Türkiye'nin asıl güvenlik meselesi: Toplumsal uzlaşı erozyonu

Prof. Dr. Mustafa Çevik Independent Türkçe için yazdı

Toplumsal uzlaşı kültürü, farklılıklarla birlikte yaşayabilme becerisiyle başlıyor. Uzmanlara göre demokratik dayanıklılığın temeli eğitimden geçiyor / Fotoğraf: AA

Türkiye uzun yıllardır güvenlik denildiğinde daha çok sınır güvenliğini, terörle mücadeleyi, ekonomik istikrarı ve dış politikayı konuşuyor.

Bunların her biri kuşkusuz hayati öneme sahiptir. Ancak son yıllarda giderek daha görünür hâle gelen başka bir güvenlik meselesi daha vardır. Bu mesele, toplumsal güvenin zayıflamasıdır.

Toplumsal güven yalnızca insanların birbirine güvenmesi değildir. Aynı zamanda farklı düşünebilen insanların birlikte yaşayabilme kapasitesidir.

Hukuka güvenmektir. Kurumlara güvenmektir. Adil rekabete inanmaktır. Fikir ayrılıklarını düşmanlığa dönüştürmeden yönetebilmektir.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde demokrasiyi zorlayan temel sorunlardan biri, kutuplaşmadan çok uzlaşma kapasitesinin zayıflamasıdır. Siyaset bilimi literatüründe "demokratik dayanıklılık" ve "sosyal güven" kavramları bu nedenle giderek daha fazla önem kazanmaktadır.

Robert Putnam'ın sosyal sermaye üzerine çalışmaları ile Francis Fukuyama'nın güven toplumuna ilişkin analizleri, ekonomik kalkınmanın ve demokratik istikrarın yalnızca hukuki düzenlemelerle değil, "güven üreten sosyal kurumlar"la da ilişkili olduğunu göstermektedir.

Türkiye de böyle bir sorunu en derin yaşayan ülkelerden biridir.

Farklı görüşlere, etnik ve dini kimliklere sahip insanlar birlikte yaşama becerisini nasıl geliştirecek?

Politik olarak derinleştirilmiş bu fay hatları nasıl tamir edilecek, çatlama riskleri nasıl düşürülecek?
 

Terörle mücadelede güvenlik adımlarının ardından en önemli aşamalardan biri, toplumsal barışı ve ortak yaşam kültürünü güçlendirecek bir uzlaşı zemini oluşturmak / Fotoğraf: AA
Terörle mücadelede güvenlik adımlarının ardından en önemli aşamalardan biri, toplumsal barışı ve ortak yaşam kültürünü güçlendirecek bir uzlaşı zemini oluşturmak / Fotoğraf: AA

 

Terörsüz Türkiye denilen süreçte yasal durum oluştuktan sonra asıl gerekli olan şey, bir uzlaşı kültürünün inşasıdır. Genciyle yaşlısıyla beraber yaşama kültürümüzü unuttuk.

Fikir ayrılıkları nasıl demokratik rekabete dönüşecek?

Bu soruların cevabının teorik ve pratik muhatapları elbette iktidarı ve muhalefetiyle siyaset kurumları ve siyasetçilerdir, evvel emirde.

Ancak politika üretmek tek başına yeterli değildir. Bunun akademik ve pedagojik süreçleri de en az politik vizyon belirlemek kadar önemlidir.

Bu soruların cevap bulacağı en temel yapı, kuşkusuz eğitim sistemidir.

Çünkü demokrasi yalnızca anayasal bir rejim değildir.

Aynı zamanda öğrenilen bir kültürdür. İnsanlar uzlaşmayı, müzakere etmeyi, karşı tarafı dinlemeyi ve ortak çözüm üretmeyi doğuştan bilmezler.

Bu beceriler sistemli bir biçimde eğitimle insana kazandırılabilir. Bu değerlerin eğitiminden geçmediğinde insan, diğer canlıların reflekslerini gösterir.

Tehlike bulunca kaç, yarar veya yemek bulunca yaklaş yaşantısının biraz daha karmaşık hâli... O kadar.

Kanaatimce burada, MEB Bakanı Sayın Yusuf Tekin Bey'in öncülüğünde başlatılan Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, bu toplumsal uzlaşı kültürü için önemli bir fırsat sunmaktadır.
 

Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, bilgi aktarımının yanında değer, beceri ve karakter gelişimini merkeze alan yeni bir eğitim yaklaşımı olarak tanımlanıyor / Fotoğraf: AA
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, bilgi aktarımının yanında değer, beceri ve karakter gelişimini merkeze alan yeni bir eğitim yaklaşımı olarak tanımlanıyor / Fotoğraf: AA

 

Millî Eğitim Bakanlığı'nın geliştirdiği Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, bilgi aktarımının ötesine geçerek beceri, değer ve karakter gelişimini önceleyen önemli bir paradigma değişikliğini temsil etmektedir.

Erdem, sorumluluk, aidiyet ve bütüncül gelişim gibi kavramların merkeze alınması, çağdaş eğitim anlayışlarıyla da uyumludur.

Ancak bu çerçevenin bir başlık altında daha da güçlendirilmesi mümkündür.

O başlık, uzlaşı kültürüdür.

Uzlaşı kültürü, yalnızca çatışmamak değildir. Çatışmayı yönetebilmektir.

Aynı sınıfta farklı düşünebilmektir. Aynı okulda birlikte karar alabilmektir.

Eleştirebilmek kadar eleştirilmeyi de öğrenmektir. Demokratik olgunluk tam da burada başlar.

Bu nedenle ilkokuldan itibaren çatışma çözme becerileri, müzakere teknikleri, empati, anayasal vatandaşlık, aktif dinleme ve birlikte karar alma gibi becerilerin eğitim süreçlerinde daha görünür hâle gelmesi, yalnızca pedagojik değil, aynı zamanda stratejik bir yatırımdır.

Bu ihtiyaç yalnızca temel eğitimle sınırlı değildir.

Ortaöğretim, bireyin kimlik geliştirdiği dönemdir. Üniversite ise farklı düşüncelerin karşılaşma alanıdır.

Bu nedenle yükseköğretim kurumlarının yalnızca meslek kazandıran yapılar olarak görülmesi eksik kalmaktadır.

Üniversiteler aynı zamanda demokratik kültürün üretildiği kurumlardır.
 

Üniversiteler yalnızca meslek kazandıran kurumlar değil; farklı fikirlerin karşılaştığı ve demokratik kültürün geliştiği alanlar olarak da değerlendiriliyor / Fotoğraf: Generative AI
Üniversiteler yalnızca meslek kazandıran kurumlar değil; farklı fikirlerin karşılaştığı ve demokratik kültürün geliştiği alanlar olarak da değerlendiriliyor / Fotoğraf: Generative AI

 

Bu noktada Yükseköğretim Kurulu'nun (YÖK) da önemli bir rolü bulunmaktadır.

YÖK, son yıllarda kalite güvencesi, araştırma kapasitesi ve uluslararasılaşma alanlarında önemli adımlar atmaktadır.

Bunlara ek olarak, üniversitelerde demokratik diyalog, müzakere kültürü, etik liderlik ve toplumsal uzlaşı üzerine disiplinler arası çalışmaların desteklenmesi; lisans ve lisansüstü bölüm ve derslerin ihdas edilmesi; uzlaşı kültürünü besleyen toplulukların öncelikli olarak benimsenmesi, Türkiye'nin uzun vadeli demokratik kapasitesine hem akademik veri üretiminde hem de insan kaynağı yetişmesinde önemli katkılar sağlayabilir.

Benzer biçimde eğitim fakültelerinde görev yapan öğretmen adaylarının yalnızca alan bilgisiyle değil, sınıf içi uzlaşma yönetimi, çatışma çözümü ve demokratik sınıf kültürü oluşturma becerileriyle de donatılması önem taşımaktadır.

Çünkü öğretmen yalnızca bilgi aktaran kişi değildir. Aynı zamanda okul kültürünü inşa eden liderdir.

Bu yaklaşım aileyi de dışarıda bırakmamalıdır.

Demokratik kültür ilk kez evde öğrenilir.

Çocuk ilk kez evde dinlenir.

İlk kez evde söz alır.

İlk kez evde itiraz eder.

İlk kez evde uzlaşır.

Bu nedenle aile politikaları ile eğitim politikalarının birbirinden bağımsız düşünülmesi doğru değildir.

Aile ve okul, aynı demokratik karakter gelişiminin iki tamamlayıcı kurumudur.
 

Demokratik kültür yalnızca okulda değil, aile içinde de öğreniliyor. Dinleme, söz alma ve uzlaşma becerileri çocuklukta şekilleniyor / Fotoğraf: Pixabay
Demokratik kültür yalnızca okulda değil, aile içinde de öğreniliyor. Dinleme, söz alma ve uzlaşma becerileri çocuklukta şekilleniyor / Fotoğraf: Pixabay

 

Türkiye Yüzyılı hedefi, yalnızca ekonomik büyüklük veya teknolojik gelişmişlik hedefi değildir.

Aynı zamanda yüksek güven üreten bir toplum olma hedefidir.

Güven ise kanunla emredilemez. Kültürle inşa edilir. Kültür ise eğitimle gelişir.

Belki de artık eğitim politikalarına yeni bir soruyla yaklaşmanın zamanı gelmiştir.

Çocuklarımıza hangi bilgiyi öğreteceğiz sorusundan önce, birlikte yaşamayı nasıl öğreteceğiz sorusunu sormalıyız.

Çünkü güçlü demokrasiler yalnızca iyi anayasalara sahip oldukları için değil, uzlaşmayı bilen vatandaşlar yetiştirdikleri için uzun ömürlü olurlar.

Türkiye'nin yeni yüzyıldaki en stratejik yatırımlarından biri de aileden okula, üniversiteden kamu yönetimine kadar uzanan bir uzlaşı kültürü ekosistemi inşa edebilmesidir.

Bu, yalnızca eğitim politikalarının değil; aynı zamanda Türkiye'nin demokratik istikrarının, hukukun üstünlüğünün ve toplumsal barışının da en güçlü teminatlarından biri olacaktır.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU