Siverek ve Maraş faciası

Altan Tan Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Urfa’nın Siverek ilçesinde bir lise öğrencisinin okulu basarak 20'ye yakın kişiyi yaralamasının üzerinden daha bir gün bile geçmeden, ertesi gün bu kez Maraş’ta bir ortaokul öğrencisi çok daha büyük bir faciaya yol açtı.

Okulu basarak biri öğretmen olmak üzere 9 kişinin ölümüne sebep oldu.

Her iki olayda da bu olayları gerçekleştiren gençler intihar ettiler.

Şimdi herkes bir şey söylüyor.

Her kafadan bir ses çıkıyor.

Önüne gelen birilerini suçluyor.

Ama bugün bu tip çok acı, çok menfur olayları siyasete alet etmek ya da kendi ideolojilerimize malzeme yapmak yerine, soğukkanlılıkla, sabırla ve ciddiyetle meseleyi analiz etmemiz gerekiyor.

Niye buralara geldik?

Yani bu kadar terbiyeli, nazik, saygılı; öğretmenleriyle ve arkadaşlarıyla uyumlu kuşaklardan niye buralara kadar geldik?

Peki okullarda, geçmişte de haylazlıklar, mizahî yaramazlıklar, tırnak içinde söylüyorum, bazı “serserilikler” yok muydu?

Vardı.
 


Ama neticede öğretmenler, aileler, aklı başında arkadaşlar bunu tolere eder ve iş bu noktalara kadar gelmezdi.

Hepimiz çocuk olduk.
Hepimiz genç olduk.
Hepimiz öğrenci olduk.

Birçok duyguyu yaşadık.

Birçok öğretmenle, onlarca hatta yüzlerce arkadaşla aynı hayatı paylaştık ama işlerin bu noktaya kadar geleceğini, ne düşündük ne de tahmin ettik.

Bugün çok soğukkanlı bir şekilde tekrar söylüyorum: Bu olayları incelemek gerekiyor.

Eğitim sisteminin büyük yanlışlıkları var.

Öğretmenlerin davranışlarını, tutumlarını; pedagojinin bütün aşamalarını dikkate alarak gözden geçirme mecburiyeti var.

Gençlerin, çocuklarımızın, arkadaşlarımızın daha dikkatli ve daha sorumluluk sahibi bir yaşam tarzına yönelmesi gerekiyor.

Buna ek olarak ailelerin de çok daha dikkatli olması gerekiyor.

Şimdi her iki olayda da bu gençlerin, özellikle birinde, çocuğun hayatı, geçmişi, yazışmaları, arkadaşlarıyla ilişkileri incelendiğinde baştan aşağı bir sorunlar zinciri görülüyor.


Peki, sorun sadece bu çocuklarda mı?

Mesela Maraş’taki olayda, emniyet müdürü olan babanın, çocuğun bu hale gelmesinin ya da bu noktadan sonra daha ileri gitmesinin engellenememesinde ciddi bir sorumluluğu olduğu da ortada.

Çocuğun psikolojik sorunları, davranış bozuklukları neredeyse her yerden görülen, bağıran bir tablo gibi.

Aileler maalesef çocuklarıyla doğru düzgün bir iletişim kurmuyor.

Ben de zaman zaman eşimle bu konuları tartışıyorum.

Altı çocuğum, altı torunum var. Yeri geldiğinde bunu da söylüyorum.

Annem de babam da çok iyi insanlardı; kendimi çok şanslı sayıyorum.

Ama “herkesin annesi babası iyidir” demek de doğru değil.

Benim amcalarım, dayılarım, halalarım, teyzelerim… yakın aile çevremde onlarca farklı tipoloji var; farklı anne-baba örnekleri var.

Maalesef bunların hepsi öyle, o kadar da iyi değil.

Benim annem de çok anlayışlıydı, babam da çok anlayışlıydı. İyi bir çocukluk geçirdik.

Babamın… Biz hani toplum olarak ataerkil ailelerde büyüyoruz.

Ama bu aile içinde babam vefat ettiğinde ben 24 yaşındaydım; bir tek tokatını yediğimi hatırlamıyorum.

Yok.

“Ben mi çok iyi bir çocuktum?” diye sorabilirsiniz.

Elbette eksikliklerim, hatalarım, yanlışlarım vardı ama o terbiye düzeni içinde böyle bir ilişkimiz vardı.

İkincisi, babamla aramızda öyle çok otoriter, “aman sesimizi çıkarmayalım” türünden bir ilişki de yoktu; daha çok arkadaş gibiydik.

Ben eşimle de tekrar tekrar konuşuyorum. Çok konuşuyoruz, sohbet ediyoruz, dertleşiyoruz.

Diyorum ki, “bir tokat bile yemeden” babam öyle bir ilişki sistemi kurdu ki; hem ciddi bir samimiyet vardı, hem de çok medeni bir ilişki.

Gece 1’e, 2’ye kadar süren siyasi tartışmalarımız olurdu.

Ama aynı zamanda ciddi bir mesafe de vardı.

Peki, bu kadar samimiyet ve mesafeyi babam nasıl ayarladı?

Ya da biz niye çocuklarımıza karşı bunu ayarlayamıyoruz?

Hatta aramızda takılıyoruz; “bu yaştan sonra bir annelik, babalık, dedelik kursu varsa ona gidelim” diyoruz. Yani pedagojik bir destek alalım.

Çünkü ben şahsen, annemin ve babamın kurduğu o ilişki biçimini -hem samimi hem saygılı, hem de yer yer mesafeli; herkesin haddini bildiği o düzeni- onlar kadar kuramadım.

Çocuğun her istediğini vererek, tüm imkânları seferber ederek bu iş çözülmüyor.

Birincisi, annelerin, babaların, hepimizin—ben kendimi de buna dâhil ediyorum; bu işleri doğru düzgün öğrenmesi lazım.

İkincisi, eğitim sistemi.

Nasıl bir eğitim sistemi ki sözde ahlaklı nesiller yetiştirecek, sözde şöyle nesiller, böyle nesiller yetişecek deniyor.

Ama bir bakıyorsunuz ki sonuç felaket.

Öğretim de felaket, eğitim de felaket.

Zaten öğretim tarafında doğru düzgün bir şey de öğretilmiyor.

Peki, niye bu kadar özel okul var?

Niye insanlar bu kadar büyük paralar ödüyor?

Yani belki çok absürt, hatta aykırı bir görüş olacak ama hiçbir özel okulun olmaması lazım.

Devlet eğer bu eğitimi üstlenmişse, zorunlu eğitimde en iyi eğitimi önce devletin vermesi gerekir.

Devletin verdiği bu en iyi eğitimin üzerinde bir şey isteyen ve imkânı olan varsa, o zaman özel eğitime başvurabilir.

Ama bugün devlet okulları dökülüyor.

Öğretim olarak da dökülüyor, eğitim olarak da… Özel, devlet fark etmiyor; hepsi dökülüyor.

Diyorlar ki okulların önüne kadar uyuşturucu gelmiş.

Peki, nasıl geldi?

Nasıl oldu?

İnternet siteleri mi, erişim serbestliği mi?

Doğru mu, yanlış mı?

Baskıcılık mı?

Yoksa Nietzsche’nin sürekli eleştirdiği türden bir geleneksel ahlakçılık mı?

Ama bunun dünyada birçok örneği var. Geçmişimizde, tarihimizde de örnekleri var.

Uyuşturucu okulun kapısına kadar gelmişse, bir dönüp emniyete bakın, eğitime bakın, idareye bakın.

Okullarda ahlak meselesi, sadece bir dini ideolojiyi vaaz etmek değildir.

Dürüstlük, açıklık, şeffaflık, merhamet, vicdan, saygı…

Bunlar bütün dünyanın kabul ettiği temel değerlerdir.

Böyle bir sistem, böyle bir eğitim verilebiliyor mu?

Şimdi mesela diyorlar ki, bütün okullarda büyük araştırma ve soruşturma var; okulların önüne emniyet güçleri konuluyor.

“Neredeydiniz şimdiye kadar?” diye sormak lazım.

Polisi sokağa koymak çare mi?

Başıboş gezen tipler varsa elbette emniyet müdahale edecek. Ama “e günaydın” demekten başka bir şey kalmıyor.

Bu durum yol kazalarına benziyor. Bir yolda 20 kaza yaşanmadan doğru düzgün bir trafik düzenlemesi yapılmıyor.

Yani illa böyle olayların olması mı gerekiyor?

İlla büyük felaketlerin yaşanması mı lazım?

Nereden bakarsanız bakın, eğitim sistemi de, aileler de, toplumsal düzen de allak bullak olmuş durumda.

Şimdi diziler mesela… Hepimiz her gece televizyonun karşısındayız.

Televizyonu, kardeşimizden, eşimizden, çocuğumuzdan daha fazla izliyoruz.

Bütün dizilerde şiddet var.

Bütün dizilerde, tırnak içinde söylüyorum, “sapık ilişkiler” var.

Aynı kadına iki kardeş âşık.

Aynı erkeğe iki kız kardeş ya da amca kızı, teyze kızı âşık.

Tek tek dizilerin isimlerini de vermek istemiyorum ama Halef’ten Uzak Şehir’e kadar böyle çapraz ilişkiler var.

Bütün dizilerde kim kimin çocuğu belli değil.

Bir bakıyorsunuz DNA testi modası var.

“Bu onun amcasıymış”, “bu onun teyzesiymiş”, “bu babaannesiymiş”…

Her şey birbirine karışmış durumda.

Böyle karmaşık, sağlıksız ilişkiler ve sürekli şiddet… Dizilerin ana teması bu hale gelmiş durumda.

Aynı dizide bütün kahramanlar sırayla vuruluyor.

Sırayla hapse giriyorlar.

Sırayla yaralanıyorlar.

Ya arkadaş, toplumda bu kadar olay yok mu gerçekten?

Yani bu çarpık ilişkiler bu kadar yaygın mı?

Bu şiddet bu kadar mı var, bu ahlaksızlık bu kadar mı yaygın?

El-Münir Özgül’ün, Vahiy Öz’ün, Hulusi Kentmen’in, Allah rahmet eylesin Adile Naşit’in, Mürvet Sim’in, Aliye Rona’nın… “kötü kaynana” karakterlerini hatırlamak için dizilere hasret kaldık.

Bir aile dizisi yok.

Bir aile yok.

Aşk yok.

Sevgi yok.

Sevgi ve aşk diye sunulan şeylerin tamamı çarpık ilişkilerden ibaret.

Ensest ilişkiler dahil, bütün dizilerde aynı yapı var.

Ve bu sadece muhalif ya da iktidara yakın kanallarda değil; hepsinde benzer bir durum söz konusu.

E şimdi bütün bunları üst üste koyduğunuzda, bir hafta on gün boyunca bütün pedagoglar, “demagoglar”, bilmem ne uzmanları çıkıyor televizyona, bir şeyler söylüyor ama hiç kimse kendi üzerine düşen sorumluluğu ya da eksiklikleri görmüyor.

Onun için buradan sesleniyorum: SOS, SOS, SOS… feryat, feryat, feryat.

Ekranda CHP’nin gölge Millî Eğitim Bakanı var, soyadı da Özçağdaş.

Yani “çağdaşlık” da yetmemiş, bir de “öz çağdaş” olmuş; ama mesele gerçekten “öz çağdaşlık” meselesi.

O da çıkıyor, adeta tuz biber ekiyor ve diyor ki:

“Efendim bu hadiselerin sebebi laik eğitimden sapmadır.”

Maşallah.

Çok şey söylemek gerekir ama sadece şunu diyebilirim: Allah akıl versin, feraset versin.

Nereden yaklaşırsan yaklaş, ne söylersen söyle…

Allah akıl ve izan versin.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU