iştir, dememe imkân vermeden garsona benzer Fransız geldiği gibi reveranslar yaparak çekip gitti. Karta baktım üstünde Aleksandr Dumas yazılı. Kartın arkasını çevirdim. Orada el yazısı ile iki satır yazılı.

(…)

Epey müddettir Paris'te ikamet eden bir şark şairinin garbın garabet-i şuunuyla imtihangah-ı iptila olan garip bir garp şairinin külbe-i ahzanını ziyaret etmemesi insaf mıdır?

(…)

Odada bizden başka iki kadın daha vardı. Güzel şirin kadınlardı. Üstleri başları çok kibar olmakla beraber hal ve tavırlarından gülüşlerinden ve oturuşlarından Paris'in sanat muhitlerinde dönüp dolaşan hafif meşrepçe kadınlardan oldukları belliydi.


Ziya Paşa kadınlara iltifat edip güzellik ve zekâlarını övdükten sonra Dumas'tan hiç beklemediği sözler duyacaktı: 

Fransa medeniyetinin son hediyesi fuhuşun tamimidir. Ben bunu ati için çok fena buluyorum.

(...)

Bizim muazzam mamurelerimiz var. Doğru. Fakat sizin şarklıların da dehşetli şairleriniz var. Muazzam hâkimleriniz var. Bakın Sadi (Şirazi)…


Ahmet Hamdi Tanpınar'ın belirttiğine göre büyük şair ve politikacı Lamartine, Gebze tarafından toprak kiralayıp Osmanlı'ya yerleşmeyi dahi tasarlamıştı.

Osmanlı'ya muhip aydınların içerisinde şüphesi en ilginç isimlerin başında Comte gelir.

Sadaretten alınan Mustafa Reşit Paşa'ya yazdığı mektup birbirinden ilginç ayrıntılarla dolu.


Köle pazarlarının kaldırılmasına övgü

Comte'nin yazdığı mektubun ilk paragrafında baskıcı bulduğu Avrupalı liderleri sert bir şekilde eleştirirken köle pazarlarını kaldıran ve terakkiyi destekleyen sabık sadrazam Mustafa Reşit Paşa'ya büyük övgüler sıralar:

Muhterem Beyefendi, 

Asrımız, Avrupa'da, Şarkın siyasetiyle Garbınki arasında karakteristik bir karşıtlık arz ediyor. Sosyal hareketi idare edemez hale gelen garplı otoriteler artık, maddi düzenin dolaysızca muhafazası için zorunlu olan, bununla birlikte devrimci durumu daimî kılma eğilimi gösteren kör bir baskı icra ediyorlar.

Milletlerinin gerçek manada başında bulunan şarklı yöneticiler ise, her hükümetin çifte işlevini gereği gibi yerine getirmek için daimi bir çaba gösteriyorlar: İyiliğe sevk etmeye ve kötülüğe direnmeye çalışıyorlar.

Bu soylu tavır bugün Türkiye'de Rusya'da olduğundan daha az gündemde değildir. İdareniz, yenilikçi bir sultanın cevval teşebbüsünü bilgece bir tarzda sürdürmek suretiyle bunda talihli bir paya sahip olmuştur.

Tekeşliliğin parlak örneğini sunmak ve Osmanlı başkentini kirleten köle pazarını kaldırmak suretiyle İslam medeniyetine bugün en büyük katkıyı sağlayan çifte ilerlemeyi hakkıyla salık verişiniz asla unutulmayacaktır.

Hakiki bir filozofu, Garpta olduğu kadar Şarkta da beklenen düşünsel ve sosyal bir yenilenmeye dair sistematik düşünce sini kişisel olarak nazarlarmıza arz etmeye sevk eden hususî saikler bunlardır.


Yukarıda da belirttiğimiz üzere Jale Parla, İslam'ı terakkiye bir yük olarak aydınların omuzlarına yüklerken Comte hiç de böyle düşünmez:

Orta Çağ'dan bu yana güzide dimağların teolojik özgürleşmesi, farklı biçimler alarak da olsa, Garpta olduğu kadar Şarkta da zorunlu olarak aynı adımları atıyor.

Zira bu özgürleşme, kesin bir çatışmadan kaynaklanıyor; bu çatışma, iki tektanrıcılığın pozitivizme mahsus evrensellikle uzlaşmazlık arz eden iddialarının ortak beyhudeliğini kesin bir biçimde hissettiriyor.

İnancının daha yalın ve yönetiminin daha pratik oluşu gereği gerçekliğe daima daha bir eğilimli oluşundan dolayı Katolikliğin dehasına göre İslâm'ın dehası, pozitivizmin nihaî hükümranlığına daha az karşıt olsa gerektir.


Comte, İslam peygamberinin eşsiz teolojik bir devrim başlattığını belirtirken bunun akim kalmasına da hayıflandığını anlıyoruz:

Eşsiz Muhammed, dogmalar itibariyle özdeş olan Roma'nın ve Bizans'ın iki dininin derin karşıtlığını gözlemlemek suretiyle, iki beşerî iktidarın normal ayrılığına özgü düşünsel ve ahlâkî üstünlükleri gereği gibi görüp teslim etti.

Ama yetkin bir biçimde sosyal olan dehası, bu mükemmelliğin teolojik ilkeye tekabül eden medeniyetten daha ileri bir medeniyeti gerektirdiğini takdir etti.

Hayranlık verici olsa da henüz olgunlaşmamış bir teşebbüsün zorunlu olarak başarısız olacağını önceden hissettiğinden, daha basit ve teolojizmin doğasına daha iyi intibak eden bir geçiş [evresi] tesis etmekle yetindi.

Sonuçta Şark, kadınlarla işçilerin kademeli özgürleşmesi uğruna gerçekleşen hakiki Katolik rejimin önderlik ettiği sosyal devrimin muhteşem inisiyatifini Batı'ya bırakmak zorunda kaldı.

Ama şarklılar, bu kesin mukaddimeyi takip eden büyük hareketin nihai sonuçlarına sahip olmaya bizden daha yatkın hale geldiler.

Çünkü bu surette onlar, modern garplılar için inançlarının fazla mistik karakterinden ve bilhassa da yapay rejimlerinin kendiliğinden çözülüşüne içkin metafizik kargaşadan kaynaklanan belli başlı düşünsel ve sosyal sıkıntılardan mahfuz bulunuyorlardı.


Bizim kendi aydınlarımız bugün İslam'ı Tanzimat aydının omuzlarında yük olarak görürken Comte, İslam'ı devrimci yozlaşmaya karşı bir teminat olarak görmez:

Her ne kadar pozitif din, gerektirdiği hazırlıkların bütünü uyarınca sadece Garpta ortaya çıkabilmişse de İslâm'ı, Şarkı onun nihaî kabulüne en iyi surette hazırlamış olarak kabul etmek gerekir.

Öte yandan İslâm, halkları devrimci bozulmaya karşı teminat altına almıştır, çünkü rejimi sapkın ilkeyi derinlemesine sınırlandırırken, dogması hiçbir surette Protestan veya deist bir yozlaşma içermiyordu.

Aynı zamanda İslam, yöneticileri, teorik tasavvurlarla bunların pratik kavramları arasında daha az kusurlu bir ahenk uyarınca daima bütüne ilişkin görüşleri kavramaya hazırlamak suretiyle, yönetimlerin olağanüstülüğünü muhafaza etmiştir.


Comte, cümlelerinin devamında Sezai Karakoç'un "Diriliş" teorisine nazire edercesine insanlığın dirilişini İslam medeniyetinin dirilişi ve özünde gösterir:

Demek ki, filozofların yukarıda olanları kavrayamamaktan dolayı aşağıda olanlara yönelme mecburiyetinde kaldıkları garplı inisiyatife içkin anarşik çalkantıya meydan vermeksizin, Şarkta nihaî yenilenme hâkim duruma gelebilir.

Ben, Müslüman dehasına ilişkin böylesi bir tarihsel değerlendirmeyi izleyerek, ilk şaşkınlık giderildikten sonra ve belli başlı kaygıların umulmadık bir biçimde kendiliğinden çözümü sağlandığında, bu dehanın halihazır tiplerinin pozitif diri kabul edeceğinden kuşku duymuyorum.

Hiçbir metafizik geçiş [evresi] söz konusu olmaksızın, İslâmdan pozitivizme doğrudan intikal etmek suretiyle [Müslümanlar], kendilerini büyük peygamberlerine ait hayranlık verici amaçların takipçileri olarak hissedeceklerdir; İnsanlık kültü Muhammed'in evrensel yüceltilişini kesin bir biçimde sistemine dahil etmektedir.


Bugün dahi İslamiyet'i pozitivist gerekçelerle terakkiye mâni görenler acaba pozitivistimin babası Comte'nin bu görüşleri için ne düşünüyorlardır?

 

 

*Mektubun tam haline "Auguste Comte, İslamiyet ve Pozitivizm, çev. Özkan Gözel, Dergâh yay." Ulaşabilirsiniz.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU