Kölelik mi, egemenlik krizi mi: İslam öncesi Türklerde esirlik, iç savaş ve “Kul” kavramının yeniden değerlendirilmesi

Hasan Köse, Independent Türkçe için yazdı

Görsel: turktarihim.com

İslam öncesi Türklerde kölelik meselesi, uzun süre iki uç yaklaşım arasında ele alınmıştır. Bir tarafta “Türklerde kölelik yoktu” şeklindeki romantik-milliyetçi iddia, diğer tarafta Roma merkezli kölelik tanımını evrensel ölçüt kabul eden indirgemeci yaklaşım yer alır. Oysa her iki yaklaşım da anakroniktir. Mesele, köleliğin var olup olmadığı değil; bağımlılık ve esirliğin hangi siyasal ve toplumsal işlevi gördüğüdür. Bu çalışma şu tezi savunmaktadır: İslam öncesi Türk toplumlarında esirlik ekonomik bir üretim sistemi değil, egemenlik üretme ve kriz yönetme aracıdır; “kul” kavramı ise bireysel mülkiyet köleliğini değil, siyasal bağımlılığı ifade eder.

Roma köleliği, üretim ilişkilerinin merkezinde yer alan kurumsal bir yapıdır. Latifundialar, madenler ve şehir ekonomisi köle emeği üzerine inşa edilmiştir.¹ Köle, hukuken mal statüsündedir ve üretim sisteminin temel unsurudur. Bu yapıyı ölçüt alarak bozkır dünyasına bakmak metodolojik olarak sorunludur. Hun ve Göktürk toplumlarında üretim göçebe hayvancılığa dayanır; ekonomik faaliyet dağınık aile birimleri üzerinden yürür; geniş tarımsal işletmeler ve yoğun emek gerektiren üretim modelleri yoktur.² Böyle bir zeminde kitlesel, kalıcı ve ekonomik temelli kölelik sistemi gelişemez.

Çin kronikleri Hunların ve Göktürklerin sınır bölgelerinden nüfus transfer ettiğini kaydeder.³ Bu durum ilk bakışta köleliğin varlığına işaret edebilir. Ancak söz konusu esirler üretim kölesi değil, askerî ve demografik kapasite kaynağıdır. Bozkır toplumunda nüfus azlığı stratejik bir sorundur; her yetişkin erkek potansiyel savaşçıdır. Bu nedenle düşmanı yok etmek değil, sisteme dahil etmek daha rasyoneldir. Orlando Patterson’ın “sosyal ölüm” kavramıyla tanımladığı klasik kölelik modelinde birey toplumsal kimliğinden koparılır.⁴ Oysa bozkır pratiğinde esir zamanla asimile edilir, evlilik yoluyla içselleştirilir ve askerî yapıya katılır. Bu, entegratif bir esirliktir; üretim temelli kölelik değil.

Hun siyasal yapısı konfederatif karakter taşır ve iç çatışmalar bu yapının doğasında vardır. Mete’nin iktidara gelişi dahi bir iç darbe sonucudur.⁵ İsyan eden boylar yenildiğinde lider kadro tasfiye edilir; ancak boyun tüm nüfusu köleleştirilmez. Aileler dağıtılır, askerî yükümlülük yeniden düzenlenir.⁶ Bu uygulama ekonomik değil siyasal bir mantık taşır. Amaç, isyancı asabiyeti kırmak ve merkeze sadakati yeniden tesis etmektir.

Göktürk döneminde 630 yenilgisiyle yaşanan çöküş, bağımlılık meselesini daha açık biçimde gösterir. Orhun Yazıtları’nda geçen “Türk budun ilini törüsünü tutmadı, Çin’e kul oldu” ifadesi, kölelik kavramının ekonomik değil siyasal bağlamını açıkça ortaya koyar.⁷ Buradaki “kul” bireysel köle değil, egemenliğini kaybetmiş topluluktur. İl (siyasal düzen) ve töre (normatif düzen) çöktüğünde budun bağımsızlığını yitirir. Bu, mülkiyet kaybı değil siyasal öznenin ortadan kalkmasıdır.

II. Göktürk dirilişi (682) sürecinde dağılan boyların yeniden toplanması, esirliğin kalıcı alt sınıf üretmediğini kanıtlar.⁸ Çin’e tabi olmuş boylar tekrar merkeze bağlanır. İsyan eden unsurlar hizaya getirilir; ancak nüfus yok edilmez. Bu uygulamanın mantığı, İbn Haldun’un asabiyet teorisiyle uyumludur: siyasal güç kolektif dayanışmadan doğar; merkez bu dayanışmayı dağıtarak tehdidi ortadan kaldırır.⁹ Boy dağıtma stratejisi köleleştirme değil, asabiyet kırma yöntemidir.

Roma ile karşılaştırıldığında fark belirginleşir. Roma iç savaşlarında proskripsiyon listeleri hazırlanmış, mallara el konulmuş ve binlerce kişi köleleştirilmiştir.¹⁰ İç savaş ekonomik düzeni dönüştürmüştür. Türk iç savaşlarında ise mülkiyet yapısı değişmez; ekonomik sistem altüst olmaz. Amaç, ekonomik yeniden dağılım değil siyasal hiyerarşinin yeniden tesisidir.

“Ogulın kul, kızın kün kıldı” ifadesi de bu bağlamda okunmalıdır.¹¹ Bu söz, ekonomik köleleştirme anlatısı değil, toplumsal aşağılanmanın sembolik ifadesidir. Kul olmak, başka bir egemenliğe tabi olmaktır. Türk siyasal düşüncesinde en ağır felaket budur. Çünkü egemenlik kaybı, sadece siyasi değil ontolojik bir kırılmadır.

Bu noktada şu karşı argüman gündeme gelebilir: Eğer esirlik vardıysa, bu zaten kölelik değil midir? Bu soruya verilecek cevap, köleliğin tanımına bağlıdır. Eğer kölelik, bireyin üretim aracı olarak mülkiyet nesnesine indirgenmesi ise, bozkır modelinde bu yapı sistematik değildir. Eğer kölelik, bağımlılık ilişkisi olarak tanımlanırsa, evet, bağımlılık vardır; fakat bu bağımlılık ekonomik değil siyasal niteliktedir.

Sonuç olarak İslam öncesi Türklerde esirlik mevcuttur; ancak bu kurum Roma tipi ekonomik kölelik değildir. İç savaş sonrası boy dağıtma ve entegrasyon stratejileri, nüfusu yok etmek yerine siyasal bağlılığı yeniden üretmeyi hedefler. Orhun Yazıtları’ndaki “kul” kavramı ise bireysel mülkiyet köleliğini değil, kolektif egemenlik kaybını ifade eder. Türk siyasal düşüncesinde asıl mesele üretim ilişkileri değil, il ve törenin korunmasıdır. İl çöktüğünde budun kul olur; il yeniden kurulduğunda bağımlılık ortadan kalkar.

Bu nedenle İslam öncesi Türk tarihini kölelik eksenli değil, egemenlik ve asabiyet eksenli okumak daha isabetlidir.

Dipnotlar

  1. Keith Bradley, Slavery and Society at Rome, 1–15.
  2. Peter B. Golden, An Introduction to the History of the Turkic Peoples, 83–104.
  3. Sima Qian, Shiji, 155–175.
  4. Orlando Patterson, Slavery and Social Death, 45–50.
  5. Sima Qian, 157–160.
  6. Ibid., 162–165.
  7. Talat Tekin, Orhon Yazıtları, 32–35.
  8. Tekin, 41–48.
  9. İbn Haldun, Mukaddime, I: 305–312.
  10. Appian, Civil Wars, 45–78.
  11. Tekin, 28–35.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU