Mahallenin sessiz omurgası çatırdarken!

Bayram Ali Akyüz Independent Türkçe için yazdı

Mazideki İstanbul, 1980, Sokakta oynayan çocuklar, Kumkapı

İstanbul’da bugüne kadar hep aynı mahallede yaşadık.

Ailenin tüm fertleri de yıllardır aynı mahallede yaşadığı için zamanla burası bizim için kopulmaz, terk edilemez bir yere dönüştü.

Her binasında, her kaldırım taşında, her esnafında bir hikâyemiz var.

Mesela çocukken saçımı istediğim gibi kesmeyen berbere hâlâ gitmem; yaş 50'yi geçmiş olsa da.

Ama ilişki devam eder, karşılaşınca yine selamlaşırız.

Ya da 4 kuşaktır aynı bakkaldan alışveriş yapan bir aileyiz biz.
 

 

Bir süre sonra mahalle sadece yaşanılan bir yer olmaktan çıkıyor; insanın hafızasına, geçmişine, hatta karakterine dönüşüyor.

Sokakta yürürken sadece bir caddeden geçmiyorsunuz, kendi hayatınızın içinden geçiyorsunuz. Selamlar, hayır dilemeler, ayaküstü konuşmalar…

Esnaflık, uzun yıllar boyunca sadece bir meslek değil, bir mahalle düzeniydi.

Sermayesinden çok emeğine dayanan; küçük ölçekte üretim ve ticaret yapan insanların hayatıydı.

Bakkal, terzi, manav, berber… Hepsi yalnızca birer satıcı değil, aynı zamanda mahallenin hafızasıydı.

Kimi zaman mahallenin emanetçisi oldular; evinin anahtarını bıraktığın, okuldan erken çıkan çocuğunu emanet ettiğin insanlar…

Bir dükkânın kapısı sadece alışveriş için açılmazdı. Bir selam, bir hâl hatır, bir “Bugün nasılsın?” da o kapıdan içeri girerdi.

Esnaf sadece ürün satmazdı; insan tanırdı. Mahallenin nabzını tutar, sessiz bir sosyal güven ağı kurardı.

Veresiye defteri bile bir muhasebe kaydı değil, adeta bir güven sözleşmesiydi.

Kötü gününde yanında olur, cenazende de düğününde de cemiyetin değişmeyen parçası hâline gelirdi.
 

 

Mahallede yıllarca bakkallık yapan Ferhat abi vardı.

12 Eylül döneminde, sokağa çıkma yasaklarında bile ekmek alabildiğimiz insandı.

Bugün hâlâ vakumla peynir yaptırır, üzerine sarı tükenmez kalemle fiyatını yazıp bize getirir.

O dönemde binamızda oturan Milliyetçi ve Sosyalist ağabeyler bize boya verir, birbirlerinin yazısını sildirir, sonra da harçlık verirdi.

Ama onların görüşleri ayrıydı, komşuluk aynıydı.

Darbeden sonra anne babaları beraberce cezaevi ve mahkemelerde evlatlarının peşinden koştular.
 

 

Başka komşuların kızları ve oğullarıyla beraber büyüdük.

Kavga ettik, kızların saçını çektik, erkeklerle boğuştuk, komşuların camını kırdık.

Bakkaldan şeker de arakladık. Salih amcaya defteri götürürdük, aldıklarımızı yazardı.

Babam da bütün bu yaramazlıkların arasında fazlaca para verirdi.
 

 

Benim çocukluğumda alışverişte her zaman para geçmezdi.

“Babam istedi, deftere yaz” sözleri bazen paranın kendisiydi.

Eve geliş saati akşam ezanıydı; hava kararmadan. Gelmeyen marizi yerdi!

Terler içinde sokaklarda oynardık. Küçük olanları komşu bize emanet ederdi:

Aman oğlum sana emanet, dikkat et.


Çift kale maç yaptığımız dutlukta 35 yıl önce 30 katlı bina yapıldı.
 

 

Mahallenin mecnunları da vardı. Behlül amca, elindeki koca sopayla gezerdi; zararsızdı. Biz de peşine takılır giderdik.

Ama Hayrettin öyle değildi. Kovalayınca kendimizi bir anda arabanın önünde bulduk.

Temizlemeci Mustafa abi, beni arabaya koyup Şişli Etfal Hastanesi’ne yetiştirmişti.

Bir de “Direksiyon Nevzat” vardı. Elinde direksiyonla gezerdi.

Çünkü o zamanlar esnaf sadece esnaf değildi. Mahallenin büyüğüydü. Yanlarında yanlış bir şey yapamazdık; nasıl olsa gider babama söylerlerdi.
 

 

Gün geçtikçe selamlaştığım esnaf sayısı azalıyor.

Esnaf, aynı gün evden birisinin aldığı ürünü benim akşam eve giderken tekrar almaya kalktığımda, “Abi, yenge bugün aldı” diye ikaz eden kişiydi.

Ama bugün o sosyal tabanın altı ağır ağır boşaldı.

Ekonomik kriz artık yalnızca konuşulan bir mesele değil; doğrudan dükkânların kapısına dayanmış durumda.

Kiralar artmış, vergiler ağırlaşmış, maliyetler ise kontrol edilemez hâle gelmişken küçük esnaf her geçen gün biraz daha sıkışıyor, adeta nefessiz bırakılıyor.

Bir yandan da her mahallede peş peşe açılan zincir marketler büyümeye devam ediyor.

Üstelik bu büyüme yalnızca rekabetle değil, küçük esnafın yaşam alanını daraltarak gerçekleşiyor.

Büyük sermaye artık sadece rakip olmuyor; küçük işletmelerin ayakta kalma ihtimalini de giderek ortadan kaldırıyor.

Açılan her yeni zincir market, çoğu zaman aynı mahallede birkaç esnafın kepenk indirmesi anlamına geliyor.
 

 

Ortadaki tablo artık sadece “zor zamanlar” olarak tarif edilemez. Bu, esnaflığın yavaş yavaş tükenişidir.

Üstelik esnafın omzundaki yük yalnızca ekonomik de değil; aynı zamanda derin bir belirsizlik yükü.

Krediye erişim zor, giderleri öngörmek neredeyse imkânsız, müşteri davranışları ise her geçen gün daha değişken.

Dükkân açmak artık çoğu insan için girişimcilikten çok bir mecburiyet hâline gelmiş durumda.

İnsanlar iş bulamadıkları için esnaflığa yöneliyor; ancak esnaf olarak ayakta kalmak da giderek zorlaşıyor.

Her yıl açılan on binlerce iş yerinin yanında kapanan on binlercesi ise bu sessiz çöküşün en somut kanıtı olarak karşımıza çıkıyor.
 

 

Bir de mahalle hayatına belki de en büyük darbelerden biri “kentsel dönüşüm” adı altında geldi.

Elbette çürük binaların yenilenmesi, insanların depreme dayanıklı evlerde yaşaması gerekliydi.

Kimse eski, güvensiz yapıların içinde hayat sürmek zorunda kalmamalı. Fakat mesele yalnızca beton değildi; çünkü şehir dediğimiz şey sadece binalardan oluşmaz.

Bir şehri şehir yapan, onun insan ilişkileri, sokak kültürü, hafızası ve ruhudur.

İşte tam da bu noktada, dönüşümle birlikte mahallelerin ruhu sessizce yok olmaya başladı.

Eskiden mahalle dediğimiz yerler yaşayan organizmalar gibiydi. İnsanlar birbirini tanır, çocuklar sokakta birlikte büyür, esnaf müşterisinin adını bilirdi.

Aynı apartmanda yıllarca yaşayan aileler vardı. Pencereden sarkıtılan bir sepet, kapı önünde edilen kısa sohbetler, akşamüstü sokaktan yükselen çocuk sesleri…

Bunların hepsi o mahallenin karakteriydi.

Şimdi ise birçok yerde bu yaşam biçiminin yerini yüksek duvarlı siteler, güvenlik kulübeleri ve birbirine benzeyen dev bloklar aldı.
 

 

Özellikle Fikirtepe… Aman Allah’ım! Geçen gün yolum düştü, sokaklarında dolaştım. Ruhsuz metal yığını…

Koca binalar; ölsen aylarca bulamazlar. Elli yıl aynı insanla bir binada yaşasanız burada kimseyi tanımazsınız.

Fikirtepe bunun en çarpıcı örneklerinden biri hâline geldi. Sokaklarında insanın nefesi daralıyor!

Bir zamanlar karmaşık ama canlı bir mahalle dokusuna sahip olan yerler, bugün göğe yükselen dev rezidanslarla dolu.

Dışarıdan bakınca modern, düzenli ve “lüks” görünüyor olabilir; fakat sokakta dolaşırken hissedilen şey çoğu zaman yaşam değil, soğukluk.

İnsan ölçeğini kaybetmiş, her köşesi birbirinin aynısı olan ruhsuz bir beton düzeni oluşmuş durumda.
 

 

Siteleşme kültürü insanları birbirinden uzaklaştırdı. Eskiden komşuluk doğal bir ilişkinin parçasıyken, bugün insanlar aynı binada yıllarca yaşayıp birbirinin adını bile bilmiyor. Yan komşumdan biten bir bardak tuzu bile isteyemiyoruz, kuryeye sipariş veriyoruz!

Çocuklar sokağa değil, kontrollü oyun alanlarına çıkıyor. Sokak kültürü yerini kapalı yaşam alanlarına bıraktı.

Mahalle artık ortak bir yaşam alanı değil; yalnızca insanların uyumak için döndüğü bir noktaya dönüştü.

Boş alanı olan olsa bile güvenlik korkusu had safhada.

Aman çocuklarımız bilgisayara mahkûm oldu demek kolay! Kim mahkûm etti bu çocukları!
 

 

Üstelik bu dönüşüm sadece fiziksel çevreyi değiştirmedi, insanların şehirle kurduğu bağı da zayıflattı.

Çünkü hafıza mekânlarla yaşar. Yıkılan her eski apartmanla birlikte bir çocukluk, bir komşuluk, bir alışkanlık da yok oluyor.

Yerine yapılan yeni binalar ise çoğu zaman kimliksiz, birbirinin kopyası yapılar olarak yükseliyor. Aynı cepheler, aynı camlar, aynı gri tonlar…

Şehir büyüyor ama karakterini kaybediyor. Mesleğim olmasına rağmen belki de bunu en çok hisseden benim. Her yıkılan yaşlı binada benden bir parça sanki kopuyor.

Binalar yenileniyor, fakat yaşam fakirleşiyor. Beton güçlenirken insan ilişkileri zayıflıyor. Şehir modernleşiyor belki ama giderek daha yalnız, daha soğuk ve daha yabancı bir hâl alıyor.

Kentsel dönüşüm birçok yerde yalnızca eski yapıları değil, mahalle kültürünü de yıktı. Ve geriye çoğu zaman içinde hayat olan bir şehir değil; sadece içinde insanlar yaşayan dev beton kümeleri kaldı.
 

 

Televizyonda oynayan “Seksenler” diye bir dizi vardı. Çok sevildi, özellikle merhum usta oyuncu Rasim Öztekin.

Çünkü mahalle, mahallenin sıcaklığı, komşuluk, esnaf… Benim ve üstü yaş grubunun yaşadığı mahalle ve sokak hayatı buydu.

Esnafın omzunda görünmeyen bir yük daha var: belirsizlik. Krediye erişim zor, giderler öngörülemez, müşteri davranışı değişken.

Dükkân açmak artık müteşebbislik değil, çoğu zaman mecburiyet. İnsanlar iş bulamadığı için esnaf oluyor; ama esnaf olarak da ayakta durmak giderek imkânsız bir hâl alıyor.

Her yıl açılan on binlerce iş yerinin yanında kapanan on binlercesi bu döngünün sessiz kanıtı.

Ve en acı tarafı şu: Bu yıkım artık olağan kabul ediliyor.

Bir dükkân kapandığında durum “normal piyasa koşulu” olarak görülüyor ama her kepenk kapanışında bir bilgi, bir hafıza bitiyor.

Zincir marketlerin, dijital platformların ve hızlı tüketim alışkanlıklarının arasında mahalle esnafı giderek görünmez hâle geldi.

Parası ya da kredi kartı olmayanın deftere yazdırdığı yer bile kalmadı artık. İnsanlar daha ucuz, daha hızlı ve daha sorunsuz olana gidiyor; hızın bedeli ise yüz yüze ilişkinin bitmesi oluyor. Kimse kimseyi tanımıyor; sadece işlem yapıyor.
 

 

Eskiden mahallede esnaf vardı; şimdi sadece tabelalar var.

Ahilikten gelen dürüstlük, kanaatkârlık ve dayanışma kültürü sert rekabet ortamında giderek yok oldu. İyi olan değil, en uzun dayanan ayakta kalıyor.

Çoğu zaman ayakta kalmak, ne pahasına olursa olsun sürdürmek anlamına geliyor.
 

 

Şehirlerin dönüşümü, AVM’ler, zincir mağazalar ve kapalı yaşam alanları mahalle ekonomisinin karşısında dev gibi duruyor. İnsanlar esnafın yanından geçmiyor; ona gitmek için yol değiştiriyor.

Sadece ekonomik değil, mekânsal olarak da mahalle esnafı terk edildi.

Zamanın kendisi değişmiş durumda. Esnafın dünyasında zaman sohbetle akardı; sabah işe giderken dükkânın önünde sıcak simit, biraz peynir ile esnaf kahvaltısı yapılırdı.

Şimdi ise küçük bir “Nasılsın?” bile kalmadı.

Kuşak farkı da başka bir neden. Yeni kuşak sosyal medya ve alışveriş merkezi odaklı. Bu yüzden meslek yalnızca ekonomik olarak değil, kültürel olarak da iyice daraldı.

Usta-çırak zinciri bitti, aktarım koptu. Esnaflığın yaşadığı şey yalnızca ekonomik bir kriz değil. Yani yukarıda da belirttim: biten bir şeyi komşudan istemek ayıp oldu, kurye ile aldırmak moda!
 

 

Tüm bu olumsuzlukların içerisinde hâlâ kolayca değişmeyen, silinemeyen bir gerçek var: Esnaf sadece bir satıcı değil. Hele eskiden köylerde kasabalarda… Hem mektup adresi, hem köyün buluşma yeri, hem de veresiye alışverişin adresi.

Bir mahallede birinin adını bilerek “Hoş geldin” demesi, borcunu unutmaması, zor zamanında gözünün içine bakması…

Bunlar hiçbir zincir mağazanın ruhsuz raflarının sunamayacağı küçük ama derin insani bağlardır.

Esnafın iyi tarafı burada idi: ilişkide, hafızada ve tanımada.

Ve belki de en büyük kayıp budur.

Dükkânlar kapanmasa bile o tanıma hâli kayboldu. Mahalle sadece fiziksel olarak değil, duygusal olarak da çözülüyor.

İnsanlar konuşmuyor, selamlaşmıyor, merhabalaşmıyor.

Esnaflık ve ahilik mahalle kültürü kaybolup giderken biz sadece bir ekonomik yapı mı kaybediyoruz, yoksa birbirimizi mi kaybediyoruz?

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU