Özet
Bu çalışma, hukukun normatif kaynağının toplumsal dinamikler olduğu kabulünden hareketle, farklı norm sistemlerine göre düşünülüp başka norm sistemlerine göre çözüm aranmasının neden sistematik ve çok yönlü mağduriyetler ürettiğini incelemektedir. Türkiye’de evlilik ve boşanma pratiğinde eş zamanlı olarak işleyen modern medeni hukuk, şer‘î hukuk ve töresel normlar; yalnızca hukuki uyuşmazlıklar değil, aynı zamanda ahlaki, psikolojik ve sosyolojik gerilimler üretmektedir. Çalışmanın temel iddiası, hukukun meşruiyetinin yalnızca normların içeriğinden değil, bu normların tutarlı, öngörülebilir ve rızaya dayalı biçimde işletilmesinden kaynaklandığıdır. Normatif tutarlılık sağlanmadığında hukuk, adalet üretme işlevini yitirmekte; bireylerin adalet duygusunu aşındıran ve toplumsal çatışmayı derinleştiren bir mekanizmaya dönüşmektedir.
Anahtar Kelimeler: Normatif çoğulluk, hukukun ithali, evlilik hukuku, adalet duygusu, meşruiyet, rıza
Giriş: Norm, Hukuk ve Toplumsal Meşruiyet
Hukuk, yalnızca yazılı kurallardan ibaret bir düzenleme alanı değildir; aksine bir toplumun tarihsel tecrübesi, ahlaki kabulleri, ekonomik yapısı ve güç ilişkileriyle şekillenen normatif bir bütündür. Bu nedenle hukuki normların bağlayıcılığı, salt yaptırım gücünden değil; toplumun bu normları adil, meşru ve makul bulmasından kaynaklanır. Max Weber’in meşruiyet tipolojisi, modern toplumlarda hukukun rasyonel–hukuki meşruiyet iddiasına dayandığını, ancak bu iddianın sürdürülebilirliğinin toplumsal rıza üretme kapasitesiyle doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir (Weber, 1978).
Jürgen Habermas ise hukukun yalnızca sonuçlarıyla değil, oluşum ve uygulanma süreçleriyle de meşru olması gerektiğini vurgular. Ona göre hukuk, bireylerin kendi normatif dünyalarıyla bağ kurabildiği ölçüde meşruiyet kazanır (Habermas, 1996). Bu bağ koparıldığında hukuk, düzen kurucu olmaktan ziyade yabancılaştırıcı bir aygıta dönüşür.
Türkiye’de evlilik hukuku, bu meşruiyet sorununu en çıplak biçimde ortaya koyan alanlardan biridir. Zira evlilik, yalnızca hukuki bir sözleşme değil; aynı zamanda ahlaki, kültürel ve dinsel anlamlarla yüklü bir kurumdur. Bu çok katmanlı yapı, normatif tutarlılık sağlanamadığında ciddi adalet krizleri üretmektedir.
1. Hukukun İthal Edilemezliği ve Normatif Şizofreni
Karşılaştırmalı hukuk literatüründe uzun süre hâkim olan yaklaşım, hukukun teknik bir araç olarak bir toplumdan diğerine aktarılabileceği varsayımına dayanmıştır. Ancak bu yaklaşım, hukuku yalnızca metinlerden ibaret gören indirgemeci bir bakış açısına sahiptir. Modern eleştiriler, hukukun aynı zamanda bir anlamlar, pratikler ve toplumsal beklentiler bütünü olduğunu ortaya koymuştur (Legrand, 1997).
Bir hukuk sistemi, ait olmadığı bir toplumsal bağlamda yeniden örgütlenmeden uygulandığında, bireyler davranışlarını hangi normlara göre düzenleyecekleri konusunda ciddi bir belirsizlik yaşar. Aynı davranış, farklı normatif evrenlerde farklı anlamlara ve sonuçlara sahip olur. Bu durum, bireylerin bilinçli tercihlerinden ziyade hukukun tutarsız işletilmesinin ürettiği yapısal bir sonuçtur.
Bu çalışmada bu durum, normatif şizofreni kavramıyla ifade edilmektedir.¹ Normatif şizofreni, bireylerin aynı anda birden fazla normatif sistemin taleplerine maruz kalması ve bu talepler arasında tutarlı bir tercih yapamaması hâlidir. Hukuk bu noktada, toplumu düzenleyen değil; normlar arasında bölerek yöneten bir mekanizma hâline gelir.
2. Türkiye’de Evlilik Alanında Üçlü Norm Rejimi
Türkiye’de evlilik ve aile alanı, tarihsel süreklilik içinde üç ayrı normatif kaynaktan beslenmektedir: modern medeni hukuk, şer‘î hukuk ve töresel normlar. Bu normatif kaynaklar birbirini tamamen dışlamamakta; aksine çoğu zaman eş zamanlı ve çelişkili biçimde işlemektedir.
2.1. Modern Medeni Hukuk
1926 Medeni Kanunu ile birlikte evlilik, modern hukuk anlayışına uygun biçimde taraflar arasında hukuki ve ekonomik eşitlik temelinde düzenlenmiştir. Mal rejimleri, ortak edinimler, boşanma hâlinde paylaşım ve nafaka düzenlemeleri bu eşitlik varsayımına dayanır. Medeni hukuk, evliliği iki eşit birey arasında kurulan bir tür hukuki ortaklık olarak kurgular (Dural & Öğüz, 2020).
Bu model, bireysel özerklik ve eşitlik ideallerine dayanmakla birlikte, başarısını evliliğin fiilen de bu varsayımlar doğrultusunda yaşanmasına borçludur. Aksi hâlde medeni hukuk, toplumsal gerçeklikten kopuk bir normatif ideal olarak kalır.
2.2. Şer‘î Hukuk
Klasik İslam hukukunda evlilik, simetrik bir eşitlik ilişkisi değil; tamamlayıcı sorumluluklar temelinde kuruludur. Kadının mali güvencesi mehir yoluyla sağlanırken; erkeğin nafaka, barınma ve koruma sorumluluğu vardır. Kadının ev içi hizmet, çocuk emzirme veya erkeğin ailesine bakım yükümlülüğü bulunmamaktadır (Serahsî).²
Bu yapı, tarihsel bağlamında belirli bir adalet dengesi üretmiştir. Ancak bu dengenin, günümüzün uzun ömürlü evlilikleri, çift gelirli hane yapıları ve değişen toplumsal roller karşısında aynen korunup korunamayacağı ciddi bir tartışma konusudur.
2.3. Töresel Normlar
Töre, yazılı bir hukuk sistemi olmamakla birlikte güçlü ve bağlayıcı toplumsal beklentiler üretir. Türkiye’de töresel pratikler, özellikle kadına yönelik ev içi emek, bakım ve hizmet sorumluluklarını kuvvetle dayatmaktadır. Kadın, çoğu zaman hem ev içi emeği üstlenmekte hem de dışarıda çalışarak hane gelirine katkı sunmaktadır. Buna karşılık töre, boşanma hâlinde erkeğe kalıcı ve kurumsallaşmış bir mali sorumluluk yüklememektedir.³
Bu durum, törenin yükümlülük üretirken hak tanımayan asimetrik bir normatif yapı oluşturmasına yol açmaktadır.
3. Norm–Çözüm Uyumsuzluğu ve Sistematik Mağduriyet
Türkiye’de evlilik hukukundaki temel sorun, bu normların varlığı değil; bir norm sistemine göre düşünüp başka bir norm sistemine göre çözüm aranmasıdır. Bu uyumsuzluk, hangi kombinasyonla gerçekleşirse gerçekleşsin, sistematik mağduriyet üretmektedir.
Şer‘î normlara göre düşünüp modern hukuka göre çözüm arandığında, taraflar kendi normatif evrenlerinde meşru görmedikleri sonuçlarla karşılaşmaktadır. Töreye göre düşünüp şer‘î hukuka göre çözüm arandığında, özellikle kadının fiilî emeği hukuken karşılıksız kalmaktadır. Modern hukuka göre düşünüp şer‘î çözümlere yönelindiğinde ise normatif tutarlılık tamamen ortadan kalkmakta, karşılıklı güven zedelenmektedir.
Bu üç ihtimalin ortak sonucu açıktır: erkeği de, kadını da mağdur eden bir normatif kaos.
4. Nafaka, Adalet Algısı ve Şiddet Riski
Normatif meşruiyetini kabul etmediği yükümlülüklerin uzun süreli biçimde dayatılması, bireylerde adalet değil, cezalandırılma hissi doğurur. Bu hissiyat, literatürde de gösterildiği üzere, yapısal şiddet riskini artıran önemli bir faktördür (Connell, 2005). Buradaki mesele bireysel ahlak zaafı değil; hukukun normatif tutarsızlığıdır.
Hukuk, adalet üretmediği noktada toplumsal gerilimi derinleştirir; bu gerilim kimi zaman psikolojik, kimi zaman fiziksel şiddet olarak dışavurulur.
5. Çözümün Zorunluluğu: Normatif Netlik veya Şer‘î Modernizasyon
Bu analiz, iki temel ve zorunlu çözüm yolunu ortaya koymaktadır.
Birinci yol, normatif sözleşme açıklığıdır. Evliliğin hangi normatif rejime göre aktedildiği, baştan açık ve bağlayıcı biçimde belirlenmelidir. Haklar, yükümlülükler ve ayrılık hâlindeki sonuçlar aynı normatif çerçevede tanımlanmadıkça adalet mümkün değildir. Adalet, sonradan telafi edilecek bir sonuç değil; başlangıçta rıza ile kurulacak bir ilişkidir (Rawls, 1971).
İkinci yol ise şer‘î hukukun güncel koşullara göre modernizasyonudur. Şer‘î hukuk, günümüzün sosyo-ekonomik gerçekliklerini dikkate alan bir sorumluluk tanımı geliştirmedikçe adalet üretme kapasitesini kaybetmektedir. Bu modernizasyon, şer‘î hukukun terk edilmesi değil; kendi iç ilkeleri olan hak, adalet, rıza ve müsavat temelinde yeniden yorumlanmasıdır (Güler, 2019; Öztürk, 2021).⁴
6. Sonuç
Türkiye’de evlilik hukukunda yaşanan krizlerin kaynağı, tek tek norm sistemleri değil; normların tutarsız biçimde birlikte işletilmesidir. Hukuk, kendi toplumsal bağlamı içinde meşruiyet ve rıza üretmediği sürece, adalet dağıtan değil; adalet duygusunu aşındıran bir aygıta dönüşmektedir. Adaletin ön koşulu, normatif tutarlılıktır.
Dipnotlar
¹ Kavram sosyolojik analoji olarak kullanılmaktadır.
² Serahsî, el-Mebsût, c. 5, s. 207–215.
³ Töresel normlar yazılı hukuk değil, fiilî pratiklerdir.
⁴ Bu yaklaşım, makāsıdü’ş-şerîa’nın çağdaş yorumlarıyla uyumludur.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish