Geçen yıl Hong Kong'da bir finans çalışanı, şirketinin üst düzey yöneticileriyle video konferans yaptı. Ekranda CFO ve tanıdık birkaç isim daha vardı. Toplantı olağan geçti, rakamlar konuşuldu, bir para transferi istendi. Adam 25 milyon dolar gönderdi.
Fakat adam şundan habersizdi: Ekrandaki hiç kimse gerçek değildi.
Hepsi yapay zekâ tarafından saniyeler içinde üretilmiş sentetik yüzlerdi. Ses tonları, mimikleri, hatta toplantı odasının arka planı bile kusursuzca taklit edilmişti. Adam, hayatında yüzlerce kez gördüğü insanlarla konuştuğunu düşünüyordu ama yanılmıştı.
Bu hikâye bir bilim kurgu filminden değil, 2024 yılından. Ve artık istisna değil, yeni normalin habercisi.
Dijital Gölgeler Arasında Hakikat
Platon, iki bin dört yüz yıl önce bir mağara tasvir etmişti. İnsanlar zincirlenmiş, duvardaki gölgeleri izliyordu. Gölgeleri gerçek sanıyorlardı; asıllarını hiç görmemişlerdi. Mağaradan çıkan,güneşi görünce kör oluyordu.Gerçeklik, alışılmamış olana acı veriyordu.
Şimdi o mağaranın dijital versiyonundayız. Ama bir farkla: Artık gölgeleri biz üretiyoruz. Ve gölgeler o kadar kusursuz ki, güneşi görenler bile hangisinin gerçek olduğunu ayırt edemiyor.
Yapay zekâ, sadece üç saniyelik bir ses kaydıyla herhangi birinin sesini klonlayabiliyor. Annenizin, babanızın, çocuğunuzun, patronunuzun sesi... Hepsi bir algoritmanın hammaddesine dönüştü. Yüz taklidi daha da kolay. Bir fotoğraf yeterli. Birkaç dakika içinde, o yüz istediğiniz şeyi söylüyor, istediğiniz duyguyu sergiliyor.
Araştırmacılar binlerce insanı test etti: Gerçek ve sahte görüntüleri ayırt etmelerini istediler. Sonuç? Yazı tura atmakla aynı başarı oranı. İnsan gözü, evrimsel mirasının en güvendiği aleti, artık işe yaramıyor.
Philip K. Dick, bilim kurgunun en karamsar filozofu, gerçekliği şöyle tanımlamıştı: "Gerçeklik, inanmayı bıraktığınızda bile var olmaya devam eden şeydir." Bu tanım, uzun süre yeterli göründü. Gerçek olan kalıcıydı, sahte olan geçiciydi. Zaman, yalanları ayıklıyordu.
Artık öyle değil.
Deepfake'ler yok olmuyor. Çürütülseler bile hafızalarda kalıyor. Beyin, bir görüntüyü "sahte" diye etiketlese bile, o görüntünün duygusal izini silemiyor. Psikologlar buna "duygusal kalıntı" diyor: Bir yalanı öğrendikten sonra bile, yalanın yarattığı his devam ediyor.
Bunun ne anlama geldiğini düşünün. Bir video çıksa, tanıdığınız birinin asla yapmayacağı bir şeyi yaptığını gösteren... Sonra sahte olduğu kanıtlansa bile, bir şey değişmiş olur. Şüphenin gölgesi kalır. "Ya gerçekten yaptıysa?" sorusu, bilinçaltında yaşamaya devam eder.
Yalan Bir Kez Görüldü Mü, Gerçek Artık Eski Yerine Dönemez
Ve tam tersi de geçerli: Gerçek bir video çıksa, ama karşınızdaki "Bu deepfake" dese... Nasıl ispat edersiniz ki değil?
Hukukçular buna "yalancının kârı" diyor. Hakikat, artık kendini kanıtlamakla yükümlü. Ve bu kanıtlama gitgide imkânsızlaşıyor.
2016 yılı, hakikatin kırıldığı yıl olarak tarihe geçti. Oxford Sözlüğü "post-truth"u (hakikat-sonrası) yılın kelimesi seçti. O yıl insanlar, duymak istedikleri haberlere inanmayı, gerçek haberlere tercih etmeye başladıklarını fark ettiler. Sosyal medya, herkesin kendi gerçekliğini inşa edebildiği bir mağaraya dönüştü.
Ama o dönemde sahte haberler en azından yazıyla sınırlıydı. Bir başlık, bir paragraf, bir iddia. Şimdi çok daha tehlikeli bir aşamadayız: Sahte artık yazılmıyor, gösteriliyor. Video var, ses var, yüz var. Gözlerimizin önünde "gerçekleşiyor."
Hız da akıl almaz boyutlara ulaştı. 2023'te dünyada yaklaşık 500.000 deepfake dosyası dolaşıyordu. 2025'te bu sayı 8 milyona çıktı. Entrust'ın raporuna göre, artık her beş dakikada bir deepfake saldırısı gerçekleşiyor. Bu bir salgın değil; bu bir istila.
Post-truth çağında saf inanç tehlikeliydi. Deepfake çağında saf şüphe daha da tehlikeli.
Çünkü şüphecilik, sizi korumak yerine savunmasız bırakıyor. Hiçbir şeye güvenmediğinizde, paradoks olarak her şeye inanmaya başlıyorsunuz — en azından önyargılarınızı doğrulayanlara. Araştırmacılar bunu belgeledi: Kurumlara güvenmeyen insanlar, yanlış bilgiye daha açık. Gerçeği aramıyorlar; haklı olduklarının onayını arıyorlar.
Algoritmaya Yenilen Gerçeklik
Bir zamanlar sahte ile gerçek ayrı duraklardı. Sahte olan bir köşede dururdu, gerçek olan başka bir köşede. İkisini ayırt etmek kolaydı, çünkü aralarında mesafe vardı.
Şimdi o mesafe kapandı. Sahte görüntüler, gerçek görüntülerin arasına karıştı. Aynı akışta, aynı ekranda, yan yana duruyorlar. Hangisi hangisi? Kimse bilmiyor. Belki de artık bilmenin bir yolu yok.
Sosyal medya bu karışımı hızlandırıyor. Bir içeriği ne kadar çok görürseniz, o kadar gerçek kabul ediyorsunuz — beyin, aşinalığı doğrulukla karıştırıyor. Sahte bir görüntü yeterince paylaşıldığında, bir tür kolektif hafızaya dönüşüyor. "Ben de gördüm" diyor herkes. Ama kimse gerçeği görmedi.
Algoritmalar da işin tuzu biberi. Dikkat çeken içerik öne çıkıyor, dikkat çekmeyen kayboluyor. Ve en çok dikkat çeken ne? Şok edici, kışkırtıcı, inanılması güç olanlar. Yani tam da deepfake'lerin uzmanlaştığı alan. Gerçek içerik sıkıcı kalıyor, gözden kayboluyor.
Gerçek artık sahteyle rekabet etmek zorunda. Ve kaybediyor.
Türkiye'de bu tehlike henüz tam olarak konuşulmuyor. Ama konuşulmalı. Çünkü biz, sesin ve yüzün kutsallığına inanan bir toplumuz. "Gözümle gördüm" bizde yemin yerine geçer. "Kulaklarımla duydum" kesin kanıttır. Bir büyüğün sesi telefonda, bir tanıdığın yüzü ekranda — sorgulanmaz, güvenilir.
İşte tam da bu güven, bizi savunmasız kılıyor.
Düşünün, Türkiye'de kaç aile WhatsApp üzerinden görüntülü görüşme yapıyor? Kaç kişi sesli mesaj gönderiyor? Kaç yaşlı anne-baba, çocuklarının sesini telefondan tanıyıp "Tamam oğlum, hemen gönderiyorum" diyor?
Ve bu senaryo çoktan yaşanıyor: Yaşlı bir kadın, telefonla torununun sesini duyuyor. Genç adam ağlıyor: "Babaanne, kaza yaptım, hastanedeyim, acil para lazım." Kadın bütün birikimini gönderiyor.
Halbuki torunu hiç aramamıştı. Ses, yapay zekanın ürettiği bir kopyaydı. Sosyal medyada bulduğu birkaç saniyeden klonlanmıştı.
, "Bu yaşlı insanların başına gelir, ben dikkatli olurum" diyebilirsiniz. Ama şunu düşünün: Şu an telefonunuzda yüzlerce fotoğrafınız var. Sesiniz onlarca uygulamada kayıtlı. Video görüşmeleriniz bulutlarda saklı.
Siz de aslında hammaddesiniz . Sadece henüz işlenmediniz.
Son Güvenlik Duvarı: Hafıza
Peki çıkış yolu ne?
Teknolojik çözümler bir silahlanma yarışı olmaktan öteye gidemiyor. Tespit araçları gelişiyor, üretim araçları da gelişiyor. Ama bazı aileler kendi çözümlerini üretiyor.
Geçenlerde bir arkadaşım anlattı: Annesi bir gün onu arayıp "Oğlum, biraz önce seni aradılar, kaza geçirmişsin, para istediler" demiş. Arkadaşım şaşırmış,çünkü o sırada toplantıdaymıiı. Annesi gülmüş: "Merak etme, 'portakal' demediler."
Portakal. Ailenin panik kelimesi. Sadece onların bildiği, hiçbir algoritmanın tahmin edemeyeceği bir şifre. Deepfake bir sesi klonlayabilir, ama o ailenin yirmi yıl önce bir yaz günü, sırf gülmek için seçtiği o saçma kelimeyi bilemez.
O aile şimdi başka şeyler de yapıyor. Acil para isteyen her aramayı kapatıp bilinen numaradan geri arıyorlar. Görüntülü görüşmelerde "dün ne yedik?" diye soruyorlar. Deepfake bir yüzü taklit edebilir, ama yaşanmamış bir akşam yemeğini uyduramaz.
Teknoloji değil, ilişki. Algoritma değil, hafıza. Belki de en güvenilir doğrulama sistemi, birlikte geçirilen zaman.
Deepfake neyi taklit edebilir, neyi edemez? Bir yüzü kopyalayabilir. Bir sesi klonlayabilir. Bir anı üretebilir. Ama bir ilişkiyi? Bir tarihi? Birlikte geçirilen zamanı?
Yapay zeka, bir tanıdığınızın yüzünü mükemmel taklit edebilir. Ama sizinle yirmi yıldır tanışıyor olmanın, binlerce anıyı paylaşmış olmanın, birbirinizi gerçekten tanımanın yerini alamaz. Bir yüz kopyalanabilir, ama o yüzün arkasındaki yaşanmışlık kopyalanamaz. Bir ses taklit edilebilir, ama o sesin yıllar içinde kurduğu güven taklit edilemez.
Deepfake, kabuğu üretebilir. Özü üretemez.
Dedelerimiz için gerçeklik, dokunulabildikleri şeydi. Toprak, su, insan eli. Sonra fotoğraf geldi, gerçekliği kaydettik. Sonra video, radyo, televizyon... Her seferinde gerçeklik biraz daha soyutlaştı, biraz daha aracılandı. Şimdi son perdeye geldik: Gerçekliğin hiç var olmadan üretilebildiği bir çağ.
Platon'un mağarasından çıkış, belki de ekranlara daha iyi bakmak değil. Belki gölgelerin dışına bakmak.
Bir arkadaşınızla kahve içerken, bir çocuğun gözlerine bakarken, sevdiğiniz birinin sesini — gerçek sesini, canlı sesini — duyarken... O anlarda deepfake yok. Çünkü orada sadece bir görüntü yok. Bir tarih var.
Sentetik bir çağda kıymetli olan, sentetik olmayan her şeydir. Ötesi, algoritmaların yansıttığı birer gölgeden ibarettir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish