ABD ile İran arasındaki ilişkiler Ocak 2026 itibarıyla son yılların en gergin dönemlerinden birine girmiştir. ABD’nin Orta Doğu’ya uçak gemisi ve ona bağlı savaş gruplarını sevk etmesi Washington’un İran’a yönelik askeri seçenekleri yeniden ciddi biçimde masaya koyduğunu gösterdi. Bu askeri yığınak tek başına kesin bir saldırı kararına işaret etmese de caydırıcılık, baskı ve hazırlık boyutlarının aynı anda işletildiği bir sürecin parçasıdır. ABD yönetimi özellikle İran’ın bölgesel faaliyetleri, iç siyasi baskı ortamı ve nükleer programına dair belirsizlikleri gerekçe göstererek silahlı gücünü görünür kılmayı tercih etmektedir.
İran cephesinde ise bu askeri hareketlilik doğrudan bir tehdit olarak algılanmaktadır. Tahran yönetimi ülkeye yönelik herhangi bir ABD saldırısının savaş ilanı sayılacağını açıkça dile getirmiştir. İranlı yetkililerin olası bir saldırıya yalnızca konvansiyonel askeri araçların ötesinde bölgedeki müttefik ve vekil güçler aracılığıyla da karşılık verebileceği olasılığı yüksek seviyededir. Bu durum olası bir çatışmanın yalnızca iki ülke arasında kalmayacağını Lübnan, Suriye, Irak ve Körfez hattına yayılabileceğinin riskini de ortaya koymaktadır.
Türkiye’nin Krize Bakışı: Güvenlik ve İhtiyat
Türkiye, ABD’nin İran’a yönelik bir müdahale olasılığını değerlendirirken bu konuyu sadece iki ülke arasındaki bir çatışma olarak görmemektedir. Ankara bu çatışmayı bölgesel güvenlik, ekonomik istikrar, göç baskısı ve kendi ulusal çıkarları perspektifinden ele almaktadır. Türkiye’nin yaklaşımı ilk aşamada askeri müdahalelere karşı duyulan derin kaygı ve bu tür bir eylemin bölgeyi daha geniş bir krize sürükleyebileceğine dair güçlü bir değerlendirmeye dayanır. Türkiye geçmiş krizlerde olduğu gibi bu tür bir senaryoya normatif değil stratejik ve ihtiyatlı bir perspektifle yaklaşmaktadır.
Bu yaklaşım Türkiye’nin en üst düzey karar alma mekanizmalarına da açık biçimde yansımaktadır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde gerçekleştirilen son Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında İran merkezli güncel gelişmeler kapsamlı şekilde ele alınmıştır. Komşu ülke İran’ın istikrarı ve huzurunun yalnızca ikili ilişkiler açısından değil bölgesel güvenlik ve istikrar bakımından da büyük önem taşıdığı özellikle vurgulanmıştır. MGK değerlendirmelerinde İran’da yaşanabilecek bir istikrarsızlığın bölge geneline yayılma potansiyeline dikkat çekilmiş ve dış müdahalelerin bu riski daha da artırabileceği yönünde bir çerçeve çizilmiştir. Bu vurgu Ankara’nın meseleyi kısa vadeli taktik hesaplardan ziyade uzun vadeli bölgesel denge perspektifiyle ele aldığını göstermektedir.
Türkiye’nin diplomatik kanadı da benzer bir çizgiyi açık ve net ifadelerle sürdürmektedir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Katar merkezli Al Jazeera televizyonuna verdiği bir röportajda İran’daki gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulunarak, İran’a yönelik bir saldırının ve yeni bir savaşın başlatılmasının yanlış olacağını ifade etmiştir. Fidan ayrıca İran’ın nükleer dosya konusunda yeniden müzakereye açık ve hazır olduğunu vurgulayarak askeri seçenekler yerine diplomatik süreçlerin işletilmesi gerektiğine dikkat çekmiştir. Bu açıklama Ankara’nın krizi müzakere ve diyalog zeminine çekme yönündeki tutarlı çabasını yansıtmaktadır.
Siyasi düzeyde verilen mesajlar da bu çizgiyi tamamlamaktadır. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında gerçekleştirilen Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) Toplantısının ardından yaptığı açıklamada, İran’daki gelişmelerin yakından ve endişeyle takip edildiğini belirtmiş; İran’a yönelik her türlü dış müdahaleye karşı olduklarını açık bir dille ifade etmiştir. Çelik, İran’ın köklü bir devlet geleneğine sahip olduğunu ve İran halkının Türkiye açısından kardeş bir halk olarak görüldüğünü vurgulamış; yaşanan sorunların İran’ın kendi iç dinamikleri çerçevesinde çözülmesi gerektiğini dile getirmiştir. Dış müdahale ya da dış müdahale yoluyla bir rejim değişikliğinin İran açısından son derece yanlış ve ağır sonuçlar doğuracağı yönündeki değerlendirmesi Ankara’nın egemenlik ilkesine dayalı dış politika yaklaşımını net biçimde ortaya koymaktadır.
Ankara’nın Çizgisi Müdahale Yerine Müzakere
Bu açıklamalar bir bütün olarak değerlendirildiğinde Türkiye’nin İran konusunda herhangi bir müdahaleye karşı, istikrarı önceleyen ve dış müdahalelerin yaratabileceği zincirleme krizlere karşı temkinli bir duruş benimsediği görülmektedir. Ankara, İran’ın iç siyasi ve toplumsal sorunlarının dış baskı ve askeri yöntemlerle değil İran toplumunun kendi iradesiyle çözülmesi gerektiği görüşünü hem güvenlik bürokrasisi hem diplomatik söylem hem de siyasi düzeyde tutarlı biçimde savunmaktadır.
Türkiye’nin söylemi özellikle olası bir ABD saldırısı bağlamında “askeri müdahale yerine müzakere” çağrısına odaklanmaktadır. Ankara resmî düzeyde İran’a yabancı müdahalenin ülke içinde ve bölgede daha büyük krizlere yol açacağını belirtmiştir. ABD ile İran arasındaki sorunların müzakere ve diplomatik kanallarla çözülmesi gerektiği vurgulanmıştır. Türkiye komşusu İran’daki iç siyasi ve toplumsal dinamiklerin dış baskı ile değil kendi toplumunun iradesiyle çözülmesi gerektiğini savunmuştur. Bu tutum Türkiye’nin tarihsel dış politika prensiplerinden biri olan egemenlik ve dış müdahaleye karşı çıkma ilkesini yansıtmaktadır. Ankara askeri müdahalelerin hem insani maliyeti hem bölgesel istikrar üzerindeki olumsuz etkileri konusunda defalarca uyarıda bulunmuştur.
Ankara için İran’ın istikrarlı bir komşu olması terör örgütlerinin sınır ötesi faaliyetlerinin kontrol altına alınması ve Irak–Suriye hattında güç dengesi hayati güvenlik konularıdır. Türkiye, ABD’nin İran’a saldırısının Irak ve Suriye’deki güvenlik dinamiklerini bozacağı ve bu durumun Türkiye’nin bölgesel terörle mücadele stratejisini zorlayacağı endişesini taşımaktadır. Ayrıca, İran’da yaşanacak bir çöküş veya uzun süreli istikrarsızlık göç baskısını artırarak Türkiye’nin sınır güvenliğini zayıflatabilir. Zaten Türkiye şu anda milyonlarca mülteciye ev sahipliği yapmaktadır. Bu da Ankara’nın sert müdahalelere mesafeli durmasının arkasındaki önemli bir stratejik nedendir.
Arabuluculuk Çabaları ve Diplomatik Temaslar
Türkiye taraflar arasındaki gerilimi azaltma çabalarında aktif bir rol üstlenmeye çalışmaktadır. 2025 yılı sonunda ve 2026 yılı başında İran Dışişleri Bakanıyla yapılan görüşmeler ve ortak mesajlarda Ankara’nın hem İran hem ABD ile temaslarını sürdürerek çözüm arayışını güçlendirmek istediği görülmektedir. Türkiye’nin diplomasi kanadındaki kaynaklara göre Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İran’a yönelik potansiyel askeri saldırı riskini azaltmak için hem Tahran hem Washington ile diyalog kurduğunu açıklamıştır. Bu çaba Ankara’nın bölgesel aktörlerle doğrudan iletişim hattı kurma ve krizi dış müdahaleye gerek olmadan çözme amacını yansıtmaktadır. Bu çabalar Ankara’nın yalnızca çatışmayı önlemeye yönelik pragmatik bir yaklaşımı benimsemesinin yanı sıra Türkiye’yi aktif bir arabulucu olarak konumlandırma isteğini de göstermektedir. Çünkü Ankara uzun zamandır diplomasi de istikrarlaştırıcı ve kolaylaştırıcı bir aktör konumundadır. Böylece Türkiye hem ABD ile ilişkilerini korumaya hem de bölgedeki diğer aktörlerle ilişkilerini sürdürmeye çalışmaktadır.
Türkiye’nin bu konudaki temel kaygılarından biri olası bir ABD-İran çatışmasının Irak ve Suriye üzerinden Türkiye’ye sirayet etme ihtimalidir. İran’ın misilleme kapasitesini büyük ölçüde vekil aktörler üzerinden kullanması Türkiye açısından PKK/YPG, Şii milis gruplar ve bölgesel silahlı yapılar üzerinden yeni güvenlik riskleri doğurabilir. Bu nedenle Ankara, ABD’nin İran’a yönelik herhangi bir saldırısını yalnızca ikili bir meselenin ötesinde Türkiye’nin sınır güvenliğini ve terörle mücadele dengesini etkileyen bir gelişme olarak ele almaktadır.
Ekonomik boyut da Türkiye’nin değerlendirmesinde merkezi bir yer tutar. İran ile enerji, ticaret ve lojistik hatları bulunan Türkiye için Hürmüz Boğazında veya İran içinde yaşanacak bir çatışma enerji arz güvenliği ve fiyat istikrarı açısından ciddi riskler barındırır. Bu nedenle Ankara, ABD’nin İran’a yönelik saldırı seçeneklerini değerlendirirken ekonomik etkileri de ön planda tutar ve mümkün olduğunca taraflar arası çatışmayı sınırlayacak diplomatik girişimleri destekleme eğilimindedir.
Genel Değerlendirme: Dengeleyici Bir Politika
Genel bir çerçeve çizildiğinde Ankara açısından asıl mesele böyle bir saldırının bölgesel istikrarı ne ölçüde bozacağı, Türkiye’nin güvenliğine ve ekonomisine nasıl yansıyacağı ve çatışmanın kontrol edilebilir olup olmayacağıdır. Türkiye’nin genel yaklaşımı askeri müdahaleye karşı olmakla birlikte diplomasiye öncelik veren ve bölgesel yayılmayı önlemeyi hedefleyen bir çizgide şekillenmektedir. Bu nedenle Ankara olası bir ABD saldırısını desteklemediği gibi sonuçlarını sınırlamaya çalışan ve dengeleyici bir aktör olarak konumlanmayı tercih etmektedir.
Ankara’nın tutumu ABD ile ilişkilerini zedelemeden bölgesel gerilimi azaltmayı hedefleyen denge politikası olarak okunabilir. Açık bir şekilde Türkiye doğrudan bir çatışmayı istememektedir. Bunun yerine diyalog kanallarının açık kalması ve bölgesel aktörlerin dahil olduğu diplomatik çözümlere vurgu yapmaktadır. Böylece Ankara hem bölgesel istikrarı hem küresel barışı hem de kendi güvenlik çıkarlarını korumaya çalışmaktadır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish