“Hedef ile sonucun aynı şeyler olmadığı” hususunu izah etmeğe geçmeden, onu tam iyi anlaya bilmek için önce, “kanın kılıca galip gelmesi” meselesini ele alıp incelememiz gerekir.
Aslında bu düşünce Şii Müslümanlar nezdinde bilinen bir gerçektir. Yani Şii ekolünde Muharrem ayı içerisinde yer alan ve özellikle de “onuncu gün” anlamına gelen “aşura” gününde, “kanın kılıca galip gelmesi” konusu üzerinde hayli durulmaktadır. Onlar derler ki:
İmam Hüseyin kanı ile hayli güç kesp etti ve ondan döktükleri kan, zamanın otoritesinin kılıcına galip geldi.
Peki “böyle bir durumun olması mümkün müdür?”
İşte burada bunun üzerinde durup konuyu irfanî boyuttan ele alıp izaha çalışacağız.
“İrfanî” yönden ele alıp incelmeye çalışacağız derken, “fıkıh İslamı" ile "İrfan İslamı"nın farklı olduğuna vurgu yapmak istedim.
Çünkü fıkıh İslam’ının kimi görüşlerine katılmak mümkün değildir. Zira Fıkıh İslam’ı hayli katı kuralcı bir din algısıdır ve o algıda olanlardan kimilerinde irfan, marifet ve vicdan diye bir şey söz konusu olmuyor. Kimi fıkıh İslam algısında yalnızca kuru kurusuna ahkam/kanunvardır o kadar.
Hatta İran İslam Cumhuriyeti'ni savunmam ve onun dünyada en yüce değer olduğunu söylemedeki gayem, fıkhi yönden eğil, irfanîyöndendir.
Çünkü kurucusu merhum imam Humeyni, fakihliğindenziyade büyük arif ve irfan ilmine sahip bir zattı.
Dolayısıyla İran anayasasında kuru şeriat kanunlarının bir kısmının uygunlaştırıldıktan sonra oraya yerleştirildiği görülmektedir. Buna recim konusunu gösterebiliriz.
Ayrıca yer yüzünde demokrasi vs. ile yönetilen birçok ülkeler, şu anda diktatör ve sömürü ülkesi olurlarken, İran İslam Cumhuriyeti asaletini korumayı başarabilmiştir.
Diyebiliriz ki İran İslam Cumhuriyeti'nin şu anda en fazla istifade ettiği örnek insan, İslam peygamberinin sevgili torunu imam Hüseyin'dir (as).
Bilindiği üzere imam Hüseyin’in Kerbela olayındaki hedefi, dönemin iktidarını ortadan kaldırmak değildi.
Çünkü onu ortadan kaldıracak kadar güçlü orduları yoktu. Etrafında, kendisiyle birlikte yalnızca 72 insan vardı.
Bununla da çok güçlü bir imparatoru yok etmek mümkün gözükmüyordu. Dolayısıyla, bunların tümü de şehit olmuşlardı.
Fakat İmam Hüseyin’in Kerbela hareketi onu çok büyük sonuçlara götürmüştü. Hatta tarihten anlaşıldığı kadarıyla İmam Hüseyin’in, yapmış olduğu kıyamının onu bu sonuçlara ulaştıracağını kendisi dahi bilmiyordu.
Onu ve de ele almış bulunduğumuz bu konuyu tanıyabilmek ve anlayabilmek için, bizim önce “hedef” ile “sonucu” birbirinden ayrıştırmamız lazım.
Zira insanlardan birçoğu bunları birbirleriyle karıştırmaktalar.
Kimi insanların yaptıkları bir işte üstün bir hedefi olabilir, fakat sonucunun ondan daha üstün olabildiğini de görmekteyiz.
Kimi zaman da tam tersi olur. Yani hedefi iyi olur, fakat sonucu iyi olmayabilir.
Döneminin Sultanı Yezit b. Muaviye, imam Hüseyin’in kıyamına hâkim olmak hedefini taşıyordu ve nitekim de o hedefine ulaştı.
Fakat hedefinin sonuçları çok kötü oldu. Yani sonuç onun değil, imam Hüseyin’in çıkarına oldu.
Çünkü Yezid, imam Hüseyin ve etrafındakileri katlettikten 1 yıl sonra, Medine halkı onun yönetiminebaş kaldırdı ve o da Müslim b. Akabe’nin komutasında onların üzerine ordusunu gönderdi.
Müslim Medine’yi ele geçirdikten sonra, 3 gün ordusuna Medine’de her şeyi mübah kıldı. Onlar da bir taraftan oradaki sahabeden öldürdükleri kadarını öldürdü, ırzlarına tecavüz ettive hatta tarihin kayıtlarına göre, öldürdükleri insanların cenazeleri Medine etrafındaki kumlar üzerinde çıplak bir vaziyette bırakıldı.
Ayrıca Medine’deki yaşayan kadın ve kızlara tecavüz etmeleri sonucu 3 bin kadın babasız çocuk dünyaya getirdi.
Sonra da Abdullah b. Zübeyir bu duruma baş kaldırdı, Mekke’ye yürüdü ve orayı işkal etti.
Yezid, Mekke’ye de ordu gönderdi, Zübeyir’in oğlu da adamlarıyla birlikte kaçıp Mekke’deki Kabe’ye sığındı.
Yezid’in ordusu da kaçıp Kabe’ye sığınanları yok etmek için, mancınıklar ile Kabe’yi dövdü. Kâbe yıkıldı ve kendisi de 3 yıl sonra kendi adamları tarafından öldürüldü.
Kısacası babası Muaviye gibi 20 yıl kadar Müslümanları yönetemedi ve o kısa dönemlik yönetimi içerisinde İslam alemine rahat bir gün yüzü göstermedi.
Buralardan bakıldığında diyebiliriz ki, hedef ile varılan sonuç kimi zaman farklı da olabilir.
İmam Hüseyin’in kesin kez yönetimi düşürmek diye bir hedefi yoktu.
Elbette ki tarihte konuyla ilgili birçok şeyler söyleniyor. Fakat şunu söyleyeyim ki tarih, çok yönü bulunan bir şeydir.
Ama biz burada tarihe değil sonuca bakmaya çalışacağız. Yani İmam Hüseyin’in bu olayının vardığı sonuç, fazlasıyla büyüktür.
İmam Hüseyin, Kerbela’da yapmış olduğu bu kıyamı ile devrimlerin gerçekleşmesi için bir kapı açtı diyebiliriz.
Çünkü bu kıyamından bir yıl sonra Süleyman b. Süred’ in öncülüğünde “Tevvabun” hareketi başladı.
Peşince Muhtar Sakafi isyanı, ondan sonra Zeyd b. Ali hareketi ve en sonun da da Abbasiler hareketi gerçekleşti ve Emevî yönetimine son verildi.
Böylece halk üzerinde imam Hüseyin’in bereketiyle (ruhani etkisiyle) Emevîlerin 80-90 yıllık yönetimi son buldu.
Hatta Abbasîler dönemindeki kimi ayaklanmalar dahi, imam Hüseyin’in kıyamı örnek alınarak yapıldı.
Abdullah b. Zübeyir’in dahi imam Hüseyin’in başlattığı o kıyamı kendine model kabul ettiğini söylemek mümkündür.
Günümüzde, gördüğümüz şu küçük, zayıf ve yoksul olan Yemen gibi bir ülke dahi, yıllardır Suud, ABD ve İsrail gibi dünyanın en güçlü ülkeleriyle savaşım vermekte ve onların karşısında pes etmemektedir. Bu yapılanların tümü, imam Hüseyin’i örnek almalarındandır.
Yemenliler durmadan “Bizde boyun eğmek yoktur” sözünü tekrarlayıp duruyorlar. Bu söz bile, İmam Hüseyin’in ta o dönemde söylediği sözlerdendir.
Ayrıca İmam Hüseyin, Yezit yönetiminin “meşruiyetini” de ortadan kaldırmıştır. Oysaki o dönemde Müslümanların büyük bir çoğunluğu Yezid’den korkuyorlardı.
Çünkü onlar, Kuran’ın “İtaat ediniz Allah’a itaat ediniz Resule ve sizden olan ulül emre de” (Nisa: 59) dediğini dillendirip duruyorlardı.
O dönemdeki Müslüman alim ve fakihlerin tümü de Yezid’in Allah’ın halifesi olduğunu ve hatta bir emir Allah’a karşı isyan etse dahi, ona itaatin farz olduğunu söylüyorlardı.
Hatta günümüzdeki kimi Emevî zihniyetine sahip sözde “İslam alimleri” dahi, “şayet bir düzenin başındaki yönetici (Suudiler gibi) fasık ve facir olsalar dahi onlara isyan etmenin caiz olmadığını” söyleyip duruyorlar. Çünkü onların “veliyyi emir” (otorite sahibi) olduklarına inanmaktalar.
İşte imam Hüseyin, zulüm ve Allah’ın düşmanlığı üzerine tesis edilen bu düzenin aleyhine kıyam etti.
Bunların yalnızca isimleri “Müslüman” değildir, dönemin kimi alimleri “İslam”ın değil, “Sultanların alimleriydi”.
O türden alimlerin ağızlarından yalnızca Sultanlara muhalefet edenlere “kafirdirler” sözü ile “Sultanlara itaat etmek farzdır” sözünden başka bir şey çıkmıyordu.
İşte bu türden söz ve fetvaların ortadan kaldırılması, İmam Hüseyin’in hürmetine oldu.
Şia’da yöneticide bulunması gereken şart “adalettir.” Şayet yönetici “zalim” olur ise, “zalime itaat yoktur”.
Ayrıca Şiiler “adaleti” getirip dinin esasları içerisine yerleştirdiler.
Ayrıca yöneticide yalnızca “adaleti” değil, “şecaati” de şart koştular.
İşte İmam Hüseyin’in Kerbela kıyamının vardığı ikinci bir sonuç dazalim bir yöneticinin “meşruiyetinin” ortadan kaldırılması oldu.
Kısacası İmam Hüseyin’in Kerbela hareketinin sonuçlarından bir diğeri de tüm dünyadaki Şiilerde, zalim yöneticiye karşı “şecaat” ruhiyesini oluşturmak oldu.
Öleceklerini bilseler dahi öyle olmaları gerektiğine inanmaktalar. Çünkü örnek aldıkları imamları da öyle olduğu için öldürüldü ve “bizde boyun eğmek yoktur” diyerek şehit edildi.
Şii Müslümanlar için çok önemli bir yere sahip Kerbela hadisesinde İmam Hüseyin şöyle diyor:
Şu zina zade oğlu zina zade (yani İbn Ziyad) beni iki şeyden birini tercih etme hususunda serbest bırakıyor. Ya ölüm ya da alçaltılmış olarak teslim olmak. Bizde teslim olmak yoktur. Zira bunu bize Allah, Resulü ve göğüslerinden sütünü emdiğimiz annemiz yasak kılmıştır.
Yani ben, izzetimi korumak için savaşmayı ve öyle ölmeyi tercih ediyorum.
Bakınız, dünyada 50’nin üzerinde İslam ülkesi vardır. Bunların hiçbirinde insanlığa ait izzet, şeref, şahsiyet vs. yoktur.
Çünkü çıkarcıdırlar. ABD ve İsrail güçlü oldukları için, “Bize düşen güçlüden yana olmak ya da sessiz kalmaktır” derler.
İşte İmam Hüseyni takip edenlerin dünyası ile etmeyenlerin dünyasının farkı budur.
İmam Hüseyin’in dünyasında olanların felsefesi şudur:
Mümin birisinin kendini alçaltmaya salahiyeti yoktur.
Peki, Arap ülkeleri ABD ve İsrail’in emri altında değiller mi?
Trampyer yer Körfez ülkelerine gelip o ülkeden milyonlarca dolar para alıp gidiyor.
Suudilerden, Katar'dan vs. trilyonlarca para toplayıp götürüyor ve bu paralar da Müslümanlara aittir.
Bu paraları alıp götürüyor ve bunlar ile ürettiği silahları da birbirlerini katletsinler diye tekrar 10 katına Müslümanlara yeniden satıyor, bu şekilde de onları kendine bağımlı kılıyor.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
İran’a işaret etmek istiyorum:
"Acaba İran, İmam Hüseyin’den nasıl yararlanıyor?"
İşte asıl olan bu görüş üzerinde durmak lazım.
Yani “İman ve kanın kılıca galip gelme meselesi” nasıl bir meseledir?
Bu konuyu, aslında “irfanî” açıdan ele alıp incelemek lazım.
Yani bu konunun ahlaki boyutu bellidir.
Dedik ki İmam Hüseyin’inbu konusunu ahlaki açıdan ele alıp incelediğimizde, İmam’ın yaptığı bu kıyamı, ahlaksal olarak şehadeti, zulme karşı kıyam etmeği ve insanlığın şerefini ihya etmek için yaptığı bir kıyamdır.
Bu kıyamın, şimdi de İran, Irak, Lübnan, Yemen ve bazı bölgelerdeki insaniyetiihya ettiğini müşahede etmekteyiz.
Kısacası, bağımsızlık uğrunainsanın ölüp öldürdüğünü yalnızca buralarda görüyoruz.
Biz konunun ahlaki boyutunu değil de “irfanî” boyutunu ele alıp inceleyeceğiz ve bunun, çok önemli olduğuna dikkatleri çekmek istiyoruz.
Arifler şöyle der:
Tüm insanlar iki aleme sahipler; Bunlardan biri 'mülk', diğeri de 'melekût' alemidir.
'Mülk' aleminden kasıt, tabii, maddi ve fiziki alemdir. 'Melekut' aleminden kasıt ise, gayb ve metafizik alemidir.
İnsanın gözüken tüm davranış, sıfat, söz, eylem, bireysel ve toplumsal ilişkiler gibi her şeyi, “maddi aleme” aittirler.
Fakat “melekut” alemi ise, tüm insanların batınlarında yer almış bir alemdir.
Yani her bir insanda “bâtıni” alem vardır. Diğer bir ifadeyle, arifler der ki, her insanın batınında hem "nur” hem de “zulmet” vardır.
“Nur” insanı hayra sevk eden güçtür. “Zulmet” ise onu şerre yönlendirir.
Başka bir deyişle, her insanın batınında onu hayra da motive den güç vardır, şerre de motive eden güç vardır.
İnsanı hayra motive eden güce “ilahi nur” derler.
Şerre yönlendiren güce ise, “zulmet” derler.
Bu nur ile zulmeti arasında sürekli birmücadele söz konusudur (yani çatışma vardır).
"Nur”, yani melekler.
“Zulmet” ise şeytanlar demektir.
Yani her insanın “melekut” aleminde melekler ve şeytanlar mevcuttur.
Diğer bir deyişle, her insanda “hayır” ve “şer” diye iki güç mevcuttur.
"Hayır” gücü insanı ilim talebine, insanlara yardımda bulunmaya, isar ve fazilet sahibi olmaya davet eder. Bunlar hayrın unsurlarıdır.
Şer ve Şeytan’ın unsurları ise, insanı kıskanmaya, dünya perestiliğe, kavga ve sürtüşmelere ve yine şehevi şeylere davet eder.
Her bir insanda, kimi zaman hayrın unsurları şerrin unsurlarını alt eder ve insanı salih bir kul, arif ve melekûtî bir insan yapar.
Kimi zaman da şeytanlar ve şer unsurları, hayır unsurlarına galip gelir ve insanı facir, mücrim ve zalim bir insana dönüştürür.
Hasılı zulüm onun tüm varlığına ve hayatına hükümran olur.
Elbette arifler bu söyledikleri tüm sözlerine Kuran ve rivayetlerden de deliller ibraz ederler.
Yani delilsiz hiçbir söz söylemezler.
Nitekim, Enam 75’ten şu delili getirirler:
Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin melekutunu gösteriyorduk.
Yani herkes melekut alemini göremez.
Genelde normal insanlar maddi alemde yaşayıp sonra da ölüp gidiyorlar.
Buradan İran’a geliyoruz:
Her topluluğun hatta devletin dahi hem mülk alemi (yani hükümeti, ordusu, polisi, orduları, bakanlıkları vs.) vardır ve bunların tümü de o toplumun mülk alemine ait olan şeylerdir hem de melekut alemi vardır.
Yani hem hayır hem de şer unsurları vardır.
Örneğin sömürücü devletlerin sömürücülükleri onların şer unsurlarıdır.
Mesela Hitler, Stalin, Mao, Hulagu han, Siyonist İsrail ve ABD gibi zalim şahıs ve ülkeler, birer şer unsurlarıdırlar ve dünyaya hakimiyet kurmak ve insanları kontrolleri altına almak isterler.
Yani normal insanlar Batı ve Doğuluları, fark gözetmeksizin aynı gözde görürlerken, bu türden olanlar, melekût alemlerindeki kibir, sömürü, zulüm ve insanların özgürlüklerini ellerinden alma gibi durumları, bunlarda tecessüm ederve aynen Hitler vs. ye dönüşürler.
Yani Avrupa’daki sömürücü ülkeler gibi diğer ülkeleri perişan ederler.
İran’da melekût alemi, belli ki zulmün karşıtıdır.
Yani, İran İslam Cumhuriyeti'nin kurulduğu günden günümüze dek, ABD, İsrail, Sovyetler birliği, İngiltere ve diğer zalimlerin zıddınadır.
İmam Humeyni'nin (ra) ta o zamanda söylediği söz şuydu:
Ne doğu ne Batı, İslam Cumhuriyeti.
Bu sözü hatta şu anda dahi geçerlidir ve bu ülkelerin tümünü şerir devletler olarak görüyorlar.
Dolayısıyla, İran’ın melekut aleminde zulme karşı bir alerji vuku bulmuştur.
Bu konuyu şayet bir insan üzerinden açıklar isek daha güzel anlaşılmış olur.
Örneğin şayet bir insan, diğer bir insana zulmeder ise, yapılan bu zulüm şayet mülk aleminde tahakkuk bulur ise, görülür olur. Fakat melekut aleminde zalimin nurundan bir kısmı o mazluma geçiverir. Şayet söz konusu zalimin herhangi bir nuru mevcut değil ise, bu sefer de mazlumun günah ve zulmetinden o zalime aktarılır ve böylece de “değişim” gerçekleşmiş olur. Yani “nur” ile “zulmet” yer değiştirmiş bulunur. Ve bu ilahi bir yasadır.
İslam’da buna işaret eden bir rivayet de mevcuttur ve şöyledir:
Kıyamet gününde zalim ile mazlum getirilir ve muhasebe edilirler. O zalimin işlediği iyeliklerden (nurdan) alıp o mazluma verirler. Şayet o zalimde hiçbir sevap/iyilik/nur yok ise, mazlumun günahlarından/zulmetinden alınıp o zalime verilir ve bu şekilde cehenneme gitmiş olur. Çünkü artık onda iyilik/nur diye bir şey kalmamıştır. Zira onun iyilikleri, zulmettiği mazlumlara aktarılmıştır.
Arifler şöyle derler:
Rivayetteki bu anlam, ahiret için geçerlidir. Fakat onun yansıması dünyada da olur. Yani dünyada da o zalim bir mazluma zulmettiği taktirde, onun yaptığı zulüm miktarınca, onun nurundan alınıp mazluma verilir.
Örneğin zalim birisinin, başka birinin malını çaldığını ya da birinin gıybetini ettiğini tasavvur ediniz. Onun nurundan bir miktarı alınıp o haksızlığa uğrayan mazluma verilir.
Bu sözlerine de şu ayeti delil gösterirler:
Kuşkusuz Allah hesabı çabuk görendir.
(İbrahim: 51)
“Seriül hesab/hesabı çabuk görmek”; yani Allah’ın bu işleri kıyamet gününe bırakmaması ve aynı anda dünyada iken o zalimin hesabını yapması demektir.
Bu da dediğimiz gibi olur. Yani o zalimin nurundan alınıp mazluma verilmesiyle gerçekleşir.
Dolayısıyla o cezalandırılan insan, ona zulmeden zalimden daha güçlü oluverir.
İşte bu nokta çok önemlidir.
Yani, zayıf ve güçsüz biri olan o mazlum, nasıl olur da kendinden daha fazla güçlü olan o zalimden daha da güçlü olabilir?
Bunun cevabını bulmak lazım. Şayet bunun cevabını bulabilir isek, “kanın kılıca galip olduğu” hakikatinin de cevabını bulmuş oluruz.
Zira kan, kılca nispeten daha zayıf ve kılıç ondan daha güçlüdür.
Peki, zayıf olan kan, kendisinden kat kat güçlü olan kılıca nasıl galip olabilir?
Örneğin, İmam Hüseyin (as) Kerbela'da 70 kişi ile birlikteydi ve her birisi bir nura sahiptiler.
Düşmanları onlara zulmetti, böylece, tümünü de katlettiler.
İşte onlara o zulmü yapan o zalimler, mücahit Müslüman olmaları hasebiyle onlar da illaki birtakım nurlara sahiplerdi ve düşününüz o 30 bin kişinin sahip oldukları o nur, bu 70 kişiye intikal etti.
Dolayısıyla da bunlar (imam Hüseyin ve beraberindekiler) nurun kutbu oluverdiler. Bundan dolayı olsa gerek aradan 1400 yıl geçmesine rağmen Kerbela’da şehit düşen İmam Hüseyin ve beraberindeki şehitlerin o nurları hala dahi sönüvermedi ve öyle gözüküyor ki kıyamete kadar da sönmeyecektir.
Dolayısıyla,hala dahi tüm mücahit ve dava adamları bu nurdan iktibas etmekteler. İşte bu nurun ne kadar da güçlü olduğunu hep beraber görmekteyiz.
Çünkü onlar, yalnızca oruç tutup namaz kılan salih kimseler değildi, onlar, o 30 bin kişilik mücahitlerin de nurlarını kesp etmişlerdi.
İran’a dönelim:
Gerçek şu ki İran, ilk günlerden şu ana kadar mazlumdur. Yani 8 yıl Irak ile savaştırılmıştır.
Halkın mücahitleri denilen o kesim de, Saddam ve ABD’nin desteğiyle onlardan ne kadar fazla insanı katletmişlerdir.
40 küsür yıldır ABD ve Batılı emperyalist ülkeler onlara ne kadar da ekonomik zararlar vermiştir.
Ve yine ne kadar da iftiralara maruz kalmışlardır vs.
Kısacası dünya kadar zulme ve karanlıklarla karşı karşıya gelmişlerdir.
Şimdilerde şunu anlıyoruz ki İran, diğerlerine nazaran bu denli küçük bir ülke olmasıyla birlikte ve kendisine 40 küsür yıldır ambargo uygulanmasına rağmen, nasıl da dünyanın en güçlü ve en büyük süper gücüyle baş edip, onlara meydan okuyabiliyor.
Zira dünyanın en güçlü ordu, asker, silah ve ekonomik güç onların ellerinde olmasına rağmen, İran o zayıflığıyla onlara karşı savaşım verebiliyor.
Hatta Trump Çin, NATO, Avrupa vs. den yardım dileniyor ve İran ile barış yapmak için araya adamlar koyuyor vs.
Peki, İran bu gücünü nereden alıyor?
İran devletinin sahip olduğu o güç, yalnızca Allah’a, ahirete ve nübüvvete imandan kaynaklanmıyor elbette.
Çünkü onların dışında 50 küsür Müslüman ülke vardır ve hepsi de İran’ın iman ettiği değerlere iman ediyorlar.
Onların tümünde de şehadet kutsal bir makamdır, buna da iman ediyor ve seviyorlar da.
Peki onlar, Siyonistve Emperyalist güçlere teslim olmuşlarken, İran’ın onlara karşı kafa tutmasının nedeni nedir?
Demek ki bu nur ve güç, 8 yıllık İran-Irak Savaş'ından bu yana, Irak ve ona destek veren o ordularda yer alan mücahitlerin nurlarının, onlardan İran ordularına geçmesidir.
Dolayısıyla biz de diyoruz ki, “şehitlerin beldeleri daha güçlü oluyor.”
Evet, Irak da Şii’dir, petrolü ve diğer madenleri vardır, hayır ve hayrat da işliyorlar, fakat buna rağmen ABD karşısında Saddam döneminde bir ay dahi dayanamadılar.
1 ay içerisinde sistemleri çöktü ve toplumda çöküş başladı. Hatta insanlar kuru ekmek yiyebilmek için evlerinin kapılarını dahi satılığa çıkardılar.
Fakat İran’a bakıyoruz, kırk yıldır ambargoya maruz kalmışlar, buna rağmen hayır ve hayrat veriyor ve sokakları böyle ihsanları verenler ile dolup taşıyor.
Ayrıca Irak, Körfez ülkeleri, Afganistan vs. gibi ülkelere de her şeyi ihraç ediyorlar.
İşte soru şu:
Acaba bunlar bu gücü nereden alıyorlar. ABD ve tüm dünya emperyalistleri kendisine yüklenmesine rağmen, nasıl hala dahi ayakları üzerinde durabiliyorlar?
Son 1-2 yıl içerisinde Rusya ve Çin ile, o da yalnızca siyasi yönden onlarla ittifak kurabildiler, oysaki onlar da ABD ve Batı ile hareket ediyorlar.
Dolayısıyla İran tek başına kalmış bir ülkedir. İrfani yorumda bunun anlamı da “kan kılıca galip oluyor” demektir.
Yani 40 küsür yıl sonra İran bu denli hasar aldıktan sonra, bu gücü nereden almıştır?
Oysaki tüm komşuları, malları, canları ve silahlarıile İran’ın aleyhinde oldular.
Dolayısıyla da melekut aleminde bunların tüm nurları İran’a geçmiş oldu, o topluma geçince de bu denli güçlenmiş oldular.
Karanlık güçler ise (örneğin Şah yanlıları, halkın mücahitleri vs.) ABD ve diğer ülkelere kaçıp yerleşti.
Bundan dolayı da İran, şer güçlerinden kurtulmuş oldu.
Açıkçası bu şer güçleri dışarılarda protestolar düzenleyerek Şah’ın oğlunu İran’a geri getirmek istiyorlardı ve bazı Müslüman ülkeler de bunlara destek veriyorlardı fakat yine de olmadı.
Dolaysıyla şuraya gelmek istiyorum:
Kanın kılıca galip gelmesinin sırrı şudur:
İran’da birçok önemli insanlar şehit edildi. Yine İran, bu kırk küsür yıl zarfında on binlerce şehit verdi. Bir belde ’de ne kadar fazla şehit verilir ise, o belde, melekut aleminde o denli güçlü olur. Melekut alemi de mülk alemine tesir eder ve bu alemde o güç “şecaate” dönüşür, böylece de artık o millette korku diye bir şey kalmaz.
Yoksa, “İran, Hürmüz boğazını bir şans olarak kapamasından dolayı öyle oldu” demek doğru değildir
Zira, bu konu “şans” meselesi değildir.
Hürmüz Boğazı, Şah döneminde de mevcuttu, keza Husiler de daha önceden varlardı;
Peki o dönemde niçin ABD ve Siyonizm’e sataşmıyorlardı?
Hürmüz Boğazı da şu an, aynen İmam Ali'nin (as) kılıcı gibidir.
“Zülfikar” demek; “çatal ağızlı/iki ağızlı” demektir.
Fakat mesele onun iki ağızlı olması değildir, aslında o da normal bir kılıçtır, önemliolan, o kılıcın kimin elinde olması meselesidir.
Yani önemli olan kılıç değil, İmam Ali’nin bileğiydi.
Dolaysıyla Hürmüz Boğazı önemli değil, önemli lan Hürmüz Boğazı'nı kapama cesaretidir ve bu da yönetimin cesaret ve şecaati ile ilgilidir.
Yani, onun taşıdığı hedef değil, ulaştığı sonuçtur.
Nitekim ABD ve İsrail’in de kıtal diye bir hedefleri vardır ve bu hedefi gerçekleştiriyorlar.
Fakat sonuç ne?
Yani Yezid de İmam Hüseyin hususundaki hedefini gerçekleştirdi ve onu, adamlarıyla birlikte komple katletti, fakat sonuç ne oldu?
Sonuç şu oldu:
İran halkı, bu kıtallerden sonra birliklerini daha da güçlendirdi, tüm insanlık alemi de Trump ve İsrail’i telin ettiler.
Sosyal medyadaki haber ve yorumlara bakıldığında, hatta Batılı kimi devletler tarafından dahi İsrail’in kınandığını görüyoruz ve Gazze olaylarından itibaren dünya halklarının onlardan nefret ettiklerine şahit oluyoruz.
Bu olanların tümü, yapılan bu savaşların sonuçlarıdır. İster Gazze ve isterse de İran ile yaptıkları savaşlarda, dünya milletlerinin Siyonistlerden nefret ettiklerini görüyoruz.
Çünkü o iki halk da o zalimler tarafından zulme maruz kalmış ve mazlum duruma düşmüşlerdir.
Mazlumlar hususunda Buda’nın şöyle bir hikmetli sözünü aktarılır. Buda der ki:
Hak ile zayıf güçlü olur. Zira hak güçlüdür, hatta sahibi öldürülse dahi, o yine de güçlü kalır.
Şimdilerde gördüğümüz gibi, DAİŞ, el-Kaide, İşit vs. ne de çok insan öldürdüler.
ABD ve İsrail, rehber Ali Hamaney'ş dahi öldürdüler.
Fakat savaş ne oldu?
İran toplumu içerisinde birlik çoğaldı, güç arttı, yücelik fazlalaştı ve tüm dünya, İran toplumunun mağdur ve mazlum olduğunu anladı.
Buradan hareketle ABD ve İsrail’i kınamaya başladılar ve bu şekilde de insanlar uyanmaya başladı.
İran için yapılan ve yapılacak en büyük yardımlardan biri de “dünyanın uyanmasıdır.”
Son sözümü Kur'an’ın bu ayetiyle tamamlamak istiyorum:
Bilakis biz, hakkı batılın tepesine bindiririz de o, batılın işini bitirir. Bir de bakarsınız ki, batıl yok olup gitmiştir. (Allah’a) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun siz.
(Enbiya: 18)
Yani ABD ve onun gibi zalimler gidicidirler.
Halk onların güçlü olduğunu tasavvur edebilirler, İsrail’i de öyle.
Fakat İran’a bakıyoruz onlar asla bunlardan korkmuyorlar ve sanki şu anda o ayetin karşılığı İran’dır.
Yani, Müslümanların tümü de hakkı biliyor, fakat büyük çoğunluğu hakkı kullanma cesareti bulamıyorlar ve “hiayanetkârlıkta” bulunuyorlar.
Sanki bir tek İran ve düzenin gücü hakkı kullanıyor.
Dolayısıyla da artık Batıdaki medeniyet Doğuya ve özellikle de İran ve direniş gücüne kayıyor.
Çünkü İran ve direniş gücü, onların zulmüne isyan ediyor, öteki İslam ülkeleri ise hıyanet içerisindeler.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish