İran başta olmakla bölgemizdeki mevcut etno-sosyo-kültürel ve politik sorunların giderilmesi için 2018’den itibaren ileri sürmüş olduğumuz çözüm stratejisi gitgide aktüelliğini artırmakta ve üzerine ciddiyetle gidilmesini kaçınılmaz etmektedir.
Küresel siyaseti son günlerde meşgul eden en önemli olaylardan biri, belki de başlıca olaylardan biri 28 Aralık 2025 tarihinden itibaren İran’ın Tahran Kapalı Çarşısı’ndan başlayan daha sonra diğer küçük şehirlere yayılan ve iki-üç gün önceye kadar devam eden, binlerce katılımcının tutuklanması ve yüzlerce ve bazı iddialara göre 3300 insanın kaybıyla sonuçlanan itirazlardır. Bu itirazlar, bilindiği üzere dahili amil olarak ulusal para biriminin oldukça ağır şekilde yaşamış olduğu düşüş ve bundan kaynaklanan enflasyon ve ekonomik kriz olmuştur. Milli Devlet Gazetesi’ne 7 Ocak’da vermiş olduğum ve “Ekonomi Tetikledi Manipülatif Oyunlar Gerilimi Büyüttü” başlığıyla yayınlanan röportajda neden-sonuç konularına daha geniş biçimde değinmiş olduğum için burada olayların daha farklı boyutlarına odaklanmayı tercih ediyorum.
Birçok sebeplere göre, 2010’lu yılların başından itibaren ağır ve kapsamlı yaptırımlara maruz kalan sistem ile sistem içi rekabet ekseninde faaliyet gösteren sektörlerin, ekonomik açıdan kendi varlıklarını ve güç aktörü olma konumlarını koruma yönündeki refleksleri, kaçınılmaz biçimde yolsuzlukların artmasına ve zaman zaman kontrol dışına çıkan uygulamalara yol açmıştır. Bu süreç, enflasyonun hızla yükselmesine, hayat pahalılığının derinleşmesine ve ekonomik koşulların geniş toplum kesimleri için tahammül edilemez hâle gelmesine neden olmuştur. Sonuç itibarıyla bu tablo, toplumsal huzursuzlukları beslemiş ve bugün gözlemlediğimiz sosyo-politik krizlerin patlak vermesine sebep olmuştur.
İran, 90 milyon nüfusa sahip bir ülkedir. Buna karşın ülkede asgari ücret yaklaşık 100 dolar, ortalama maaşlar ise 200 dolar civarındadır. Enflasyon oranı %110’nun üzerine çıkmış durumdadır. 2025–2026 dönemine ait devlet bütçesi ise yaklaşık 40 milyar dolar seviyesindedir. Mevcut durumu daha iyi kavrayabilmek için bu rakamları Türkiye, Suudi Arabistan ve Irak’ın cari devlet bütçeleriyle karşılaştırmak yeterlidir: Türkiye’nin devlet bütçesi yaklaşık 450 milyar dolar, Suudi Arabistan’ın 350 milyar dolar ve Irak’ın ise 150 milyar dolar düzeyindedir. Bu karşılaştırma, İran ekonomisinin içinde bulunduğu vahim tabloyu tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır.
Söz konusu protestolarda öne çıkarılan isim olarak görülen, devrik Pehlevi rejiminin oğlu Rıza Pehlevi ise, gerek iç aktörler gerekse ABD ve İsrail açısından kurgulanmış süreç bağlamında, belirli bir işlevi yerine getirmesi amacıyla düşünülmüş sembolik bir figür olarak değerlendirilebilir. Mevcut koşullar altında Rıza Pehlevi’nin İran’a fiilen getirilmesi ancak zorlayıcı ve olağanüstü yöntemlerle mümkün olabilir. Zira Rıza Pehlevi’nin, İran’da doğrudan karşılık bulan bir siyasi zemini ya da toplumsal liderlik kapasitesi bulunmamaktadır. Bu alanın aktörü olmadığı gibi, liderlik, monarşik bir konum ya da geçici hükümet başkanlığı gibi rolleri üstlenebilecek bir siyasal şahsiyet de değildir. Nitekim bunu en iyi bilenlerden biri de bizzat kendisidir.
Rıza Pehlevi’nin işlevi, esasen sistem içindeki köktendinci ve geleneksel güç odakları ile devrim karşıtı toplumsal eksenler arasında bir denge unsuru olarak kullanılmasında ortaya çıkmaktadır. Başka bir ifadeyle, hem derin ayrışmalara yol açabilecek protesto dalgalarının kontrol altında tutulması hem de sistem içi güç merkezlerinin - özellikle devrimin geleneksel destekçilerinin - direnç kapasitesinin dengelenmesi amacıyla sembolik bir araç işlevi görmektedir. Bu bağlamda Rıza Pehlevi’nin ön plana çıkarıldığı protestolar, bir iktidar değişimini hedeflemekten ziyade, sistem içi evrilme ve dönüşüm süreçlerine karşı direnç gösterebilecek aktörlerin yumuşatılmasına hizmet eden bir nitelik taşımaktadır.
Dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli husus, itirazların yoğunlaştığı il ve ilçelerin sosyo-demografik dağılımıdır. Ülkenin asli ve kurucu unsuru olan Türklerin ağırlıkta olduğu bölge, il ve ilçelerde orantılı olarak belirgin bir sükûnetin hâkim olduğu görülmüştür. Buna karşılık, Farsça konuşan, çeşitli azınlıklardan oluşan nüfusun yoğun yaşadığı bölgelerde itiraz yürüyüşleri ilk iki-üç gün boyunca kayda değer bir katılımla gerçekleşmiş; ancak Ocak ayının başından itibaren bu yürüyüşler sona ermiş, hatta İsfahan’da sistem yanlısı ülkenin en kalabalık yürüyüşlerden biri düzenlenmişti.
Bu gelişmelerin her biri, ayrı ayrı okunması gereken önemli siyasal ve toplumsal sinyaller barındırmaktadır. Başka bir ifadeyle, asli unsur olan Türklerin yoğun olarak yaşadığı tüm bölgelerde genel bir temkin, idrak, ağırbaşlılık ve sakinlik hâkim olurken; Farsça konuşan nüfusun bulunduğu bölgelerde ilk aşamada histerik bir yaklaşımla protestolara katılım gözlemlenmiş, devamında ise durum ve konum değişikliğine gidilerek hâkimiyet yanlısı gösteriler ön plana çıkmıştır. Buna karşılık, isyan ve itirazların ağırlık kazandığı bölge, il ve ilçeler esas itibarıyla Kurmanci, Gurani, Surani, Kelhur, Erdalani, Arap, Lar, Lor, Lek, Gilek ve Beluç topluluklarının yaşadığı coğrafyalar olmuştur.
Sosyopolitik durum ve genel olarak itirazlar, 12 Ocak itibarıyla yumuşamaya başladı. Hâkimiyetten yana milyonlarca insanın katılımıyla geçirilen yürüyüşler, Defacto olarak itirazları sonlandırmış oldu. Dini Lider Seyyid Ali’nin 13 Ocak tarihli beyanatı; “Düşmana Karşı Güçlü ve Muktedir Yüce ve büyük İran Milleti! Bugün büyük bir iş başardınız ve tarihi bir gün yarattınız. Sarsılmaz bir azimle dolu bu devasa toplantılar, dış düşmanların içerideki piyonları eliyle uygulamaya koymayı planladıkları planlarını boşa çıkardı”, bunun açık göstergesidir. Seyyid Ali, bu günkü (17 Ocak) konuşmasında ise şu beyanatlarda bulundu: “Son fitne bir Amerikan fitnesiydi ve Amerika’nın hedefi İran’ı yutmaktır, Biz Amerika Birleşik Devletleri Başkanını suçlu sayıyoruz; hem can kayıpları, hem zararlar, hem de İran milletine attığı iftiralar sebebiyle… Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, İran’da vandallık yapan, ateşe veren ve insan öldüren bu grubu ‘İran halkı’ olarak tanıttı; yani İran halkına büyük bir iftira attı. Biz Amerika Birleşik Devletleri Başkanını bu iftirası sebebiyle suçlu (mücrim) sayıyoruz… Bu fitnede Amerika ve Siyonist rejimin unsurları büyük suçlar işlediler. 250 camiyi ve 250’den fazla eğitim ve bilim merkezini tahrip ettiler; elektrik endüstrisine darbe vurdular, bankalara zarar verdiler; sağlık merkezlerine zarar verdiler, birkaç bin kişiyi katlettiler… İran milleti, 12 Ocak (22 Dey) günü fitnenin belini kırdı… Amerikalılar bu fitneyi yoğun ön hazırlıklarla başlatmışlardı. Bu kargaşa, çok daha büyük işlerin ön hazırlığıydı. İran ulusu Amerika'yı mağlup etti. Evet, fitneyi (kargaşayı) bastırdık. Ama bu yeterli değildir. Amerika hesap vermelidir.”
ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, itirazların başladığı ilk günden itibaren yaptıkları açıklamalarla süreci açık biçimde desteklemiş ve İran’a yönelik olası bir askerî müdahaleyi gündemde tutmuşlardır. Bu çerçevede her iki lider de, farklı zamanlarda ve çeşitli platformlarda, İran’a karşı güç kullanımı seçeneğinin masada olduğunu vurgulayan beyanlarda bulunmuştur. Her ne kadar Donald Trump iki-üç gün önce yaptığı açıklamada askerî bir müdahalenin söz konusu olmayacağını ifade etmiş olsa da, bugün yeniden İran’ın Dini Lideri Seyyid Ali Hamaney’i doğrudan hedef alan bir söyleme yönelmiştir. Trump, mevcut hakimiyetin sona erdirilmesi gerektiğini dile getirmiş ve açıklamalarında Seyyid Ali’yi “Hasta Adam” şeklinde nitelendirmiştir. Bu tutarsız ve sertleşen söylem, ABD yönetiminin İran’a yönelik yaklaşımında belirsizlik ve baskı politikasının eş zamanlı olarak sürdürüldüğüne işaret etmektedir.
Bölgemiz açısından yüksek önem taşıyan gelişmelerden biri de, Suriye’de devam eden kanlı çatışmaların “çözüm yolu” olarak yeniden gündeme getirilmesidir. Bu satırları yazarken, Halep’te YPG/SDG’ye karşı işgalinde tuttuğu topraklara yönelik merkezi hâkimiyet güçlerinin askerî müdahalesi fiilen devam etmektedir.
Öte yandan Barzani’nin, Mazlum Abdi’nin Erbil’de ABD temsilcisi Tom Barrack ile gerçekleştirdiği görüşmeye dâhil olması ve bu görüşmenin ardından özellikle Suriye başta olmak üzere bölgede yaşanması muhtemel gelişmelerin hangi yönde ilerleyeceği belirsizliğini korumaktadır. Mevcut tablo, bölgede yeni ve daha kanlı çatışma ihtimallerinin göz ardı edilemeyeceğini göstermekte ve sürecin nereye evrileceği ise şimdilik müphemliğini sürdürmektedir. Suriye’de Merkezi Yönetimle SDG/YPG arasında cereyan eden sıcak süreci yakından takip eden gazetecilerden Nevzat Çiçek şu bilgileri aktarıyor: “Şam yönetiminden üst düzey yetkililer, Suriye Arap Ordusu’nun Fırat’ın batısındaki ilerleyişiyle birlikte bölgedeki stratejik enerji ve su tesislerinin devralındığını duyurdu. SANA’nın haberine göre, Suriye Enerji Bakanı Muhammed el-Beşir, ordunun Halep’in doğusunda yer alan Deyr Hafir ve Meskene bölgelerinde kontrolü sağlamasının ardından, hayati tesislerin devralındığını açıkladı. Bakanlık tarafından yapılan açıklamada, Halep Su Kaynakları Müdürlüğü’nün başta Babiri İstasyonu olmak üzere ana su pompalama tesislerini yeniden faaliyete geçirdiği belirtildi. Eş zamanlı olarak Suriye Petrol Şirketi (SPC), ordunun kontrolü sağlamasıyla birlikte Safyan, Resafa ve Tebka yakınlarındaki El-Sevra petrol sahalarını teslim aldığını, bu tesislerin kısa sürede hizmete sokulacağını bildirdi. SDG’den alınan sahalar: — El-Ömer sahası, Tanak, Koniko, El-Cafra, El-Azba, Tayyane–Cido–Melih Ezrak sahaları”.
Burada asıl anlaşılması gereken husus; Irak’ın ve onu müteakip olarak Suriye’nin dış müdahaleler yoluyla başarısız devlet konumuna sürüklenmiş olmasının, benzer bir senaryonun ilerleyen aşamalarda İran ve Türkiye için de gündeme gelebileceği ihtimalini kuvvetle düşündürmesidir.
Uzun süre önce tarafımca kaleme alınmış ve Diplomasi Araştırmaları Dergisi’nde kısa süre önce yayımlanan “Modern Devlet Kuramı Bağlamında Irak’ın Başarısız Devlet Özelliği” başlıklı çalışmada, bu meseleler ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Söz konusu çalışmada, Irak ve Suriye’nin ardından İran ve Türkiye’nin de benzer bir gelecekle karşı karşıya kalma ihtimali özellikle vurgulanmıştır. Ancak İran ve Türkiye’ye ilişkin bölüm, hakemlerin talebi doğrultusunda özetlenerek kısaltılmıştır. Bu bağlamda, İran ve Türkiye özelinde ortaya çıkan yapısal ve siyasal sorunların daha derinlikli biçimde ele alınmasının, mevcut tartışma konumuz açısından büyük önem taşıdığını düşünüyorum.
Batı Asya’da Irak ve Suriye, başarısız devlet kategorisinde değerlendirilebilecek başlıca örneklerdir. Her iki ülkenin çöküşünde dış müdahale esas rol oynamıştır. Irak’ta başarısızlık, 2003 sonrası dış müdahale ve mezhep temelli siyasi düzenin doğurduğu parçalanmayla ilişkilidir. Suriye’de de dış müdahale başta olmakla 2011 sonrası iç savaşın yarattığı çok aktörlü çatışma ortamından kaynaklanmaktadır. Irak bugün kısmen işleyen bir federal devlete sahip olsa da otoritesi parçalı, kurumları zayıf ve dış müdahalelere açık durumdadır. Suriye ise hâlen iç savaşın sonuçlarını yaşayan, toprak bütünlüğünü ve ekonomik kapasitesini büyük ölçüde kaybetmiş bir ülkedir.
Her iki örnek, Batı Asya’da dış müdahaleler, mezhepçilik, etnik ayrışma ve otoriter yönetimlerin zayıflamasıyla devletlerin nasıl kırılgan ve başarısız hale gelebildiğini göstermektedir.
Türkiye ve İran’ın İleriye Dönük Muhtemel Başarısız Devlet Olasılığı Üzerine
Mevcut koşullarda oldukça sağlam ve güçlü duran Türkiye ve İran ile ilgili muhtemel versiyon olarak ileri sürülen başarısız devlet niteliği objektif görülmeye bilir, ancak unutulmamalıdır ki, İran ve Türkiye’deki modern ulus-devlet yapılanması da içinde ciddi kırılganlıklar barındırmaktadır.
Örneklem olarak İran’da, Horasan/Azerbaycan Medeniyet Havzası’nın İslam sonrası döneminde içtimai, medeni, edebi, iktisadi, mimari ve güzel sanatlar alanındaki tarihen oluşmuş olan ortak yaklaşımlar başta olmakla siyasi iktidar sürekliliği ve temsiliyet iradesi 1925’e kadar doğrudan kırılmadan; Hazar devleti (468 – 1048), Saman Yabgu, başka bir değimle Sâmânîler devleti (819-999), Gazneliler veya Sebük Teginli’ler devleti (963-1186), Büyük Selçuklu devleti (1037-1194), Harezmşahlar devleti (1097-1231), Büyük İlhanlı devleti (1256-1335), Büyük Timurlular devleti (1370-1507), Akkoyunlu devleti (1378-1501), Safevî devleti (1501-1722), Avşar devleti (1736-1802), Zendiye Hükumeti (1750-1794), Kaçar devleti (1794-1925) ile Selçuklu, Cengiz Han ve Emir Timur devlet yapılanmasının hukuki varisi olarak devam etmiştir. Başka bir ifade ile İran, 1925’e kadar Türklerin asli kurucu unsur olduğu Horasan/Azerbaycan Medeniyet Havzasının merkezi siyasi iradesini temsil eden devlet ve etno-sosyo-politik yapılanmasına sahip olmuştur. Ancak 1925’ten itibaren Türk Karşıtı Pers Düşünce Sistemi üzerinden etno-sosyo-politik karşılığı olmayan yukarıdan aşağıya dayatılan yeni ulus-devlet yapılanmasına gidilmiştir. Buda 21. yüzyılın mevcut koşullarında ülkeyi uçurumun eşiğine itmiş ve netice itibarıyla küresel politikada yön belirleyebilecek kapasiteyi içinde barındıran ve Batı Asya’da oldukça güçlü mevkiye sahip İran’ı, başarısız devlet konumuna indirecek nitelikler taşımaktadır:
I. Ülkedeki mevcut etno-sosyo-politik parçalanmaların makul bir yaklaşımla önüne geçilmediği takdirde; Belucistan, Alahvaz, Loristan, Kürdistan, Güney Türkmenistan, Farsistan ve Güney Azerbaycan gibi devletçikler arasında parçalanma ihtimalini içinde barındırması.
II. Geniş ve çok sayılı devletçikler arasında parçalanmanın önüne geçilmesi için sert yöntem olarak ön plana alınması muhtemel olan kuzey-güney diye iki bölgeye – Kuzeyin Türk egemenliğine, güneyin ise İngiltere ve NATO eksenli küçük devletçikler arasında bölünmesi.
İran’ın böyle vahametli ve korkunç bir sonuçtan kaçınabilmesi için ancak bir yol ve yöntem görülmektedir; ülkedeki yöresel ve kısmen bölgesel azınlıkların hak ve hukuklarını tanımakla beraber XX. yüzyılın başlarında Rum Medeniyet Havzası üzerinden yapılan yeni Dünya Düzeni’nin birer gereği olarak tahmil edilmiş olan Fars Düşünce Sistemi’nden Defacto ve Dejure olarak resmen imtina etmesi, ülke ve devletin tarihen asli kurucu unsuru olan Türk ve Türklüğe yeniden anayasal düzeyde resmi statü kazandırarak devlet ve millet olarak ileriye dönük artan güçle varlığını sürdürebilmesidir. Çünkü 1925’teki Pers Düşünce sistemi üzerinden dayatılan yapılanma; iflasla sonuçlanmıştır. Dayatılan Pers düşünce sisteminden güdülen amaç; ülkenin asli kurucu ve kısmen gelişmiş medeni kesimini oluşturan unsur olan Türklerin yeni ulus-devlet yapılanmasına ayak uyduracağı düşünülmüş ve esas sorunun Lar, Lor, Lek, Gilek, Beluç, Kurmanci, Gurani, Surani, Kelhur, Erdelani gibi toplulukların Pers/Arya adı altında birleştirilmesi idi. Ancak gelinmiş son neticelere göre Pers Düşünce Sistemi, bu yöresel, mahalli toplulukları bir arada birleştire bilmemiştir. Pers Düşünce Sistemi, bu mahalli unsurları kendi etrafında birleştire bilmemesinin yanı sıra hatta ülkenin asli kurucu unsuru ve omurga kemiğini oluşturan Türkleri de umursamazlığa ve merkezden kaçmaya itmiştir.
Anadolu’da ise tarihen etno-sosyo-politik açıdan farklı bir süreç hâkim olmuştur; Anadolu Türklüğü, Horasan/Azerbaycan medeniyet havzasının doğrudan birer parçası ve devamı olarak, XV. yüzyılın ortalarına kadar yirmiye yakın Türk beylikleri üzerinden temsil edilmiştir. XV. yüzyılın ortalarından XIX. yüzyılın sonlarına kadar Türk karşıtı yaklaşımın ön planda olduğu Osmanlı devleti hâkim olmuştur. Tebriz’in odak nokta olduğu Horasan/Azerbaycan medeniyet havzasından kopuk Anadolu Türklüğünün varlığı ciddi biçimde endişe vericidir. Buna göre bütünlüğümüz hayati önem arz eder. XV. yüzyılın ortalarından 1870’lere, daha net şekilde 1908 darbesine kadar en afifinden Türklükten uzak duran, Kayseri-Rum olarak ilan-i vücut eden, Türk karşıtı Arap merkezli Eşarilik anlayışını esas alan İslam hilafeti üzerine odaklanan bir Osmanlının var olması söz konusudur.
XX. yüzyılın başlarında Rum Medeniyet Havzası üzerinden küresel boyutta gidilen yeni yapılanmanın birer gereği olarak İran’da siyasi ve milli kimlik olarak yok edilmek istenen Türk ve Türklük, Enver Paşa, amcası Halil Paşa, Cemal Paşa ve Talat Paşa gibi şahsiyetlerin 1908 darbesinden sonraki iktidarlarıyla Anadolu’da yeniden gündeme gelmiştir. Bu süreç Mustafa Kemal Paşanın 1923’te kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti ile taçlanmıştır. Başka bir ifadeyle Paşalar iktidarıyla ön plana alınan ve Atatürk’ün liderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde ulus-devlet kimliği olarak hukuken tescillenen Türklük, isim ve form itibarıyla tarihen Türklerin asli ve kurucu unsur olduğu, Tebriz’in Ümmü'l-Kurası (Şehirlerin Anası, Merkez anlamında) sayıldığı Horasan/Azerbaycan medeniyet havasının modern biçimde siyasi iradesini temsilen Ankara merkezli vücut bulmuş haliydi.
Cumhuriyet sonrası Türk kimliğini, ulus-devlet kimliği olarak ön plana alan Atatürk’ün, bu etno-sosyo-politik zaafı bütün uygulamalarda hissedildiği görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürk’ün vefatından sonra hemen Türk Tarih Tezi’nden imtina etmesi de bununla ilgilidir. Türk İslam Senteziyle Osmanlıcılığa evrilmenin önünün açılması da bu etno-sosyo-politik zaafla ilgilidir. Türkiye’de Türklüğün kalesi sayılan MHP ve onun Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’ın muhatap alınmasıyla başlatmış olduğu yeni süreç de bununla ilgilidir. Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın Türk, Kürt, Arap kardeşliği, birliği ve bütünlüğü tezisi de bu etno-sosyo-politik olguyla ilgilidir.
Burada özetle şöyle denile bilir ki; Horasan/Azerbaycan Medeniyet Havzasındaki bütün yöresel ve bölgesel azınlıkların o cümleden Kürt olarak karakterize edilen Kurmanci, Gurani, Surani gibi yöresel ve bölgesel toplulukların hak ve hukuklarının Dikey (Irak Kürt Bölgesel Yönetimi örneğinde) değil, Yatay (tamamen toplumsal, ekonomik ve kültürel hakları da kapsayan Yurttaşlık ve eşitlik ilkesi üzerinden) düzeyde çözüme kavuşturulması, kenar dış müdahalelere yol verilmeksizin yapılması gereken en önemli başlıca meselelerdendir. Ancak bu ve bu gibi diğer meselelerin çözüme kavuşturulması adına Osmanlıcılığa evrilmek, bölgesel açıdan beraberinde telafisi mümkün olmayan sorunlar doğurur. Nitekim bölgemiz yeni oluşumlara gebe kalmış olur. Bu konuyla ilgili 2015’te tarafımca çalışılmış ve Devlet Dergisi’nde yayınlanmış olan çalışmada şu analiz yapılmıştır:
Güneydoğu Anadolu’da Kürt adı altında bir devletin oluşturulması ve Türkiye’nin Türk-İslam dünyasıyla fiziksel bağlarının büsbütün ortadan kaldırılması. Kuzey Irak Barzani oluşumunun yanı sıra Kuzey Suriye’de uygulanmakta olan PYD oluşumu, (PYD’nin Akdeniz’e ulaşmasıyla Türkiye’nin Arap-İslam dünyasından tamamen tecrit edilmesi düşünülmektedir. Unutulmamalıdır ki bu, PYD’siz de başka biçimde yapılabilir). İstanbul ve çevresinin Katolik ve Ortodoks kiliselerinin himayesine resmen terk edilmesi. İç Anadolu’nun dava iradesini kaybetmiş, küçük ve mağdur Türkiye hâline getirilmesi. Böyle bir Türkiye, Küçük de olsak Avrupalılaşalım diyecek bir siyasi yaklaşımla - mağdur Doğu Avrupa ülkeleri, mesela Bulgaristan gibi - Avrupa Birliği’ne alınacaktır. AB’ye alınan bu küçük, mağdur sözde Türkiye; sadece Batı Avrupa’nın gelişmiş sanayi merkezlerindeki işçi taleplerinin karşılanmasına yarar.
Görüldüğü gibi, Şiiliğin ezici çoğunluğu oluşturduğu Irak’ta Sünni azınlık adına, Sünnilerin çoğunluk teşkil ettiği Suriye’de ise Alevi ve Şii azınlık adına devlet yapılanmasına gidilmesinin yanı sıra Hazarlardan-Kaçarlara kadar 1500 yıllık Türk egemenliğinin hâkim olduğu Selçuk Beyin, Çengiz Han’ın, Emir Timur’un hukuki varisi olan İran’da Türk karşıtı Pers Düşünce Sistemi üzerinden ulus-devlet yapılanmasına gidilmiş ve dört asır boyunca Türk karşıtı (Öldür Türkü Deden de olsa) ilkesini savunan Türk karşıtı Arap merkezli Eşariliği esas alan Rum-İslam yapılanmasının hakim olduğu Anadolu’da ise Türklüğün ön plana alınması oldukça derin ve sancılı bir süreçle vuku bulmuştur.
İran ve Türkiye başta olmakla mevcut bölgesel sorunlarla ilgili ayrıca derinlemesine bir çalışmaya ihtiyaç vardır. Fakat burada özetle şu söylenilebilir ki; Osmanlı İmparatorluğu Anadolu’nun bir gerçeğidir. Anadolu’nun mevcut zengin medeniyetinin oluşmasında müstesna rol oynamıştır. Ancak mevcut şartlarda ulusal Türk kimliğinden Osmanlıcılığa evrilmek, bölgede yeni oluşumlara, yapılanmalara kapı aralamaktır. Başka bir ifade ile büyümek ve güçlenmek şiarlarıyla Türkiye Cumhuriyeti ile İran’ı parçalanmanın eşiğine getirir.
Nevzat Çiçek’in yazısında istinat ettiği gibi; “Unutmadan bunu da buraya bırakayım; Tom Barrack: Ortadoğu'da ulus devletler 1916'da İngilizler ve Fransızlar tarafından Sykes Picot ile kuruldu. Ancak Orta Doğu öyle işlemiyor. Bölgenin sosyal dinamikleri birey, aile, köy, aşiret, topluluk, din ve ulus hiyerarşisiyle işliyor. Bireyle başlıyor, sonra aile, köy, aşiret, topluluk, din ve son olarak ulus geliyor…”.
Tom Barrack’ın Osmanlı vurgusu oldukça büyük önem arz eder. Aynı zamanda unutulmamalı; Tom Barrack’ın ifadesi sadece Orta Doğuyu değil, Anadolu dahil bütün Batı Asya’yı kapsar. Bu yeni yapılanmanın yüksek sesle duyulan ayak sesleridir. İran İslam Cumhuriyeti, 1979 İslam Devrimi ile Osmanlı’nın Türk karşıtı tarihi misyonunu üstlenmiştir. Şu an Türkiye’ye Osmanlı misyonunun devredilmesi vaadediliyorsa Türklüğünde İran’a devredilmesi söz konusu yapılmalıdır. Böyle bir ortamda çözüm yolu olarak en makul yaklaşım; İran, devralmış olduğu tarihi Osmanlı misyonunu, Türkiye ile, Türkiye de devralmış olduğu Türk misyonunu İran’la paylaşması elzemdir, hayatidir. Çünkü hem Osmanlı hem de Türk Dünyası misyonunu yalnız başına ne İran’a ne de Türkiye’ye yedirirler. Ama paylaşımla bu mümkün…
Türkiye’de bazı daireler, bu sürecin neye varacağını bilerek bu işe müdahil olmuşlar. Onların beklentilerine göre Büyük Kürdistan ve bu gibi diğer kartları İran’a karşı oynamakla, onu başarısız devlet konumuna indirgemek ve Türklük üzerinden müdahale ederek, Ankara’nın Tebriz’e itikâlını temin etmek ve nitekim Türkiye’nin Türklük açısından mevcut tarihi süreklilik boşluğunun giderilmesini sağlamaktır. Ancak bütün bu yaklaşımlar, Batı eksenli NATO’nun başarısına hesaplanmış bir süreçtir. Batı ve NATO eksenli güçlere karşı Batı Asya’da İran başta olmakla Rusya ve Çin’in güçlü bir atak yapması karşılığında Kürdistan ve diğer bu gibi yerel, yöresel ve bölgesel kartlar tamamen ters döne bilir. Buna göre de her iki halde kaybeden bölgemiz ve halklarımız olur. Bunun önlenmesi için 2019’un başlarından itibaren tarafımca yeni bir fikir konsepti ortaya konulmuştur;
İran’ın Türkiye tarafından resmen Türk Devletleri Teşkilatı’na davet edilmesi, İran’ın Türk Birliğinin önemli bir parçası olmasına dair Türk dünyasında özellikle Türkiye başta olmakla Azerbaycan, Kazakistan ve diğer Türk devletleri nezdinde gerekli işlemlerin yapılması için ciddi bir süreç başlatılmıştır. Bu süreç 2023’de bazı dairelerin müdahalesiyle sekteye uğratılmıştır. İran’ın Türk Devletleri Teşkilatı’na resmen üye olması, İran ile Türkiye’nin ortak geleceğinin perçinleşmesini sağlar. İran güçlü olduğu Avrasya’da Türkiye için, Türkiye ise güçlü olduğu NATO eksenli kanat içinde İran için büyük destek olabilir. Nitekim İran ile Türkiye başta olmakla büyük, güçlü ve müreffeh Türk Birliği iki kutup arasında parçalanmaktansa mihver gücü oluşturabilirler.
2019-2023 arası bu süreçte yaşanmış olaylar, şahsen benim için oldukça ağır manevi ve ruhi kayıplara neden olmuştur. Bazen manevi ve ruhi telefat, fiziki telefattan daha ağır ve ızdıraplı olur. Ama buna rağmen asla geri durmadan süreci devam ettirmek için mevcut bütün vasıtalardan mümkün kadar yararlanılmaya çalışılmıştır. Başlatmış olduğumuz bu süreç, başarılı bir şekilde uygulanmaya konulduğu takdir de, ayrıca münasip bir zaman da bir kitap olarak yayınlamayı düşünüyorum.
Bir örneklemle yazıyı burada tamamlamak istiyorum;
2019’da devam eden diyalogların birinde şöyle bir konu ortaya konulmuştur; Türkiye’yi yakından ilgilendiren güvenlik addeden bir alanda elinin güçlendirilmesi ve İran’ın da Türk Devletlerine yönelik aktif faaliyete başlaması için gerekli desteğin verilmesi. Ancak makul karşılanmadı. Belki bu teklif kabul görülmüş olsaydı; Ahmed El-Şara olarak tanımlanmakta olan Colani sürecine ihtiyaç duyulmadan hem Suriye sorunu büyük oranda çözülmüş olurdu hem de İran’ın Türk Dünyasında aktif rol alması ve İran’daki Türklüğün yeniden makul görülen biçimde yavaş yavaş ön plana alınması süreci ciddiyetle ön plana alınmış olurdu. Tebrizlilerin bir atalar sözü var; el eli yuyar, el de dönüp üzü yuyar (El eli yıkar, el de dönüp yüzü yıkar). Başka bir ifade ile; İran, devralmış olduğu tarihi Osmanlı misyonunu, kardeş Türkiye ile, Türkiye’de devralmış olduğu Türk misyonunu kardeş İran’la paylaşmanın ilk aşamasını başlatmış olurdular.
Geçen hafta, İran’da kanlı ve yıkıcı itiraz yürüyüşleri devam ederken, Millet Vekili arkadaşlardan biri, TBMM’inde konuyla ilgili basın açıklaması yapacağını ve mesele ile ilgili benim fikrimi almak istedi. Dedim; lütfen bu mesajı açık ve net şekilde bir teklif olarak ortaya koyun;
İran'a Rahim Cavadbeyli'nin fikri ve siyasi memarı olduğu "Horasan/Azerbaycan Medeniyet Havzası" çerçevesinde bakmamız lazımdır. İran, Hurasan/Azerbaycan Medeniyet Havzasının en önemli bir parçasıdır. Biz, Türk devleti olarak bir an önce Cavadbeylı'nin 2019'da gündeme taşımış olduğu fikri ve siyasi teklifi kabul edip; İran'ı Türk Devletleri Teşkilatı'na resmen davet etmeliyiz. İran'ı, Türk Devletleri Teşkilatında görmek istiyoruz.
Bu teklif; nedense basın toplantısında gündeme getirilmedi, ancak unutulmamalıdır ki, İran ve Türkiye’nin geleceğini belirleyecek en önemli faktörlerden biri belki de başlıcası; Türk ve Türklük üzerinden gerekli dayanışmanın yapılıp yapılmayacağına bağlıdır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish