Ekşi sözlük sitesinde rastladığım “Şükela” rümuzlu birinin isabetli tanımıyla söze giriş yapmalıyım:
Hakikaten şu Acemlerde bir şey var, ben de anlamış değilim; kültürleri ayrı güzel ve değerli, hele kadınları... Ben çirkin olanına henüz rastlamadım; hiçbir şeyi yoksa bile mutlaka gözleri güzel oluyor Acem kadınlarının, nedir ki bu hal?
Paris merkezli “Le Monde” gazetesinin kitap ekinde geçen hafta İsrail-ABD ikilisinin İran’a saldırısına dolaylı bir değinide bulunuldu.
Gazete yazı kurulu; savaş halindeki İran’ın gurbette yaşamakta olan üç romancının (Azer Nefisi, Leyla Azam Zangene-Lila Azam Zangeneh ve aynı zamanda ünlü bir film yönetmeni olan Navid Sinaki’nin) eserlerinde sıkça irdelenen “özgürlük, kimlik, şiddet, sürgün, gurbet hayatı” gibi kavramları kapsamakta ve tarihi kriz anlarında gelişen varoluş hakkındaki soruları irdelemekteydi.
Her üçüne ait kısa biyografik bilgileri verelim:
Azer Nefisi (Farsça آذر نفیسی; d.1948-Tahran) İran asıllı bir yazardır ve ABD’de profesörlük mesleğini icra etmekte ve İngiliz edebiyatı üzerine ders vermektedir. 1977 yılından itibaren Amerika’da yaşayan Nefisi, 2008 yılında vatandaşlık hakkını alabilmiştir.
Akademide önemli mevkilere gelip bu alanda önemli rolleroynayan Nefisi Amerikan üniversitelerindeki faaliyetleriyle bilinmektedir. The Johns Hopkins University’s School of Advanced International Studies (SAIS) Dialogue Project andCultural Conversations, a Georgetown Walsh School of Foreign Service, Centennial Fellow and a fellow at Oxford University bunlar arasındadır.
Ayrıca kendisi İranlı ünlü yazar ve şair Said Nefisi’ninyeğenidir. 2003 yılında yayımlanan “Tahran’da LolitaOkumak” isimli eseriyle uluslararası bir üne kavuşmuştur. Bu romanı, 117 hafta boyunca en çok satan kitaplar listesinin başındaki yerini korumuş; bu sayede çok sayıda ödül almıştır.
Belli başlı kitaplarının isimleri şöyledir: “Hakkında Suskun Kaldığım Şeyler: Bir Müsrif Kızın Hatıraları”, “Hayal Cumhuriyeti: Üç Kitaptaki Amerika”, “Öteki Dünya; Nabokov ve Sürgünlük Bilmecesi”, “Tehlikeli Olanı Okumak: Kargaşa Zamanlarında Edebiyatın Yıkıcı Gücü.”
“Tahran’da Lolita Okumak” isimli kitabı 2024 yılında filme çevrilmiş; başrolü İranlı meşhur aktris Gulşifte Ferahani (Golshifteh Farahani) oynarken, yazarın kendisi de filmde yer almıştır.
İran asıllı yazar ve edebiyat eleştirmeni Leyla Azam Zangenesürgündeki İranlı ebeveynlerin çocuğu olarak Paris’te doğup büyümüştür. “The Enchanter: Nabokov and Happiness”(Büyücü: Nabokov ve Mutluluk) kitabıyla tanınmaktadır. Bir süre Harvard’da ders vermiştir.
Şimdilerde New York’ta yaşamakta ve “The New York Times” gibi mecralarda denemeler yazmaktadır. 2017 Man Booker Kurgu Ödülü jürisinde yer almıştır. 2017 Man BookerKurgu Ödülü jürisinde yer alan Zangene 2021 yılında, “Lolita Öbür Dünyada” adlı uzun bir deneme yayınlamıştır. “Cennetten Çıkış” adlı romanının 2026’da yayınlanacağı söylenmektedir.
Uluslararası Kurtarma Komitesi’nin Denetleme Kurulu’nda 12 yıl görev yapan Azam Zangene, 2011 yılının sonuna kadar Güney Afrika’daki Soweto kentinin gecekondu okullarındaki öğrencilere günlük yemek dağıtan ve kâr amacı gütmeyen TheLunchbox Fund’ın danışma kurulu üyeliğinde bulunmuştur. Ayrıca “Sınır Tanımayan Kütüphaneler” isimli kuruluşun küresel elçisi ve aynı zamanda radikal empatiyi teşvik eden uluslararası bir öykü alışverişi örgütü olan Narrative4’ünyönetim kurulu üyesidir.
Navid Sinaki: Tahran asıllı sanatçı, film yönetmeni ve şairdir. Los Angeles’te yaşıyor. Eserleri sanat galeri ve müzelerde sergilenmektedir. The Lincoln Center, British Film Institute, Cineteca Nacional in Mexico, and the Modern Museum in Stockholm bunlar arasındadır. İlk kişisel sanat sergisi ShangriLa Museum of Islamic Art, Culture, and Design, and theHonolulu Museum of Art isimli iki müzede sergilenmiştir.
Üç farklı romandaki sosyal-siyasal mesajlar
“Tahran’da Lolita Okumak” başlığıyla kaleme alınan kitabında Azer Nefisi, İran devletinin halkına yönelik şiddetine karşı cesur bir çıkış yapıyor ve şunları söylüyor:
Aslında bu şiddet güç-kuvvet değil, düpedüz zayıflıktır. Umut ise insanlık onurunun siyasetini aşmak suretiyle varoluş merhalesinin ötesine geçmiş olan ‘Jin, Jiyan, Azadî’hareketindedir. Burada elem-hüzün noktasına yoğunlaşan edebiyat, gelmesi şart olan umudun müjdecisidir.
Romanındaki şu satırlar ülkesinde yaşananlar hakkında önemli ipuçları taşımaktadır:
Şu kadarını biliyorum: Öfkeliyim ama kalbim kırıktır. Bugün olduğu gibi yarın da özgürlük uğruna sokaklara çıkıp sloganlarını haykıran İranlılar bana umut veriyor. Bu mücadele onlar açısından salt bir siyaset değil, var olma meselesidir. Evlerinden fırlayıp mitinge koşanlar, bir daha yuvalarına geri dönemeyeceklerini bilmekteler. Buna rağmen meydanlara akın ettiler; rejime karşı göğüs gerdiler, polis kurşunlarının seslerini şarkı ve danslarıyla bastırdılar. Hal böyleyken, devletin halkına yönelik şiddeti kuvvetini değil, zayıflığını göstermektedir. Halkın silahı ise ‘Jin, Jiyan, Azadî’(Kadın, Hayat, Özgürlük) şiarıdır.
Leyla Azam Zangene, “Büyücü, Nabokov ve Mutluluk” romanında tahayyül ile miras bırakılmış sürgün kavramına yoğunlaşmak suretiyle kendi şahsiyetiyle tarihin iç içe geçmişliğini anlatmaktadır. Bu tahayyül içinde İran’ın yeri duygusal gerçeklik adına farklı bir anımsamadan öteye geçmez.
Belli ölçüde umutsuzluk ve hayal kırıklığına yol açan siyasal değişimler ruhunu kaplamıştır. “Duygusal vehim/kuruntu” şiddet olgusu karşısında gayet kırılgandır. Bu kırılganlık ve melankoli, zaman zaman dünyaca ünlü İranlı şair-sanatçı-oyuncu Füruğ Ferruhzad’ın ruhunu çağırıp sesini dinlemek şeklinde dile getirilmektedir.
Navid Sinaki’ye gelince; onun en meşhur eseri “Meduso of Roses”dır. “Yüzdeki Kırmızı Gözyaşları” başlıklı çalışmasında ise yanıtlardan daha çok sorgulamaların gündeme getirildiği kitabında cinsiyetçi kimlik yerine kültürel kimlik ön plandadır. Burada yaşadığı sürgün/gurbet, anavatandakinden daha kaotik ve sorunlu bir atmosfere dönüşmektedir.
Teiresias (Tiresias), Yunan mitolojisinde Thebai şehrinin efsanevi kâhini ve kör bilicisidir. Uzun yaşamı boyunca hem erkek hem de kadın olarak yaşamışlığıyla tanınan ve insanlık ile tanrılar arasında arabuluculuk yapan bilge bir figürdür. Odysseia, Oedipus Rex ve Narcissus gibi pek çok mitolojik öyküde kehanetleri asla yanlış çıkmayan, gizemli ve bilge kâhin rolünü üstlenir.
Yazar, eserinde bir bakıma Yunan mitolojisindeki Kör Kâhinin (Tanrılar tarafından hem cezalandırılıp kör edilmiş hem de geleceği görme yeteneğiyle ödüllendirilmiştir) ruhunu çağırmak suretiyle ikili/çifte aidiyeti sorgulamaktadır: Hayat anayurtta mı yoksa yaban ellerde mi daha iyidir? Bu sorunun kesin cevabı yoktur, ucu açıktır: Tıpkı belirlenen kimliklerde olduğu gibi.
Efsanede adı geçen Teiresias’ın temel özellikleri ve anlamı üstüne tam da burada bir parantez açmalıyım:
Cinsiyet Değişimi: Çiftleşen iki yılanı ayırdığı için Teiresias’ın Hera tarafından 7 yıl boyunca kadına dönüştürüldüğü anlatılır.
Bilgelik ve Sembolizm: İnsan ve tanrı, kör ve gören, şimdiki zaman ve gelecek arasında bir köprü olarak görülür.
Genellikle mitolojide “kâhin” kavramını kişiselleştirmek için sembolik bir figür olarak kullanılır. Bir kâhin olarak “Tiresias”, Yunan efsanevi tarihi boyunca kâhinler için kullanılan yaygın bir unvandır.
“İran savaşı: Gecenin uç noktasına yolculuk”
Leyla Azam Zangene’ye göre: “Gecenin en karanlık ucuna yolculuk gibidir İran’daki savaş.” Halkın umudu tahrip ve tahrif edilmiş; özgürlükten mahrum bırakılması bir yana hürriyet hakkındaki umudu da hile ve menfaat yoluyla çalınmıştır. Hal böyleyken, biliyoruz ki dış müdahalelerin bütün yolları çıkmaza ve bilhassa kan dökmeye gidecektir!
Devamında şöyle der Zangene:
İran’ı salt hayal yoluyla biliyor ve tanıyor olduğum iddiasında değilim. Çünkü evveliyatında yani henüz annemin rahmindeyken zaten oradaydım ve ardından yedi aylık olana kadar da İran’ın havasını toprağını koklamış ve görmüştüm. Dolayısıyla anayurt tasavvurumun bir yere kadar düzmece-sanal olduğu söylenebilir. Yine oradaki masal, efsane ve hikâyeler aracılığıyla bilip tanıyorum İran’ı ki, bunlar da her geçen gün giderek daha fazla doğrulanıyor.
İran benim için annemin yurtdışına giden son uçağa bindiği andır. Zira eş zamanlı olarak Ayetullah Humeyni Fransa’dan uçağa binip Tahran’a ineceği ana denk düşmüştür. Annemin neredeyse boş çantasında birkaç hatıra fotoğrafından başka bir şey yoktur. Sormuşlar kendisine: Niçin ağlayıp duruyorsun? Cevaplamış: Anam yeni vefat etti, onun için gelmiştim. Minik bebeğim, kızım ise Paris’tedir. Beklemediğimiz bir andaacilen dünyaya geldi. Şimdi acele yanına dönmek zorundayım.
Tahran Havaalanındaki bir görevli annemi uçağa kazasız belasız bindireceğine söz vermiş. Ancak bir türlü ortalıkta gözükmemiş. Annem son uçağın son yolcusu olarak biniş yapar yapmaz, yeni İran yönetiminin bütün gümrük kapılarını kapattığını duyurulmuş. Böylece pek sevdiği yurdundan yuvasından temelli ayrılmak zorunda kalmış!
Hayal meyal hatırladığım İran’ın babamla ilgili bölümleri de var. Mesela başı dumanlı ve karlı tepeleriyle güç gösterisi yapan heybetli dağlar ve bazen de zahmetli yolculuğuna çıktığı çöller aklıma gelir. Babam hem dinden hem de mollalardan nefret ederdi.
Batının uç noktasında, İran Kürdistan bölgesinde doğan sabah güneşini de her zamankinden daha fazla yine şair FüruğFerruhzad’ın şiirleriyle birlikte hayal edebiliyorum. Arzum emelim şu ki; anayurdum olan bu ülkeye ‘gitme, bekle beni’ demek istiyorum. Lakin bu kez, huyumun arzusu hilafına karamsarım.
Başlangıçta kendiliğinden bir halk hareketi başkaldırdı. Kanla ateşle bastırılmadan önce bir nebze umutluydum. Gelgelelim Fransız romancı-sanat tarihçisi ve devlet adamı AndréMalraux dediği gibi: ‘Şarkısal kuruntu ama feda edilmeye hazır bir ruh’ ile dopdoluydu sokaktaki kalkışmalar.
Ne yazık ki kuruntu geçen Ocak ayında sona erdi. İran hükümeti, vatandaşına eşi benzeri görülmemiş bir şiddet uyguladı. Neticede halk, içerideki bombalamalar ile dışarıdaki başarısız ve hileli politikaların arasında kalıverdi.
Bizim açımızdan en ahlaki olanı şudur: Orada ölüm ile imha arasında sıkışıp inleyen halkın yerinde değiliz. Haliyle iyi tanıyıp bilmediğimiz İranlılar adına konuşamayız. Yine de kısa bir süre öncesine kadar henüz gerçekleşmemiş güzel ve gerçek bir umuttan bahsedebiliyorduk, artık o da kalmamış görünüyor!
Cevabı olmayan sorular
Söz sırası Navid Sinaki’de:
Sorularıma yanıt verdiklerinden değil, benim gibi karşılığı olmayan sorular sormalarından ötürü roman-öykü yazarlarının cazibesine kapılırım. İlk romanım olan ‘Yüzdeki Kırmızı Gözyaşları’ndaki kahramanım, ben misali, Tahran’da ve benim gibi homoseksüelliğin yasaklandığı bir ortamda yaşamaktaydı. Eski Yunan mitolojisindeki Teiresias tarafından kovalanmakta/takip edilmekteydi. Genelde aşk ve terkedilmiş kadınlar hakkında yazmış olan Romalı şair Publius OvidiusNaso’nun deyimiyle aniden değişerek kadın oluvermiş ve erkek görünümünden uzaklaşmıştı.
Bacısı Tanrıça Juno, aynı zamanda eşi konumundaki Tanrı Jüpiter’e sorar: ‘Acaba aşkın üstünlüğü kadın veya erkek olmaya göre değişir mi?’ Sürgündeki hayat için de benzer bir sual mümkün: ‘Vatanda yahut gurbette, hayat hangisinde daha güzel?’
Cevap yeterince açık olmayabilir ve halkı tam tatmin etmeyebilir. İşte söz konusu kitabımda Tahran’ı hüzünle kaplanmış bir şehir olarak değil, orada oturanlar açısından farklı bir yer, nabzı atıp duran bir yerleşim yeri olarak tasvir ettim. Zira mukimleri burayı seviyorlar ve onun uğruna mücadele ediyorlar. Şimdiki trajik zamanlarda ise Amerika ile İsrail’in başlattığı savaş giderek devam edip işkillenmelere yol açarken, insanlar kendi hayat akışlarından ve serüvenlerinden aniden kopartılmış oluyorlar.
Evet, Tahran’da doğdum ama Kaliforniya’da büyüdüm. Amerika’da yaşayan İranlılar her karşılaşmalarında sorup dururlar: ‘Yahudi misin yoksa Müslüman mı?’ veya ‘Ailen İslam Devrimi’nden yana mı yoksa muhalif mi?’
Henüz 15 yaşımdayken 11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kulelere yapılan saldırıya tanık oldum. Lisede talebeydim.Hadisenin sunum tarzında melodramatik bir tarz/üslup vardı. Yerel radyolardan biri ‘My Heart Will Go On’ şarkısını yayına koymuştu ki, bu aynı zamanda ünlü Titanic filminin müziği olarak kullanılmıştı. Arka planda ağlayan sesler duyuluyordu.
Şarkıcı Céline Dion, My Heart Will Go On şarkısını söylerken sesini yükseltene kadar bu böyle devam etti. Hüzün kitleseldi, atmosferi sarmıştı; bağlı olarak İslamofobia da bir o kadar ortalığı kaplamıştı. Kurbanları açısından daha somut bir şey vardı: İkinci ikiz kule de çökmüştü!
İran İslam Devrimi 1979’da gerçekleştiğinde babam ve annem ülkeden çıkışla ABD’ye varabilmişlerdi. Bütün arzuları benim Amerikan eğitimi alıp memur olarak görevlendirilmemdi. Oysa ebeveynlerim çalışanlar sınıfına mensuptular; dolayısıyla Şah döneminde ekonomik bakımdan en alttakilerden sayılıyorlardı; turistlere ayrılmış nadide ve lüks mekânlara yaklaşmaları mümkün değildi.
1990’lı yıllarda yaşadığımız mahalle, İran’dan firar edip buraya sığınan onlarca İranlı göçmenle dolmuştu. ABD ile İran arasında mekik dokumak zahmetli ve çetrefilli bir işti. Benim simam, yüz hatlarım tipik Fars damgasını taşıyordu ancak kültürel kaynağım ve eğitimim Amerikan kökenliydi.
Adını İngiltere’deki Cheddar kasabasından alan Çedarpeyniriyle beslenip büyüdüm. Bu peynir sarıdır ve tadı biraz ekşidir. Disney çizgi filmleri ile şarkıcı-dansçı Britney Jean Spears izleyerek yetiştim. Nitekim roman yazdığımı duyan annem sordu: ‘Nasıl olsa memleketinde yaşamadın, o halde niçin İran hakkında yazıyorsun?’
Yazmak benim için İran’a dönüş yolu gibiydi. Zira iki güzel yaz geçirmiştim orada. En fazla haz duyduğum şey ise benzeyen türden insanlarla karşılaşmamdı. Sanki büyük bir aileye mensupmuşum gibi bir hisse kapılıyordum. Amca veya dayı çocuklarım ise ülkeyi terk etmek için can atıyorlardı.
“Hayat sürgünde mi yoksa memlekette mi daha iyiydi? Annem bir türlü cevabını bulamıyordu bu sualin. Eskiden iyi yetişebilmek için Amerika’nın ideal bir ülke olduğunu düşünürdüm. Oysa şunu hep hissediyorum: Günün birinde annem, İran’ı bırakıp geldiğine pişman olacaksın diyecek! İyi de benim gibi homo sıfatıyla orada yaşamak ne demektir? Hadi beni bırakın, kız veya erkek kardeşime ne yapacaklar?
Mesele hayli karmaşıktır. Birçok soru da yanıtsızdır. Umut dolu bir yanıt bulamıyorum. Yine de şu doğru soruyu sormaktan geri durmayalım: Ölümden istifade eden kimdir?
Üç gurbetçinin mesajları anlamlıydı, biz okuyup geçtik ama İran’daki halkların dertleri hiç bitmedi, bitecekmiş gibi de görünmüyor!
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish