Savaşta bir komutanı öldürmek ile bir devletin siyasi liderini hedef almak, uluslararası hukukta aynı kategoride değerlendirilemez. BM Şartı’nın 2. maddesinin 4. fıkrası, devletlerin birbirinin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanmasını açıkça yasaklar. Meşru müdafaa hakkı ise ancak bir silahlı saldırı gerçekleştiğinde devreye girer; önleyici saldırı kavramı ise geniş kabul görmüş bir norm değil, çoğu zaman siyasi bir gerekçedir. Bu çerçevede ABD ve İsrail’in bu operasyonları “terörle mücadele” veya “meşru müdafaa” söylemiyle temellendirmesi, hukuki olduğu kadar tartışmalı, büyük ölçüde siyasi bir savunudur.
Bununla birlikte mesele salt hukukla sınırlanamaz.
Suikastlar işe yarıyor mu?
Bugün sıkça dile getirilen bir iddia var: “Liderleri öldürmek İran’ı etkilemiyor.”
Bu değerlendirme eksiktir.
Yetişmiş, deneyimli ve kurum kültürüne hâkim kadroların kaybı, her devlet için gerçek bir yıpranmadır. Askerî harekâtı koordine etmek, kriz anında hızlı ve doğru karar almak, karmaşık bürokratik yapıları yönetmek; bunlar kısa sürede telafi edilebilecek beceriler değildir. İran da bu kayıplardan muaf değildir. Kısa vadede operasyonel kapasitede düşüş, komuta zincirinde kırılmalar ve karar alma süreçlerinde yavaşlama kaçınılmazdır.
Ancak bu tespiti mutlaklaştırmak da yanıltıcıdır.
Zafiyet var, çöküş yok
İran zayıflıyor. Ama çökmüyor.
Bu iki cümlenin aynı anda doğru olması mümkündür. Analitik dürüstlük her ikisini birlikte kabul etmeyi gerektirir.
Evet, İran ciddi bir kapasite kaybı yaşamaktadır. Üst düzey kadroların kaybı aynı zamanda kurumsal hafızanın aşınması anlamına gelir. Deneyim, bilgiyle birlikte; ilişkiler, sezgiler ve yazılı olmayan işleyiş biçimleri demektir. Bunlar kolay aktarılmaz, zaman içinde yeniden inşa edilir. Bu süreç ise hata ve maliyet üretir.
Buna ek olarak, sürekli hedef olma hali, karar alıcılar üzerinde kalıcı bir baskı yaratır. Hiçbir yerin güvenli olmadığı algısı, kriz anlarında temkinliliği artırır; temkin ise çoğu zaman hız ve esneklik kaybı demektir.
Dolayısıyla İran bugün ölçülebilir biçimde daha zayıftır.
Ancak zafiyet ile çöküş aynı şey değildir.
İran’ın siyasal sistemi, kişisel karizmaya değil kurumsal ve ideolojik sürekliliğe dayanır. Velayet-i Fakih yapısı, yedekli kadro üretme kapasitesi ve doktrinsel bütünlüğü sayesinde ağır darbeleri absorbe edebilir. Sistem sarsılır; ama kendini yeniden üretir.
Zayıflayan her devlet yumuşamaz
Asıl kritik mesele burada başlar: Yerine kim geliyor?
Tecrübeli, pragmatik ve müzakereye açık aktörlerin tasfiyesi, sistemin sivil ve esnek damarını zayıflatır. Yerlerine gelen kadrolar ise çoğu zaman daha ideolojik, daha güvenlik odaklı ve daha serttir.
Ortaya çıkan yapı, giderek bir “Devrim Muhafızları Devleti”ne dönüşür: diplomatik manevra alanı daralmış, güvenlik refleksleri belirleyici hale gelmiş, müzakere kapasitesi sınırlı bir yönetim.
Bu dönüşüm dışarıdan bakıldığında yanıltıcı olabilir. Zayıflamış bir devlet, aynı zamanda daha öngörülemez ve daha dirençli bir aktöre dönüşmüş olabilir.
Zayıflayan her devlet yumuşamaz; bazıları sertleşir.
Teslim olsa da hafıza teslim olmaz
Diyelim ki İran geri adım attı. Devlet müzakere masasına oturdu, savaş sona erdi.
Peki toplum?
Devletler teslim olabilir. Ama toplumların hafızası teslim olmaz.
İran’ın tarihsel belleği, 1953 darbesinden İran-Irak Savaşı’na, yaptırımlardan dış müdahale algısına kadar bir dizi travmayı barındırır. Bu birikim zaten güçlü bir Batı karşıtlığı zemini oluşturmuştur. Lider suikastları bu zemini daha da derinleştirir; soyut bir siyasi söylemi, kişisel ve kuşaklar arası bir duyguya dönüştürür.
Bu artık toplumsal psikoloji alanına girer.
Şii geleneğindeki yas ritüelleri bu noktada kritik bir rol oynar. Özellikle 40 günlük yas döngüsü, tarihsel olarak siyasi mobilizasyon üretmiş bir mekanizmadır. 1979 devrimi sürecinde bu döngü, her ölümün yeni bir protesto dalgasını tetiklemesiyle büyüyerek rejim değişimine giden yolu açmıştır.
Bugün benzer bir dinamik yeniden üretilebilir. Ancak önemli bir fark vardır: mevcut rejim bu mekanizmayı kontrol etmeyi öğrenmiştir ve onu devrim üretmek yerine sistemin meşruiyetini pekiştirmek için kullanabilmektedir.
Sonuç nettir:
Daha zayıf bir devlet, ama daha radikalleşmiş bir toplum.
Bu, savaşın sona ermesi değil, biçim değiştirmesidir.
Kimin için risk?
Ortaya çıkan tablo tek taraflı değildir.
İsrail açısından, zayıf ama radikalleşmiş ve öngörülemez bir İran, güvenlik üretmez. Merkezi ve rasyonel bir devlet, her zaman dağınık ve ideolojik olarak motive olmuş aktörlerden daha öngörülebilirdir. İkinci senaryo, caydırılması ve sınırlandırılması daha zor bir tehdit üretir.
ABD açısından ise bu tür bir İran, bitmeyen angajman, artan maliyet ve kronik istikrarsızlık anlamına gelir. Çözülmemiş ama zayıflatılmış bir devlet, ortadan kaldırılmış bir tehdit değil, sürekli yönetilmesi gereken bir kriz üretir.
En büyük risk ise Körfez ülkelerindedir. Enerji altyapısının kırılganlığı, ticaret yollarının hassasiyeti ve rejimlerin yapısal zayıflıkları düşünüldüğünde, istikrarsız bir İran’ın yaratacağı dalga etkisi en çok bu ülkeleri vuracaktır.
Sonuç: Zaferin faturası
Liderlik tasfiyesi stratejisinin tarihsel sicili açık bir gerçeği gösterir: kişiler ortadan kaldırılabilir, ancak sistemler kolay kolay ortadan kalkmaz.
İran bugün gerçekten zayıflamıştır. Ancak bu zayıflama onu daha uzlaşmacı bir aktöre değil, daha sert ve daha güvenlik odaklı bir yapıya doğru itmektedir.
Bu dönüşüm, istikrar değil, yeni bir çatışma döngüsünün habercisidir.
Kazanılmış bir savaş, kaybedilmiş bir barışa dönüşebilir.
Mesele artık sadece İran değildir.
Mesele, nasıl bir düzenin inşa edildiğidir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish