Suriye’de on yılı aşan savaşın ardından statüko artık sürdürülemez bir noktaya geldi. Washington’ın "geçici" olarak başladığı Suriye serüveni, bugün ülkenin bütünleşmesinin önündeki en büyük yapısal engele dönüştü. Mevcut veriler ve sahadaki aktörlerin pozisyonları tek bir rasyonel çıkış yolunu gösteriyor: ABD, Suriye’deki askeri varlığını sonlandırmalıdır.
Çözümsüzlüğün Kaynağı: ABD Şemsiyesi
Bugün Suriye’nin kuzeydoğusunda, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şam yönetimi arasında yürütülen müzakerelerin neden tıkandığına dikkatle bakmak gerekir. Sahadan yansıyan resim şunu söylüyor: SDG’nin masadaki uzlaşmaz tavrı, askeri kapasitesinden ziyade arkasındaki Amerikan desteğinden kaynaklanıyor. SDG’nin Şam’a sunduğu tekliflerin içeriği, aslında bir entegrasyonu değil, Suriye’nin üniter yapısını fiilen ortadan kaldıracak bir "devlet içinde devlet" modelini hedefliyor.
Özellikle SDG’nin üç ayrı tümen muhafaza etme, kendi saflarından genelkurmay başkanı atama ve denize kıyısı olmayan bir coğrafyada "Deniz Harp Okulu" kurma gibi talepleri, rasyonel bir siyasi uzlaşıdan çok, ABD koruması altında bir ulus-devlet inşası arzusunu yansıtıyor. Bu maksimalist talepler, ABD orada olduğu sürece SDG’nin esnemeyeceğinin en somut kanıtı. Bu tabloyu şöyle yorumlamak gerekir: ABD varlığı, tarafları makul bir orta noktada buluşturmak yerine, çözümsüzlüğü kalıcı hale getirerek bölünmeyi derinleştiriyor. Deniz Harp Okulu gibi absürt talepler, aslında yapının arkasındaki küresel aklın Doğu Akdeniz jeopolitiğine yönelik uzun vadeli ve tehlikeli bir planlaması.
Arka Plan: Miadı Dolan Gerekçeler
Washington’ın Suriye’deki varlık gerekçesi olan IŞİD ile mücadele, fiziksel hilafetin 2019’da çökmesiyle birlikte stratejik anlamını büyük ölçüde yitirdi. Bugün yaklaşık 900 Amerikan askerinin bölgedeki varlığı, terörle mücadeleden ziyade jeopolitik bir rehin tutma stratejisine dönüşmüş durumda. Suriye’deki Amerikan varlığı artık bir "strateji" değil, sonu gelmeyen bir "alışkanlık" halini aldı.
Bu alışkanlık, Suriye’nin en zengin enerji ve tarım kaynaklarının (Haseke ve Deir ez-Zor) merkezî hükümetten koparılmasına neden oluyor. Ekonomik olarak nefes alamayan bir Şam yönetiminin, tüm ülkede otorite kurması ve toplumsal bir rehabilitasyon sürecini başlatması imkânsız hale getiriliyor. ABD'nin buradaki varlığı, Suriye'nin petrolünü Suriye halkından mahrum bırakarak bir nevi "ekonomik boğma" operasyonuna hizmet ediyor. Eğer ABD, Suriye’nin parçalanmasını istemediğini iddia ediyorsa, bu iddiayı sahadaki statükoyu besleyerek değil, çekilme takvimini açıklayarak kanıtlamalı.
Enerji Jeopolitiği ve Bölgesel Güç Dengeleri
Suriye’nin kuzeydoğusu, ülkenin enerji kalbi ve gıda ambarı. ABD’nin bu bölgedeki varlığı, enerji jeopolitiği üzerinden Şam'ı masaya mahkûm etme arayışı. Ancak bu durum, Suriye'nin yeniden inşasını engelleyerek bölgesel istikrarsızlığı kronikleştiriyor. Türkiye’nin güvenlik mimarisi açısından ise bu yapı, sınır hattında her an patlamaya hazır bir dinamit işlevi görüyor. Türkiye'nin meşru güvenlik kaygıları, Washington'ın vekalet savaşları uğruna göz ardı ediliyor.
Öte yandan, İsrail'in Suriye üzerindeki hesaplarını da göz ardı etmemek gerekir. İsrail, Suriye’nin siyasi ve sosyal olarak parçalanmış, askeri olarak zayıflamış ve kendi hava gücünü rahatça kullanabildiği bir yapıda kalmasını istiyor. Bu noktada ABD varlığı, İsrail'e bir tampon bölge konforu sunuyor. Ancak bu strateji, Suriye’nin "Lübnanlaşması" demek. Bu aşamada şu ayrımı yapmak gerektiğini düşünüyorum: Suriye'nin istikrarı, küçük "kantonlar" veya "devletçikler" yaratmakla değil, merkezi otoritenin tüm ülkede hukuk ve güvenlik zemininde tesis edilmesiyle mümkündür.
Arap Aşiretleri ve İç Dinamiklerin Değişimi
Suriye sahası sadece yerel güçlerin değil, küresel güçlerin de bilek güreşi alanı. Ancak bu süreçte en dikkat çekici değişimlerden biri, Arap aşiretlerinin pozisyonudur. SDG’nin askeri gücünün %70’inden fazlasını oluşturan Arap unsurlar, Washington’dan maaş alsalar da kültürel ve siyasal olarak bu yapıya eklemlenmiş değiller. Son dönemde Türkiye ve bölge aktörlerinin bu aşiretlere yönelik "Şam ile hareket edin" çağrıları, SDG içindeki yapay dengeyi sarsıyor.
Arap aşiretlerinin bu yapıdan kopması, SDG'nin meşruiyet zeminini tamamen ortadan kaldıracak. Amerika’nın bölgedeki varlığı, bu doğal kopuşu yapay bir şekilde geciktiriyor. Oysaki aşiretlerin Şam ile doğrudan ve ön şartsız müzakereye başlaması, Suriye’nin üniter yapısının tesisi için en rasyonel yol. Küresel güçlerin bölgedeki "sosyal mühendislik" çabaları, bin yıllık toplumsal dokuya çarparak iflas etmeye mahkûm.
Sonuç: Doğal Dengeye Dönüş
ABD’nin Suriye’den çekilmesi, bazı çevrelerin iddia ettiği gibi bölgeyi kaosa teslim etmek değil, aksine aktörleri gerçeklerle yüzleşmeye zorlamaktır. Amerikan şemsiyesi kalktığında, SDG hayatta kalabilmek için Şam ile gerçekçi ve Suriye’nin egemenliğini tanıyan bir uzlaşıya varmak zorunda kalacaktır. Şam yönetimi de kontrolü altındaki bölgeleri yönetebilmek için yerel unsurlarla daha kapsayıcı bir ilişki kurmaya mecbur kalacaktır.
Suriye’de on yılın ardından barışın yolu Washington’dan değil, sahadaki aktörlerin egemenlik temelinde el sıkışmasından geçiyor. ABD, Suriye’nin geleceğini ipotek altında tutmaktan vazgeçmeli ve askeri varlığını sonlandırmalıdır. Bu, sadece Suriye’nin değil, tüm bölgenin istikrarı için rasyonel olan tek seçenek haline gelmiştir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish