Hukukun kaynağı: Devlet için hukuk mu, insan için hukuk mu?

Hasan Köse Independent Türkçe için yazdı

Hukukun meşruiyeti yalnızca devletin iradesinden mi, yoksa insanın doğuştan sahip olduğu haklardan mı kaynaklanır? / Görsel: Independent Türkçe-ChatGPT

Bugün dünyanın hemen her ülkesinde hukuk tartışmaları çoğu zaman teknik meseleler etrafında yürümektedir. Anayasaların nasıl değiştirileceği, mahkemelerin nasıl çalışacağı, seçim sistemlerinin nasıl düzenleneceği veya temel hakların hangi sınırlar içinde korunacağı gibi konular hukuk tartışmalarının görünür yüzünü oluşturmaktadır. Oysa bütün bu tartışmaların altında çok daha temel bir soru bulunmaktadır:

Hukuk kimin içindir? Devlet için mi, insan için mi?

Bu soru ilk bakışta basit görünse de aslında modern dünyanın en büyük siyasal ve hukuksal gerilimlerinin merkezinde yer almaktadır. Çünkü hukuk yalnızca kurallar bütünü değildir. Hukuk aynı zamanda bir toplumun insanı, devleti ve adaleti nasıl anladığının da aynasıdır. Bir ülkede hangi davranışların suç sayıldığı, hangi özgürlüklerin korunduğu, hangi yetkilerin devlete verildiği veya hangi hakların güvence altına alındığı yalnızca teknik tercihler değildir. Bunlar aynı zamanda insan ve toplum tasavvurunun ürünüdür.

Tarih boyunca hukuk çoğu zaman devletin bir aracı olarak görülmüştür. Antik çağ imparatorluklarından modern ulus-devletlere kadar geniş bir çizgide hukuk, siyasal otoritenin düzen kurma ve sürdürme mekanizması olarak işlev görmüştür. Roma İmparatorluğu'ndan Osmanlı Devleti'ne, Fransız monarşisinden modern bürokratik devletlere kadar farklı örneklerde hukuk çoğu zaman düzeni korumanın ve merkezi otoriteyi sürdürmenin vasıtası olarak değerlendirilmiştir. Bu yaklaşımda hukukun temel amacı adaleti gerçekleştirmekten önce düzeni sağlamaktır. Düzen bozulduğunda adaletin de ortadan kalkacağı düşünülür. Bu nedenle devletin korunması öncelikli bir değer haline gelir.

Ancak modern çağın önemli düşünürleri bu anlayışa itiraz etmişlerdir. Özellikle doğal hukuk geleneği içerisinde yer alan düşünürler hukukun devletlerden önce var olduğunu ileri sürmüşlerdir. İnsan doğasının kendisinden kaynaklanan bazı hakların bulunduğunu savunan bu yaklaşım, hukukun meşruiyetini yalnızca devletin iradesine bağlamamıştır. İnsan onuru, yaşam hakkı, mülkiyet hakkı ve özgürlük gibi kavramların devlet tarafından verilmediği, aksine devletlerin bu hakları tanımak ve korumak zorunda olduğu ileri sürülmüştür.

Bu yaklaşımın önemli temsilcilerinden biri olan John Locke, insanların devletten önce de haklara sahip olduğunu savunmuştur. Ona göre devletin kurulmasının amacı bu hakları korumaktır. Devlet hakların kaynağı değildir. Eğer devlet bu hakları ihlal etmeye başlarsa meşruiyetini de kaybetmeye başlar. Bu düşünce daha sonra anayasal devlet anlayışının ve modern insan hakları teorisinin temel taşlarından biri haline gelmiştir.

Buna karşılık 19'uncu yüzyılda yükselen hukuki pozitivizm farklı bir yol izlemiştir. Pozitivist hukukçular hukuku ahlaktan ve siyasetten ayırmaya çalışmışlardır. Onlara göre bir kuralın adil olup olmaması ayrı bir meseledir; yürürlükte olup olmaması ayrı bir meseledir. Bir norm usulüne uygun biçimde yürürlüğe konulmuşsa hukuk olarak kabul edilmelidir. Bu yaklaşım hukuk güvenliğini artırmış, öngörülebilirliği güçlendirmiş ve modern devletlerin karmaşık yapıları içerisinde önemli avantajlar sağlamıştır. Ancak aynı yaklaşım zaman zaman ciddi eleştirilere de maruz kalmıştır. Çünkü tarih, hukuka uygun olduğu halde adaletsiz olan birçok uygulamaya tanıklık etmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan büyük muhasebe bu nedenle yalnızca siyasal değil aynı zamanda hukuksal bir muhasebe olmuştur. İnsanlık, yürürlükteki yasaların her zaman adalet üretmediğini tecrübe etmiştir. Bu süreçte hukuk yeniden insan haklarıyla ilişkilendirilmeye başlanmıştır. Özellikle anayasal devlet anlayışı güç kazanmış, temel hakların yalnızca siyasal çoğunlukların tercihine bırakılmaması gerektiği fikri yaygınlaşmıştır.

Bugün hukuk tartışmalarının merkezinde yer alan gerilim büyük ölçüde buradan kaynaklanmaktadır. Bir tarafta düzen, güvenlik ve devletin devamlılığı; diğer tarafta özgürlük, insan hakları ve bireyin korunması bulunmaktadır. Aslında modern hukuk sistemleri bu iki kutup arasında denge kurmaya çalışmaktadır. Ancak her ülke bu dengeyi farklı biçimde kurmaktadır.

Türkiye'nin hukuk serüveni de bu genel çerçeve içinde değerlendirilebilir. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan süreçte devletin korunması fikri güçlü bir yer tutmuştur. İmparatorluğun çözülme deneyimi, savaşlar, işgaller ve parçalanma korkusu devlet merkezli refleksleri güçlendirmiştir. Bu nedenle hukuk çoğu zaman yalnızca bireylerin haklarını koruyan bir mekanizma olarak değil, aynı zamanda devletin devamlılığını sağlayan bir araç olarak görülmüştür.

Bu yaklaşımın anlaşılabilir tarihsel sebepleri vardır. Ancak zaman içerisinde ortaya çıkan yeni toplumsal talepler hukuk sisteminin önüne yeni sorular çıkarmaktadır. Artık mesele yalnızca devleti korumak değildir. Aynı zamanda vatandaşların kendilerini sistemin eşit ve meşru ortakları olarak hissedebilmeleri de gerekmektedir. Hukukun meşruiyeti yalnızca devlet otoritesini koruyabilmesinden değil, aynı zamanda toplumun farklı kesimlerine adil davranabilmesinden de kaynaklanmaktadır.

Bu nedenle günümüzde hukukun temel sorusu yeniden karşımıza çıkmaktadır: Hukuk devlet için mi vardır, yoksa devlet hukuk sayesinde insanlar için mi vardır? Bu soruya verilecek cevap yalnızca teorik bir tercih olmayacaktır. Aynı zamanda bir ülkenin demokrasi anlayışını, özgürlük sınırlarını, toplumsal barışını ve gelecekteki reform kapasitesini de belirleyecektir.

Bu, serinin giriş makalesidir. İkinci yazıda "Modern Devletin Yükselişi ve Beka Paradigması" başlığıyla devlet-merkezli hukuk kültürünün tarihsel kökenlerini, Osmanlı'dan cumhuriyete ve günümüz Türkiye'sine uzanan çizgide ele alabiliriz.

 

Devam edecek…

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU