Modern devletlerde hukuk sistemi yalnızca normatif bir düzenleme mekanizması değildir; aynı zamanda egemenliğin meşruiyet üretim aracıdır. Bir mahkemenin verdiği kararın uygulanmaması ise basit bir usul ihlali olarak değerlendirilemez. Aksine bu durum, egemenliğin hangi kurumsal merkezde yoğunlaştığını gösteren yapısal bir göstergedir. Bu nedenle yüksek yargı kararlarının uygulanmaması meselesi teknik bir yargılama sorunu olmaktan ziyade siyasal sistemin koordinasyon mimarisiyle doğrudan ilişkilidir.
Bu bağlamda 1894–1906 yılları arasında Fransa’da yaşanan Dreyfus Davası ile günümüz Türkiye’sinde Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen bazı kişilerin tutuklu kalmaya devam etmesi arasında karşılaştırmalı bir analiz yapmak mümkündür. Her iki olay da hukuk, ordu ve siyaset ilişkisi bağlamında kurumsal otoritenin sınırlarını görünür hâle getiren kritik eşik momentleri üretmiştir. Bu çalışmanın temel iddiası, yüksek yargı kararlarının uygulanmamasının modern devletlerde egemenliğin normatif merkezinden operasyonel merkezine doğru kaydığını gösteren önemli bir yapısal gösterge olduğudur.
I. Dreyfus Davası: Hukuk kararının kurumsal dirençle karşılaşması
Dreyfus Davası klasik anlamda yalnızca bir yanlış mahkûmiyet vakası değildir. Daha doğru bir ifadeyle bu dava, devlet içindeki kurumsal hiyerarşilerin hukuk kararını askıya aldığı bir egemenlik krizidir. Süreç, zayıf delillerle verilen bir mahkûmiyet kararıyla başlamış, daha sonra gerçek failin ortaya çıkmasına rağmen askerî bürokrasinin bu gerçeği gizlemeye çalışmasıyla derinleşmiş, basın ve entelektüellerin müdahalesiyle kamuoyu gündemine taşınmış ve nihayetinde Fransız toplumunun iki farklı siyasal blok etrafında hizalanmasına yol açmıştır. Bu gelişmeler uzun gecikmeli bir yargı düzeltmesiyle sonuçlanmıştır.
Bu süreçte belirleyici olan unsur yalnızca hatalı bir karar verilmiş olması değildir. Asıl belirleyici olan, hatalı kararın düzeltilmesini engelleyen kurumsal dirençtir. Fransız ordusu, kurumsal prestijini koruma refleksiyle hukuk kararının düzeltilmesini geciktirmiş ve böylece kurumsal itibarın hukukun önüne geçirildiği bir durum ortaya çıkmıştır. Bu gelişme modern hukuk devletinde egemenliğin hangi merkezde bulunduğu sorusunu doğrudan tartışmaya açmıştır.
II. Günümüz Türkiye’sinde AYM kararlarının uygulanmaması meselesi
Türkiye’de Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kararlarının bağlayıcılığı anayasal olarak açık biçimde düzenlenmiştir. Anayasa’nın 153. maddesine göre Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlamaktadır. Bununla birlikte son yıllarda bazı davalarda yerel mahkemelerin yeniden yargılama yapmaması, tahliye kararlarının uygulanmaması ve yetki tartışmalarının sürdürülmesi gibi uygulamalar ortaya çıkmıştır. Bu gelişmeler anayasal yargının bağlayıcılığı meselesini yeniden tartışmaya açmıştır.
Bu durum üç temel soruyu gündeme getirmektedir. Birinci olarak yüksek yargının bağlayıcılığının sınırları nerede başlamaktadır? İkinci olarak yerel mahkemelerin anayasal hiyerarşi içindeki konumu nasıl tanımlanmalıdır? Üçüncü olarak ise egemenlik normatif düzeyde mi yoksa operasyonel düzeyde mi işlemektedir? Bu sorular yalnızca teknik hukuk tartışmaları değildir. Aksine doğrudan siyasal-hukuksal düzenin yapısına ilişkin sorulardır.
III. İki olay arasındaki yapısal benzerlikler
Dreyfus Davası ile Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması arasında dikkat çekici yapısal paralellikler bulunmaktadır. Bu paralelliklerin başında kurumsal itibar refleksi gelmektedir. Dreyfus sürecinde Fransız ordusu yanlış karar verdiğini kabul etmek yerine kurumsal prestijini korumayı tercih etmiş, benzer biçimde yüksek yargı kararlarının uygulanmadığı durumlarda yerel yargı organlarının normlar hiyerarşisini değil kurumsal yorum üstünlüğünü esas alabildiği görülmüştür. Bu durum modern hukuk devletlerinde sık karşılaşılan bir refleks değildir ve genellikle sistemsel bir kriz göstergesi olarak değerlendirilmektedir.
İkinci paralellik hukuk ile kurum arasındaki çatışmadır. Her iki örnekte de temel gerilim hukuk ile siyaset arasında değil hukuk ile kurum arasında ortaya çıkmıştır. Bu ayrım önemlidir. Çünkü kurumsal direnç çoğu zaman doğrudan siyasal müdahale biçiminde değil, yorum üstünlüğü iddiası üzerinden ortaya çıkmaktadır.
Üçüncü paralellik ise kamuoyu hizalanmasıdır. Dreyfus Davası sırasında Fransız toplumu Dreyfus yanlıları ve karşıtları şeklinde iki farklı siyasal blok etrafında hizalanmıştır. Benzer biçimde Türkiye’de de Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması meselesi hukuk devleti tartışması ile yargı egemenliği tartışması etrafında farklı kamuoyu hizalanmaları üretmektedir. Bu tür hizalanmalar genellikle sistemsel eşik olaylarının erken göstergeleri olarak kabul edilmektedir.
IV. İki süreç arasındaki temel farklar
Sağlıklı bir karşılaştırma yapabilmek için iki süreç arasındaki farklılıkların da açık biçimde ortaya konması gerekir. Dreyfus Davası’nın merkezinde güçlü bir antisemitizm dalgası yer almaktadır. Buna karşılık Türkiye’deki mevcut tartışmalar etnik veya dini bir ayrım üzerinden değil anayasal bağlayıcılık ve yargı yetkisi tartışmaları üzerinden yürütülmektedir. Bu nedenle iki olayın toplumsal motivasyonları farklıdır.
İkinci önemli fark askerî ve sivil yargı bağlamıdır. Dreyfus Davası askerî yargı krizidir. Türkiye’deki tartışma ise anayasa yargısı ile derece mahkemeleri arasındaki yetki ilişkisi bağlamında ortaya çıkmıştır.
Üçüncü fark ise rejim krizi düzeyidir. Fransa’da Dreyfus Davası doğrudan rejim krizine dönüşmüştür. Türkiye’de ise süreç hâlen kurumsal yorum farklılığı düzeyinde tartışılmaktadır. Bununla birlikte tarihsel örnekler bu tür süreçlerin uzun vadede rejim tartışmalarına dönüşebildiğini göstermektedir.
V. Egemenliğin normatif merkezi ve operasyonel merkezi
Modern devletlerde egemenlik iki düzlemde işlemektedir. Bunlardan ilki normatif egemenliktir ve anayasal metinler üzerinden tanımlanmaktadır. İkincisi ise operasyonel egemenliktir ve uygulama mekanizmaları üzerinden ortaya çıkmaktadır. Bir ülkede yüksek mahkeme kararlarının uygulanmaması durumunda egemenliğin hangi düzlemde yoğunlaştığı sorusu ortaya çıkmaktadır. Bu soru Dreyfus Davası sırasında Fransa için sorulmuştur. Günümüzde benzer bir sorunun Türkiye bağlamında da tartışıldığı görülmektedir.
VI. Karşılaştırmalı teorik değerlendirme: Emergia perspektifi
Emergia yaklaşımı açısından bakıldığında her iki süreçte de kurumsal gravite, anlam gravitesi ve hukuk gravitesi arasında bir gerilim ortaya çıktığı görülmektedir. Bu üç gravite alanının eşik yoğunluğa ulaşması durumunda toplumsal hizalanma ortaya çıkmakta, hizalanma arttıkça meşruiyet tartışmaları doğmakta ve bu tartışmalar egemenlik tartışmasına dönüşebilmektedir. Bu nedenle mesele yalnızca bir hukuk tekniği problemi değildir. Aksine bu tür olaylar egemenliğin görünür hâle geldiği momentler olarak değerlendirilmelidir.
Sonuç
Dreyfus Davası ile günümüz Türkiye’sinde Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması tartışmaları arasında doğrudan tarihsel eşitlik kurmak mümkün değildir. Bununla birlikte her iki süreç de yüksek yargı kararlarının kurumsal dirençle karşılaşmasının modern devletlerde nasıl meşruiyet tartışmaları ürettiğini göstermektedir. Bu tür olaylar genellikle karar krizi, yetki krizi ve meşruiyet krizi olmak üzere üç aşamalı bir süreç içerisinde ilerlemektedir. Bir hukuk devletinin gücü ise bu üç aşamadan hangisinde çözüm üretilebildiğiyle doğrudan ilişkilidir.
Devam edecek…
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish