Bahçelievler: İntikam mı, katliam mı?

Bahçelievler Katliamı öncesinde neler yaşandı? Kırcı'nın "intikamını almak için gittik" dediği Hamamönü hadisesiyle öldürülen 7 TİP’li gencin nasıl bir ilgisi vardı?

Bahçelievler katliamı hükümlüsü Haluk Kırcı katıldığı bir televizyon programında Türkiye İşçi Partili (TİP) 7 gencin vahşice katledilmesini, bir gün önce iki ülkücünün Hamamönü’nde öldürülmesi olayına bağlayarak bir intikam saldırısı olarak ilan etti. Peki, Bahçelievler katliamı gerçekten de önceden planlanmamış ve iki ülkücünün ölümünün ardından gelişen bir intikam saldırısı mıydı? Tasarlanmış bir katliamın failleri olarak tanıdığımız Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı ve Ercüment Gedikli gibi isimler aslında öldürülen arkadaşlarının öcünü almak için misillemede bulunan ülkücü gençler miydi?

Ülkücü harekette dönemin Uganda diktatörüne atıfla “İdi Amin” lakabıyla da tanınan katliam hükümlüsü Haluk Kırcı, önceki akşam (23 Temmuz Perşembe) Haber Global’de konuk olduğu 40 adlı programda Jülide Ateş’in "Katliamı neden gerçekleştirdiniz?" sorusuna şu yanıtı verdi:

Bakın Bahçelievler bir katliam değildir. Biz oraya katliam yapmak için gitmedik. Bizim bir gün önce Hamamönü'nde iki arkadaşımız arkadan kafalarına ateş edilmek suretiyle öldürülmüşlerdir. Bunun intikamı için gittik. Bu adres bizde vardı. Orada 2 kişi yaşıyordu, 4 kişi, 5 kişi, 7 kişi değil. O gecenin kendi iç dinamikleri içerisinde gelişen bir hadisedir. Oraya biz ülkücüler olarak katliama gitmedik, arkadaşlarımızın intikamı için gittik. Hamamönü’nde iki tane çok sevdiğimiz yakın arkadaşımızın kafasına ateş etmek suretiyle -arkadan ama- öldürüldü. Şehit edildi bu çocuklar. Bunların intikamı için gidildi. Bu bir intikam saldırısıydı. İntikam saldırısı, neticesinde de böyle ağır bir tablo çıkardı.

Özetlersek, Haluk Kırcı’nın anlatımından olayların şöyle geliştiği izlenimi doğabilir; Katliamdan bir gün önce Ankara Hamamönü’nde iki ülkücü genç arkadan kafalarına kurşun sıkılmak suretiyle infaz ediliyor. Başını Abdullah Çatlı’nın çektiği ve Haluk Kırcı’nın da içinde yer aldığı ekip, bu infazı gerçekleştiren iki kişinin adresini biliyor. İntikam saldırısı amacıyla gittikleri evde karşılaştıkları 7 kişiyi, katliam niyeti yokken “o gecenin iç dinamikleri içerisinde” (akla herhalde karşılıklı bir boğuşma vs. geliyor) öldürüyorlar. 

Peki gerçek böyle mi? 
Elbette saldırının bir intikam saldırısı olup olmadığı 8 Ekim 1978 günü Bahçelievler’de işlenen vahşice cinayetlerin ağırlığını hiçbir şekilde azaltmıyor ama yine de ortaya atılan bu iddiaların ne kadar gerçek olduğunu sorgulamakta fayda var. Zira bugüne kadar "eline silah almamış gençler" olarak bildiğimiz 7 TİP'li hakkında bir iddia söz konusu.

Hamamönü’nde iki ülkücünün ölümü Kırcı’nın söylediği gibi katliamdan bir gün önce değil aynı gün yani 8 Ekim’de meydana geliyor. Bunun çok önemi yok.

Asıl önemli olansa bu cinayetin meydana geliş biçimi ve failleri. Olayın ertesi günü gazetelerde yer alan haberlerden, daha sonra öldürülen ülkücüler için açılan anma sayfalarından ve daha sonraki dava sürecinde basına yansıyan ifadelerden öğrendiklerimizi birleştirdiğimizde olayın şöyle gerçekleştiğini anlıyoruz; 

Ülkücü kimliğiyle bilinen Yusuf Yekeler, Süleyman Tümay ve Müjdat Güzel adlı gençler Ankara’nın Altındağ İlçesi, Hamamönü semtinde yer alan Ankara Doğumevi’nin hemen karşısında bir dükkanın önünde sohbet ederken iki taraftan uzun namlulu silahlarla en az 100 metre uzaktan çarpraz ateşe tutuluyor. Kalbine kurşun isabet eden Yusuf Yekeler hemen, başından vurulan Süleyman Tümay ise kaldırıldığı hastanede, iki gün sonra hayatını kaybediyor, Müjdat Güzel hafif yaralı olarak kurtuluyor. 
 


Hamamönü’ndeki cinayet, 42 yıldır çözülmemiş bir sır olarak duruyor. Olayın Bahçelievler’de öldürülen TİP’li (Türkiye İşçi Partisi) gençlerle alakasının olmadığı zaten açık ama cinayetin silahlı sol örgütler tarafından işlendiği de kesin değil. Cinayetlerde kullanılan uzun namlulu silahlar, başka hiçbir eylemde kullanılmıyor ve asla bulunamıyor. Yaşanan çatışmalarda her ülkücünün ölümünün ardından “... faşist katiller örgütümüz tarafından cezalandırıldı” yazmakta birbiriyle yarışan sol örgütlerden hiçbiri saldırıyı üstlenmiyor. Kimse teşhis edilemiyor, failler bulunamıyor, nihayetinde kimse ceza almıyor ve dosya kapatılıyor. 

Çatlı ekibi neden esnafa yalan ifade verdiriyor?

Türkiye kamuoyu, Bahçelievler katliamını gerçekleştiren Abdullah Çatlı’nın çevresindeki ekip hakkında Susurluk kazasının ardından dökülmeye başlayan ilişkiler zinciri sayesinde çok fazla bilgi sahibi oldu. Bu bilgiler arasında söz konusu ekibin, 1980 öncesinde sağ-sol çatışmalarını alevlendirmek, iç savaş ortamını körükleyerek darbenin önünü açmak gibi görevler üstlendiği de yer alıyor. Ve hatta bunun için karşı tarafın üzerine yıkılan bir takım suçlar işledikleri de… 

Hamamönü’nün bu suçlardan biri olup olmadığını bilmiyoruz. Ama Çatlı ekibinin bu olayı karartmaya çalıştığına dair bilgi sahibiyiz. Nereden mi?  

Çatışmaların yoğunlaştığı dönemde ülkücülerin yasadışı faaliyetlerinin merkezindeki bir isim olan Ali Yurtaslan’ın itiraflarından. Bakın Yurtaslan’ın itiraflarında Hamamönü meselesi nasıl geçiyor: 

... Hamamönü'nde, Doğumevi karşısında iki ülkücü öldürüldü. Bunlardan birinin adı Yusuf'tu. Bu davanın da şahitlerini tehdit ederek, olayla ilgisi olmayan iki kişinin sırtına suçu yükledik. Tehdit edilen şahitler dört, beş kişiydi. Bunlardan isimlerini hatırladıklarım, Halil İbrahim ve Esat'dı. Bir tanesi de kızdı. Tehdit edenler ise, o dönemde Cebeci-Dörtyol'un illegal başkanı Necati İlgün, Abidinpaşa'nın illegal başkanı Mustafa Mercan ve Cebeci-Dörtyol'un illegal ikinci başkanı Muzaffer'di. Cebeci-Dörtyol'un başkanı Ümit Ölmez o sırada içerde olduğu için başkanlığa Necati İlgün bakıyordu.

“İllegal başkan”, ifadesi Çatlı’nın başında bulunduğu özel örgütü ifade ediyor. Ülkü Ocakları’nın her bir yerelde bir görünürdeki yasal ocak başkanları var, bir de doğrudan Çatlı’ya bağlı, “illegal reisleri”... İşte bu reisler bizzat Çatlı’nın emriyle bu olaya müdahil olup, Hamamönü esnafından olaya şahit bile olmamış kişilere zorla, tehditle yalan ifadeler verdiriyorlar. Yurtaslan’ın itiraflarından dinlemeye devam edelim:

Bu şahitler üç defa ifade değiştirdiler. Poliste verdikleri ifadede gözaltına alınan şahıslar için, "katil bunlardır" dediler. Savcılıkta "bunlar değil" diye ifade verdiler. Kendilerini tehdit ettikten sonra mahkemede tekrar ifade değiştirdiler ve yine "katil bunlar" dediler. Mahkeme bunlardan birini bu ifade değişikliği üzerine tutukladı. Tutuklanan zannederim Halil İbrahim adlı şahıstı. Bir müddet yattı çıktı. Fakat korkusundan tehditle ifade değiştirdiğini söyleyemedi.

Görünen o ki sürekli ifade değiştiren tehdit altında olduğu belli şahitlere sıkıyönetim mahkemeleri bile ancak belli bir noktaya kadar tahammül edebiliyor. Yurtaslan devam ediyor:

Sonuçta, şahitlerin "katil bunlardır" dedikleri şahıslar büyük cezalar aldılar. Zannedersem iki tanesi müebbet aldı. Diğerlerinin ne ceza aldıklarını hatırlamıyorum. Bu ceza alanlardan birinin adının Ali olduğunu hatırlıyorum.

Yurtaslan, 1980’deki itirafında Hamamönü cinayeti davasının nasıl sonuçlandığını doğal olarak bilemiyor ama Ali ismini doğru hatırlıyor. Söz konusu Ali, sonradan CHP’den Ayaş Belediye Başkanı olan Ali Başkaraağaç. 

ali baskaraagac.jpg
Eski adıyla Hacettepe yeni adıyla Hamamönü'nde büyüyen Başkaraağaç, liseli bir gençken üzerine atılan iftira sonucu hapis yattı (Yeni Ufuk Gazetesi)

Başkaraağaç, Independent Türkçe’ye söz konusu davayla ilgili şu bilgileri verdi;

Olay günü ben orada bile değildim. Ülkü Ocakları’nın, üzerimizde oynadığı bir oyundu. Bizi bölgenin solda etkili insanlarından olduğumuzu düşünerek hakkımızda ifadeler verdirerek mahkum etmek istediler. Biz işkenceli sorgulara karşın emniyette de bu olayla ilgili hiçbir iddiayı kabul etmedik. Hiç ilgimiz olmayan bir olay. Şahitlerden bazıları daha sonra baskı altında bu ifadeleri verdiklerini söyleyerek ifadelerini değiştirdiler. Onlardan yanlış hatırlamıyorsam iki kişi de yalancı şahitlik nedeniyle tutuklanarak cezaevinde yattı. Bizim de suçsuzluğumuz mahkeme kararıyla ortaya çıktı. Olayın faillerinin kim olduğu konusunda benim herhangi bir bilgim, tahminim yok.

Üzerine iftira atılanlar bile TİP’li değil...
Söz konusu ülkücü ekip Hamamönü cinayetini, olay günü orada bile olmayan liseli iki gence yıkmak için esnafa tehditle yalan ifadeler verdiriyor. Sivil dönemin sıkıyönetim mahkemelerinde karar birkaç kez bozuluyor, yalan ifadede bulunanlardan birine ceza veriliyor, 12 Eylül’den sonra dava tekrar açılıyor ama en nihayetinde sanıkların tamamı beraat ediyor ve dosya kapanıyor. Olay sırasında 16 yaşında olan ve o dönem Dev-Lis çevresinde bulunan Ali Başkaraağaç da boşu boşuna 3,5 yıl Ulucanlar’da yatmış oluyor.

Gelelim Bahçelievler'e... Görüldüğü gibi ülkücüler ve sıkıyönetim mahkemeleri de dahil olmak üzere kimse,  TİP’li gençleri, Hamamönü’ndeki cinayetlerle alakalı görmüyor, böyle bir suçlama yöneltmiyor. Zaten dönemin TİP’i bırakalım silahlı sol örgütleri, sokakta fazla eylemci bir çizgi izleyen grupları bile “goşist” diye nitelendiren, yayınlarında bunların mücadeleye zarar verdiğini sürekli işleyen, yasal ve parlamentarist mücadele vermeye çalışan, seçimlere giren bir parti. Kurtuluş çevresine yakın olan Dev-Lis de TİP’in goşist saydıkları arasında.

Neden Bahçelievler?
Kırcı’nın “Hamamönü’nde arkadaşlarımız öldürüldü elimizde adres vardı biz intikam için gittik” iddiasının hiçbir temeli olmadığı belli. Peki, Bahçelievler’deki TİP’liler nasıl ve neden hedef seçildi. Bu soruların yanıtı için yeniden Ali Yurtaslan’ın itiraflarına dönüyoruz. 

Bahçelievler'de işlenen bu cinayet Türkeş'in ‘Bahçelievler bizim için çok emniyetli bir yer haline getirilmelidir’ sözlerinden sonra meydana geldi. Bu konuşmadan sonra bizimkiler Bahçelievler'de bir araştırma yapmışlar ve TİP'lilerin kaldığı evi tespit etmişler. Burayı basmadan önce kim olduklarını öğrenmek için bir araştırma daha yapılmış. Bunların TİP yöneticisi olduklarını öğrenmişler. Bunun üzerine Abdullah Çatlı timin başına geçmiş.

Yurtaslan’ın itiraflarını dönemin TİP yöneticilerinden Mustafa Atalay’ın anlatımları da doğruluyor; 

O dönem MHP Genel Merkezi Bahçelievler’de bina yaptırmış, kendilerinden olmayanları semtten püskürtmek istiyorlardı.

ali yurtaslan itiraflar.png

Açıkça görünüyor ki; Türkeş’in Bahçelievler’i işaret etmesinden sonra ülkücüler burada solcu tespitine çıkıyorlar ve TİP’lileri tespit ediyorlar. Bunlara yönelik katliam planı, Hamamönü hadisesinden tamamen bağımsız olarak yapılıyor. Kimin gerçekleştirdiği belli olmayan Hamamönü cinayetinden hemen sonra da bunu bir fırsat olarak değerlendirip planı uygulamaya koyuyorlar. 

Zaten katliamın faillerinden Ercüment Gedikli de 29 yıl sonra Yeni Aktüel Dergisi'ne verdiği röportajda, Bahçelievler hariç, diğer çatışma ve baskınların spontane geliştiğini, Bahçelievler’deki baskınınsa son derece planlı programlı düzenlendiğini istihbarat ve lojistik gibi her türlü hazırlığın öncesinde yapıldığını vurguluyor. 

Yurtaslan da itiraflarında açıkça  “Nenehatun Yurdu’nu ele geçirdikten sonra bütün Bahçelievler ve Emek bölgesinde terör estirdik” diyor. Kaldı ki Haluk Kırcı bile katliam davası dosyasına giren ifadelerinde, Hamamönü’nden hiç bahsetmediği gibi öldürdükleri TİP’lileri aylar boyu takip ettiklerinden ve “bazılarının Sovyet ajanı olduğuna” inandıklarından söz ediyor.

Bahçelievler davasının açılma öyküsü planlı katliamın en önemli kanıtı
Hamamönü’ndeki cinayet, katliamın nedeni değildi ama zamanlamasının bahanesi olabilir dedik. Ama belki de, katliamın o gece gerçekleştirilmesinin bile Hamamönü’yle hiç ilgisi yoktu. Neden mi? Bu sorunun yanıtı için Bahçelievler katliamı dosyasının nasıl yargı önüne geldiğine bakmak gerekir.

Susurluk’ta gerçekleşen trafik kazası sonrası ortaya çıkan bilgilerle devlet olanaklarını da zaman zaman gayet iyi kullandığını anladığımız Çatlı ekibi ya da davadaki adıyla Susurluk Çetesi, bunun da yardımıyla katliamdan sonra yakalanmadan kaçmayı başardı. Bahçelievler katliamı bir faili meçhul olarak kalmak üzereydi.

Katliamın faili meçhul olmaktan kurtulması büyük bir tesadüf sayesinde gerçekleşti. Katledilenlerin avukatı Ersen Şansal anlatıyor:

Katliamdan bir iki gün önce, pazardan dönen bir kadın, filelerini duvarın üstüne koyup dinlenirken, iki gencin konuşmalarına tanık olmuştu. Bu gençlerden birisi, diğerine “Tamam reis, 5-6-2” diyormuş. Reis denen, “Bir yanlışlık olmasın, git bir daha bak!” deyince, tekrar bakıp gelen genç, ötekine, “Tamam reis, 5-6-2” diye tekrarlamış. Bu şifreli konuşma, yaşlı kadının dikkatini çekmiş. Bahçelievler semtindeki katliamın bir bomba gibi patlamasının ardından, o civardaki bir evde kabul günü yapan kadınlara tanık olduğu bu şifreli konuşmayı anlatmış, kadınlar da “5, 6, 2” şifresinin; evin numarası olan 56/2 ile ilgisi olduğunu düşünmüşler. Buradan hareketle bir fotoğraf teşhisinden yola çıkılıp Bahçelievler Katliamı’nın katilleri yakalandı. 

Dikkatinizi çekerim. Katliamdan bir ya da iki gün önce... Daha ortada intikamının alındığı söylenen Hamamönü hadisesi falan yok. Operasyona karar verilmiş, uygulama hazırlığı yapılıyor. Kırcı’nın “intikam-misilleme saldırısı” iddiasının iler tutar yanı yok. Hatta belki de bizzat Hamamönü hadisesinin arkasında da ülkeyi darbeye sürüklemeye çalışan bir ve aynı irade var. Kim bilir?

Mevcut verilerle, şu an için en azından, biz bilemeyiz ama net olarak bildiğimiz bir şey var:

Aralarında Haluk Kırcı’nın da bulunduğu ülkücü katiller, 8 Ekim 1978’i akşamı TİP üyesi 26 yaşındaki Salih Gevence ve 24 yaşındaki Faruk Ersan’ın ikamet ettiği Ankara’nın Bahçelievler semti 15. Sokak’taki 56/2 numaradaki evlerine baskın düzenledi.

Gevence ve Ersan’ın herhangi bir cinayetle, silahla, uzaktan yakından ilgileri yoktu. İntikamı alınacak bir saldırıya falan karışmamışlardı. Ama onları hedef haline getiren bir özellikleri vardı. Dönemin TİP yöneticilerinden Gevence ve Ersan’ı yakından tanıyan ve kendisi de o evde sık sık misafir olan Mustafa Atalay bu özelliği şöyle tarif ediyor:

Okudukları Hacettepe Üniversitesi, yaşadıkları Bahçelievler ve çalıştıkları İstatistik Enstitüsü MHP'lilerin yığınak yaptıkları alanlardı. Ancak buna rağmen siyasi faaliyetlerini sürdürmekten ve mücadele etmekten kaçınmamışlardı. Göz önünde olan isimlerdi ve bu nedenle hedeftiler.

Muhtemelen asıl hedef gerçekten de evde ikamet eden Gevence ve Ersan’dı. Ama o gün o evde misafir bulunan ve yine hepsi TİP üyesi olan ODTÜ Elektrik Bölümü öğrencisi 23 yaşındaki Serdar Alten, Ankara Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi öğrencisi 26 yaşındaki Hürcan Gürses, Ankara İktisadi Ticari Bilimler Akademisi Gazetecilik Bölümü öğrencisi 23 yaşındaki Efraim Ezgin, Hacettepe Üniversitesi İstatistik Bölümü öğrencisi 20 yaşındaki Osman Nuri Uzunlar, aynı okuldan 20 yaşındaki Latif Can da onlarla birlikte katledildi.
 

bahcelievler 562.jpg
Katliamın gerçekleştiği 15. Sokak 56/2 nolu dairenin müze olarak korunması düşünülmüş ama bu tasarı gerçekleşmemişti. Bugün 15. Sokak'ta katliamın orada gerçekleştiğine dair hiçbir işaret bulunmuyor


O gün katıldıkları TİP il toplantısının ardından arkadaşlarının evinde oturmuş televizyon izleyip sohbet ediyorlardı. Silahlı kişiler kapıyı tıklatıp 'Açın polis' dedikten sonra kapıyı açtılar. Gerisini Haluk Kırcı’nın 7 Kasım 1980’de Ankara Sıkıyönetim Savcılığı’na verdiği ifadeden okuyalım: 

Kapı açılır açılmaz içeri girdik. Hepsini yere yatırdık. Ne yapacağımız konusunda talimat almak için Abdullah’a (Çatlı) birini gönderdik. Abdullah eter ve pamuk vermiş ‘Hepsini teker teker bayıltıp öldürelim’ demiş. Dışarı çıkıp, arabada bekleyen Abdullah’la konuştum. ‘Evde öldürmek zor olacak. İkişer ikişer götürüp öldürelim’ dedim. ‘Olur’ dedi. İki kişiyi büyük Reis’in arabasına bindirip Eskişehir yoluna götürdük. Müsait bir yer bulup ikisini de yere yatırıp kafalarına üçer el ateş ettik. Geri döndük. Böyle zor olacağını anlayınca Abdullah, ‘tek tek boğalım bunları’ dedi. Bir tanesini zorla boğdum, diğer dördünü bu şekilde öldürmekte zor olacaktı. Arkadaşları gönderdim. Sonra da sedirin üzerinde bulunan dört kişiye yakın mesafeden ateş ederek mermilerin hepsini boşalttım. Silahı da götürüp Abdullah’a verdim.

Ülkücü katiller Bahçelievler’deki o evde, arama yaparken Haluk Kırcı, “Böyle devrimcilik mi olur, bir silah bile yok” demişti. Gerçekten de sağ-sol çatışmaları nedeniyle Türkiye’nin baştan ayağa silahlandığı bir dönemde, öldürülen TİP’li gençlerin evinden kendilerini koruyacak bir çakı bile çıkmamıştı. Odadaki yegane “silahlar” TİP’in Çark-Başak dergileri ve Aziz Nesin’in kitaplarıydı. 
 


Katliamın faillerinden olduğu kendi itirafları ve mahkeme kararlarıyla sabit bulunan Haluk Kırcı, 1988’de 7 kez idama mahkum edildi. Kırcı, bu süre zarfında iki kez “yanlış hesap” nedeniyle tahliye edildi, bu arada “kaçak” yaşadı bir kez polis karakolundan “firar etti”. “Arandığı” dönemde kardeşinin üzerine Abdullah Çatlı’yla ortak şirketler kurdu, aranırken eski Emniyet Genel Müdürü ve İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’ın nikah şahitliğinde evlendi, Mehmet Ağar için seçim çalışması yürüttü, Susurluk kazası sonrasında kaza yerine giderek Abdullah Çatlı’nın cenazesini aldı ve Nevşehir’e götürdü. Bu süre zarfında Susurluk Çetesi Davası'ndan kesinleşmiş 4 yıl; ve bir işadamını cezaevine çağırıp tehdit ederek 5 milyon dolar istemesi nedeniyle 6 yıl 8 aylık mahkumiyet kararı aldı. 

Yurtlarını seven, daha adil bir dünya isteyen, geleceğe dair umutları olan ve bunun için yasal bir partide örgütlenip demokratik mücadele veren 7 genç vahşice katledildi. Çeşitli aflardan yararlanan Kırcı bu dava nedeniyle toplamda öldürdüğü kişi başına ikişer yıl bile hapis yatmadı.

tipli gencler.jpg
(Görsel: Odak Dergisi)



*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU