2026 Davos’unda kadrajın arkasındaki his bambaşka. Salonlara sinen huzursuzluk, rutin bir ekonomik endişeden öte yaklaşan fırtınanın ayak sesleri.
Küresel siyaset artık sabit haritalar üzerinden okunan bir oyun olmaktan çıktı. Her sabah kuralların değiştiği, ittifakların saatlik kurulup bozulduğu kaygan bir zemin var artık.
Tam bu belirsizlik ikliminde, Kanada Başbakanı Mark Carney sahneye çıktı ve diplomatik teamüllerin o ince zarını tek bir cümleyle yırttı: “Masada yoksan menüdesin.”
Sözün şiddeti sadeliğinde gizliydi. Carney, salondaki herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle söylemeye cesaret edemediği o “vahşi” gerçeği ifşa etti. Bu bir metafordan ibaret görülemez.
Modern diplomasinin yeni tehdit haritası tam olarak bu. Bir ülkenin ulusal kaderi, binlerce kilometre ötedeki bir başkentte, kapalı kapılar ardında yapılan bir pazarlığın mezesi haline gelebilir.
Masa ve Liste: Orta Sıkletin Varoluş Sancısı
Carney’nin bu çıkışı, Kanada’nın dış politikadaki bir anlık öfkesi sanılmamalı. Geniş perspektiften bakıldığında bu, “orta güç” dediğimiz devletlerin, devlerin tepişmesi arasında ezilmemek için gösterdiği refleksin ta kendisi.
Ticaret yollarını, enerji vanalarını ve tedarik zincirlerini ellerinde tutan bu ülkeler, paradoksal biçimde oyunun kurucusu sayılmaz. Yine de oyun onların sahasında oynanır.
Davos koridorlarında fısıltıyla sorulan o can alıcı soru şu: “Bu masada kimin veto hakkı var, kim sadece dekor?”
Dün “stratejik ortak” diye sırtı sıvazlanan bir başkentin, bugün “hizaya gel” komutuyla karşılaşması, orta güçlerin manevra alanını boğuyor.
Diplomasi bir müzakere sanatı olmaktan çıkıp kaba bir “al-ver” sürecine, hatta hızlandırılmış bir şantaj mekanizmasına dönüştü.
Eskiden “bağlantısız kalmak” onurlu bir tercihti. Bugünün kaotik düzeninde ise yalnızlık, kriz anında kırmızı hatta cevap verecek kimseyi bulamamak demek. Yani stratejik intihar.
Bu varoluşsal tehdit, Ankara’dan Seul’e, Riyad’dan Brezilya’ya uzanan hatta, büyük blokların hantallığından uzak “mikro ittifakları” doğuruyor.
Carney’nin cümlesi, bu başkentlerde bir uyarıdan çok bir “talimat” gibi yankılanıyor. Kendini masaya davet ettiremezsen, kimse sana nezaketen yer açmayacak.
Tarife Savaşlarında Egemenlik Testi
2026 gündeminin en sıcak başlığı şüphesiz “tarifeler”. Bu kavram iktisadi bir terim olmaktan çıkıp siyasi bir sopaya evrildi. Trumpvari politikaların küresel ticareti bir silah gibi kullanma stratejisi, dost ve düşman tanımını gümrük duvarlarıyla yeniden çiziyor.
Grönland’daki bir maden sahası veya Tayvan’daki bir çip krizi, anında domates ihracatına veya çelik kotalarına yansıyabiliyor.
Bu öngörülemezlik, devletlerin ve piyasaların en büyük kâbusu. Orta güçler için “masada olmak” bu yüzden hayati.
Dışarıda kalan, kendi ekonomisi üzerine verilen kararı, sabah uyandığında resmî gazeteden öğreniyor.
Carney’nin uyarısı tam da burada keskinleşiyor. Menüye yazılmak sadece prestij kaybı sayılmaz. Doğrudan refah ve egemenlik devridir.
Küresel Güney’in Ahlaki Başkaldırısı
Carney’nin doktrinini sadece Batı merkezli bir güç mücadelesi olarak okumak, resmin en can alıcı parçasını ıskalamak olur.
“Masada yer bulamama” travması, en çok Küresel Güney’in hafızasında taze. Yüzyıllarca sömürgecilik tarihi boyunca bizzat “menüde” yer almış uluslardan bahsediyoruz.
Bugün Brezilya, Güney Afrika, Hindistan ve Endonezya hattı, Batı’nın “değerler hiyerarşisini” reddediyor.
Gazze krizinden Ukrayna savaşına kadar uzanan süreçte Batı başkentlerinin sergilediği çifte standart, “kurallara dayalı uluslararası düzen” mitini yerle bir etti.
Güney başkentleri artık şu soruyu soruyor: “Hangi kurallar? Kimin kuralları?”
BRICS+ gibi oluşumların genişlemesi veya yerel para birimleriyle ticaret arayışları, aslında Batı’nın kurduğu masaya duyulan güvensizliğin somutlaşmış hali.
Artık kimse o masada kendisine lütfedilen tabureyle yetinmek istemiyor. Kendi masasını kuruyor, kendi menüsünü yazıyor. Bu, 19. yüzyıldan beri görülmemiş bir jeopolitik parçalanmadır.
Tekno-Feodalizm: Dijital Menüde Kim Var?
Meseleyi sadece toprak veya petrol üzerinden okumak 20. yüzyılda kaldı. Bugün “masada olmak” kavramının en sert karşılığı teknoloji ve veri egemenliğinde yaşanıyor.
Eğer bir devlet, kendi dijital altyapısına, yapay zekâ modeline veya siber savunma mimarisine sahip değilse, o devlet siyasi olarak bağımsız olsa bile dijital bir sömürgedir.
Mark Carney’nin bahsettiği “menü”, vatandaşların verilerinin Silikon Vadisi’ndeki bir sunucuda işlendiği, seçimlerin algoritmalarla manipüle edildiği, savunma sanayisinin bir yazılım güncellemesiyle kilitlenebildiği o distopik senaryodur.
Bu yeni düzene “Tekno-Feodalizm” diyebiliriz. Büyük teknoloji şirketlerinin devletlerden daha güçlü hale geldiği bir çağ. Kendi teknolojik ekosistemini kuramayan ülkeler, sadece masanın dışında kalmayacak. Aynı zamanda o masadakilerin dijital uydusu haline gelecek.
Bu yüzden “teknolojik otonomi” arayışı lüks bir Ar-Ge faaliyeti değil, bir milli güvenlik doktrinidir.
Ankara’nın Zorlu Sınavı: Denge mi Eksen mi?
Tam bu noktada merceği Türkiye’ye çevirmek elzem. Carney’nin tarif ettiği o “tehlikeli bölge”de, belki de en sofistike dansı yapan ülke Türkiye.
Hem NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip olup hem Rusya ile enerji diyaloğunu sürdüren Ankara, “masada kalma” sanatının en zorlu laboratuvarı.
Türkiye’nin son on yılda izlediği “stratejik otonomi” politikası, aslında Carney’nin uyarısına verilmiş erken bir cevaptı. Ankara, Soğuk Savaş dönemindeki gibi sadece bir “kanat ülkesi” olmayı reddetti. Çünkü menüde olmanın bedelini geçmişte darbelerle ve ambargolarla ödemiş bir hafızaya sahip.
Ancak 2026 ve sonrası, bu denge politikasının sürdürülebilirliğini zorluyor. Batı, “Ya tam bizimlesin ya da karşıdasın” dayatmasını sertleştirirken; Doğu, güvenlik garantisi karşılığında sadakat istiyor.
Türkiye’nin avantajı, masanın şeklini değiştirebilme kapasitesidir. Tahıl Koridoru’ndan Afrika açılımına kadar uzanan sahada Ankara, kendi inisiyatifiyle kurduğu “mikro masalarla” oyuna dahil oluyor.
Fakat bu stratejinin maliyeti yüksek, risk primi ağır. Hata payı olmayan bir ip üzerinde yürümeye benzer. En ufak bir denge kaybı, Carney’nin bahsettiği o menüye düşmekle sonuçlanabilir. Bu nedenle her an büyük dikkat ve denge gerektirir.
Yeni Bir Ortaçağ’a Doğru
Sokağa, gerçeğin çölüne indiğimizde gördüğümüz manzara şudur: Dünya, kuralların ve evrensel değerlerin buharlaştığı bir “Yeni Ortaçağ”a giriyor.
Birleşmiş Milletler’in veto kilitlenmeleriyle felç olduğu, orman kanunlarının geçerli olduğu bir dönem.
Mark Carney’nin “Masada yoksan menüdesin” sözü, bir uyarıdan öte, dönemin ruhunu özetleyen bir kehanet.
Artık “kazan-kazan” dönemi bitti. “Sıfır toplamlı oyun” dönemi başladı. Yani birinin masaya oturması için, bir başkasının sandalyeden kalkması gerekiyor.
Orta güçlerin ve Türkiye’nin önündeki on yıl, işte bu sandalye kapmaca oyununun en sert raunduna sahne olacak.
Güç artık sadece askeri kapasiteyle ölçülmüyor. Tedarik zincirindeki yerinizle, çip üretiminizle ve diplomatik esnekliğinizle ölçülüyor.
2026 Davos’u belki unutulacak. Ama Carney’nin o cümlesi, yüzyılın ortasına kadar başkentlerin duvarlarında asılı kalacak.
Çünkü artık herkes biliyor: Menüde yer almamak için, bazen masayı devirmeyi göze almak gerekir.
Tarih sadece masayı devirmeye cesaret edenleri yazar. Menüdekileri değil.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish