Hiroşima ve Nagasaki'yi yok eden atom bombaları, modern tarihin en karanlık, en yüz karartıcı hadiselerinden biri olarak hafızalarda yer alıyor. Patlamanın yerle bir ettiği şehirler ve hayatlar insanlığın yok edici gücünün vicdanlarda bıraktığı ağır bir yük olarak her yıl anılıyor. Ancak o patlamayı mümkün kılan binlerce kilometre ötedeki bir diğer yıkım ise tarihin dışında tutuluyor ve bilerek unutturuluyor.
Kongo’nun hikâyesi anlatılmadan Hiroşima ve Nagasaki’yi yıkan trajedi tamamlanmış sayılamaz.
Kaynak Lanetiyle Yazılmış Bir Tarih
Afrika’nın en zengin yeraltı kaynaklarına sahip ülkelerinden biri olan Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Avrupalı sömürgecilerin kıtaya ayak basmasıyla birlikte “kaynak laneti”nin en trajik örneklerinden birine dönüştü. Yer altı zenginliği bu topraklara refah değil; açlık, şiddet ve bitmeyen bir kaos getirdi.
Belçika Kralı II. Leopold’un Kongo’yu fiilen kişisel mülkü olarak yönettiği dönemde, kauçuk kotasını dolduramayan milyonlarca Kongolu sistematik bir şiddetle katledildi. Hayatta kalanların büyük bir kısmı, elleri ve kolları kesilerek, zulmün izlerini ömür boyu bedenlerinde taşımaya mahkûm edildi. Bugün Leopold rejimi, insanlık tarihinin en kanlı sömürge düzenlerinden biri olarak anılıyor.
Ne yazık ki Kongo tarihinde bu dönem bir istisna olarak kalmadı. Leopold’la başlayan şiddet, sonraki yüzyılda biçim değiştirerek sürdü. Kongo, sahip olduğu madenler nedeniyle son otuz yıldır küresel güçlerin dolaylı ya da doğrudan müdahil olduğu vekil savaşlarıyla istikrarsızlaştırılıyor. Dünya teknolojide ilerlerken Kongo toprakları bedel ödemeye devam ediyor.
Atom Çağının Sessiz Kurbanları
Kongo’ya dair en sarsıcı ve en az bilinen gerçeklerden biri, atom bombasının kalbine yerleşen uranyumun bu topraklardan çıkarılmış olması. Katanga bölgesindeki Shinkolobwe Madeni, dünyada eşi benzeri olmayan bir zenginliğe sahipti. Bazı damarlarında yüzde 60’a varan olağanüstü yüksek tenör oranlarıyla, dönemin en saf uranyum kaynaklarından biriydi. Buna karşılık, Amerika’daki madenlerde uranyum oranı çoğu zaman yüzde 1’in altındaydı.
Bu uranyum, Manhattan Projesi’nin yani Hiroşima ile Nagasaki’yi yok eden bombaların temel ham maddesiydi.
1930’ların sonunda, Nazi Almanyası’nın nükleer silah geliştirme ihtimali ABD’de büyük bir korku yaratmıştı. Washington, dünyanın en zengin uranyum rezervinin Belçika Kongosu’nda olduğunu biliyordu. 1940’ta Belçika’nın Nazi işgaline uğramasıyla tarihsel bir fırsat penceresi açıldı. Nazi işgalinden kaçan Belçika Maliye Bakanı Camille Gutt ile ABD’li yetkililer arasında, kamuoyuna hiçbir zaman açıklanmayan gizli anlaşmalar yapıldı. Bu süreçte, sonradan Manhattan Projesi’nin başına geçecek olan General Leslie Groves da kilit bir rol oynadı.
Bu anlaşmalarla, Shinkolobwe’de stoklanmış binlerce ton yüksek kaliteli uranyumun kontrolü ABD’ye geçti. Uranyum, “Elmas” kod adıyla Kongo’dan gemilerle Amerika’ya taşındı; oradan da zırhlı trenlerle Oak Ridge ve Los Alamos gibi gizli tesislere ulaştırıldı.
Bu lojistik zincirin hiçbir aşamasında, Kongolu işçilere çıkardıkları maddenin ne olduğu ya da nasıl bir silaha dönüşeceği söylenmedi.
ABD, atom bombasını geliştirmek için dönemin en büyük askerî bütçelerinden birini harcarken, projenin kalbindeki uranyum, Kongolu işçilerin canı pahasına neredeyse bedavaya temin edildi. Tarihin en pahalı silahı, tarihin en ucuz işçiliğiyle inşa edildi.
Yüzbinleri öldürecek atom bombasının ana maddesi uranyum zırhlı trenlerle taşınırken, işçileri radyasyona karşı koruyan hiçbir önlem alınmadı. Kaç işçinin kanserden öldüğü, kaçının sakat kaldığı bilinmiyor; çünkü kayıt tutulmadı. Savaş sonrası dönemde, uranyumun Sovyetler Birliği’nin eline geçmesini önlemek için Shinkolobwe Madeni kapatıldı ve haritalardan silindi. Böylece sadece stratejik bir kaynak değil, bir halkın yaşadıkları da görünmez kılındı.
Görünür ve Görünmez Acılar
Hiroşima ve Nagasaki’nin yaraları insanlık hafızasına kazındı. Patlamanın anlık dehşeti ve nesiller boyu süren radyasyon etkileri, haklı olarak evrensel bir travmanın sembolü hâline geldi. Anıtlar, anmalar, filmler ve belgesellerle bu acı küresel bir vicdan meselesine dönüştü. Atom bombasını atan ABD, Japonya’dan resmî olarak özür dilemedi; Japonya’ya herhangi bir tazminat ödemedi.
Öte yandan küresel vicdan ve hafıza her zaman seçici oldu. Tıpkı bugün Gazze ve Sudan için olduğu gibi.
Hâlihazırda acısı görünmeyen Kongo halkı, geçmişte de bu görünürlükten mahrum bırakıldı. Shinkolobwe’de, aynı bombanın sessiz ham maddesi çıkarılırken yaşananlar, sömürge tarihinin karanlığına gömüldü. Radyasyon zehirlenmeleri kayıt dışı kaldı, ölümler ise isimsiz.
Bugün Kongo’da kobalt ve koltan için süren sömürü, bu zincirin yeni halkası. Atom çağında uranyum, dijital çağda bataryalar ve akıllı telefonlar… Madenlerin adı değişiyor ama Kongo halkının ödediği bedel değişmiyor.
Hiroşima Barış Anıtı, insanlığa bir uyarı olarak hak ettiği saygıyı görüyor. Shinkolobwe’nin anıtı ise terk edilmiş çukurlar ve susturulmuş tanıklıklardan ibaret.
Hikâyeler eksik anlatılırsa gerçek bir evrensel hafıza nasıl mümkün olabilir?
Kaynaklar
https://rpublc.com/august-september-2023/congo-nuclear-bomb/
https://ahf.nuclearmuseum.org/
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish