Venezuela'da yaşananlar: Tarih tekerrürden mi ibaret?

Doç. Dr. Eren Alper Yılmaz, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Dünyanın hiç beklemediği bir anda ABD, 2 Ocak'ı 3'üne bağlayan gecede Venezuela'da Karakas, Miranda, Aragua ve La Guaira eyaletlerinde birden fazla saldırı düzenledi. Venezuela'nın başkenti Karakas'ta yerel saatle 02.00 civarında en az 7 patlama sesi ve alçak uçuş yapan uçak sesleri duyuldu. Patlama seslerinin ardından telekomünikasyon hizmetlerinde aksama ve bir askeri üssün yakınında elektrik kesintisi yaşandı. Hedef alınan yerler arasında askeri üsler, petrol tesisleri ve havaalanları da vardı. Trump bu durumu “Hava, kara ve denizdeki ezici askeri gücümüz, muhteşem bir saldırı başlatmak için kullanıldı ve bu, insanların İkinci Dünya Savaşı'ndan beri görmediği türden bir saldırıydı” şeklinde tasvir etti. Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi ABD Ordusu’nun Delta güçleri tarafından yakalanarak ülke dışına çıkarıldı. Hiç şüphesiz ki gördüğümüz bu tablo bağımsız bir devletin egemenliğine vurulan bir darbeydi.

Venezuela Hükümeti bu operasyona karşılık olarak ABD'nin sivil ve askeri tesislere saldırı gerçekleştirdiğini, amacının petrol ve madenleri ele geçirmek olduğunu ifade etti. Maduro ulusal acil durum ilan ederek halka "sokağa çıkın" çağrısında bulundu. Bu açıklamada "Halk sokaklara! Bolivarcı Hükümet, ülkedeki tüm sosyal ve siyasi güçleri seferberlik planlarını harekete geçirmeye ve bu emperyalist saldırıyı kınamaya çağırıyor" denildi. Ayrıca BM’in acil olarak toplanması ve bu darbeye karşı önlem alması çağrısı yaptı.

Maduro Döneminde Venezuela’daki Karamsar Tablo

Maduro döneminde Venezuela’nın siyasi ve ekonomik durumuna baktığımızda şartların pek de iç açıcı olmadığına kanaat getirebiliriz. Venezuela’daki mevcut durum insanlık tarihindeki en büyük ekonomik çöküşlerden birisi olarak gösteriliyor. Ülkenin GSYİH’sının %50’nin üzerinde azaldığını düşünürsek bu oran 1929 Büyük Buhranı, Yunanistan krizi veya İspanya İç Savaşı sırasında meydana gelen ekonomik çöküşlerden neredeyse iki kat yüksek. Ülkedeki petrol üretimi, Maduro’nun 2013’te iktidara geldiği zamandan bu yana yarı yarıya düşmüş durumda. Venezuela, sıfır jeolojik risk sayesinde hem dünyanın en büyük hem de en kolay erişilebilir petrol rezervine sahip. An itibariyle kanıtlanmış petrol rezervleri 300 milyar varil civarında. Ancak hükümet petrol üretimine odaklanmak yerine, petrol şirketlerine hizmet veren şirketleri kamulaştırmaya odaklandı ve bu da üretimin çökmesine neden oldu. Nicolas Maduro yönetiminde hükümet petrol endüstrisinden 20.000 işçiyi kovarak buraları kendi destekçileriyle doldurmuştu. Bu politika ülkedeki döviz sıkıntısının en önemli sebeplerinden biri oldu. Ayriyeten ABD başta olmak üzere Batılı ülkelerin Venezuela’ya uyguladığı yaptırımlar, Maduro yönetiminin petrol ihraç etmesini, finansmana erişimini ve uluslararası ticaretini zorlaştırdı.

Bunun dışında gıda ve ilaç konusunda yaşanan kıtlıklar, yoksulluk, yüksek işsizlik, vatandaşların mal ve can güvenliğini tehdit eden suçlar gittikçe arttı, böylece halkın bir kısmı bu duruma karşı tepki göstermeye başladı. 30 milyon Venezuela halkı yeterli kalori, protein ve ilaçlara sahip olmadığından açlık tehlikesi ve hastalıklarla karşı karşıya kaldılar. Çocuklarda ise yetersiz büyümeye bağlı olarak hastalıklar ve ölümler baş gösterdi. Sağlık ve eğitim gibi temel kamu hizmetleri de ciddi şekilde zayıfladı. Bu sebeple 8 milyon insan Venezuelayı terk ederek başka ülkelere göç etmek zorunda kaldı. Bu vahim tablo hem iş gücü kaybına hem de bölgesel bir göç krizine neden oldu. 

Maduro döneminin en çarpıcı ekonomik göstergesi ise hiper enflasyon oldu. Para basımı, döviz kontrolleri ve fiyat müdahaleleri sonucu Bolivar neredeyse değersiz hale geldi. Halk temel ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma geldi; maaşlar sembolik seviyelere düştü.

Trump, Rakiplerine Nasıl Bir Mesaj Veriyor?

Trump yönetiminin bu darbesi, bir nevi kendi arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika’da tehdit olarak sezdiği güçlere karşı sert bir mesaj niteliğinde. Dolayısıyla ABD kendi bölgesini istediği şekilde dizayn etmeyi ve Çin gibi rakip olarak gördüğü aktörlerin Güney Amerika’daki hareket kabiliyetini kırmayı hedefliyor. Trump, Monroe Doktrini çerçevesinde uzak mesafedeki Ortadoğu gibi coğrafyalara direkt olarak müdahale etmeyi bırakıp “dünyanın jandarması” rolünden vazgeçiyor gibi görünse de, öte yandan askeri maliyetleri azaltıp caydırıcılığını muhafaza ederek kendi coğrafyasını siyasi ve ekonomik açıdan kontrol altına almaktan, ABD’ye tehdit olarak gördüğü iktidarları devirip kendi kukla rejimini yaratmaktan ve rakiplerine göz dağı vermekten asla kaçınmıyor. Son yıllarda Rusya ve Çin'in Venezuela'ya artan askeri ve ekonomik desteği, ABD'nin ülkeye müdahalesini tetiklemiş görünüyor. Özellikle Çin'in enerji ve yapa zeka alanındaki ülkeye olan yatırımları, Washington'ı bölgedeki nüfuz kaybı konusunda endişelendiriyor.

Operasyondan henüz birkaç saat önce Çin heyeti ve Maduro arasında yapılan toplantıda iki ülke arasında imzalanan 600'den fazla ikili anlaşma gözden geçirilmiş, enerji, ticaret ve altyapı gibi alanlarda iki ülke arasında devam eden yakın işbirliği değerlendirilmişti. Bu görüşmeden 12 saat sonra ABD güçlerinin Venezuela’ya girerek askeri üsleri ve enerji altyapılarını bombalaması, bir nevi Çin’e karşı “benim bölgeme girme, haddini bil” mesajı olarak da okunabilir.

ABD’nin Asıl Hedefi Ne?

Trump’ın konuşmalarını ilk kez dinleyen ve ABD’nin tarihsel süreçteki revizyonist politikalarını bilmeyenler için bu açıklamalar çok masum bir tablo ortaya koyabilir. Trump’a göre; Venezuela üzerinden ABD’ye ciddi oranda bir uyuşturucu sevkiyatının olması, birçok ABD’li gencin uyuşturucu yüzünden zehirlenmesi, ABD şehirlerindeki suç oranlarının artması, cezaevinde kana susamış çetelerin Amerikan topluluklarını terörize etmesi tamamen Maduro’nun eseri. Bu yüzden Maduro “kartel çetesi lideri”, “terörist” ve “diktatör” gibi tasvirlerle uluslararası kamuoyu nezdinde illegal bir kişilik haline getiriliyor. Fakat Maduro’ya yönelik yürütülen bu operasyonun gerçekten uyuşturucu ile mücadele için mi yoksa ABD’nin bölgedeki petrol rezervlerini ve kıymetli nadir elementleri ele geçirmek için mi olduğu tartışılır. Hem Trump’ın ABD menşeli petrol şirketlerinin bölgeye gireceği yönündeki demeçlerinden hem de ABD’nin Irak örneğinde olduğu gibi tarihsel süreçteki hamlelerinden asıl mevzunun enerji kaynaklarının sömürülmesi olduğunu anlamak zor olmasa gerek. 2003 yılında kimyasal silahları bahane edip Irak’a giren ve “bölgeye demokrasi ve barış getireceğiz” diyen oğul Bush’un mirasını devam ettiren Trump, benzer bir üslup kullanarak uyuşturucu ile mücadele kisvesi altında “Venezuela halkına barış ve refah getireceğini” söyledi. Bu tür söylemler, ABD’nin emperyalist politikalarını ve ekonomik sömürge arayışlarını meşru hale getirmeye çalışmasının en büyük örneği. Görülüyor ki 23 yıldan bu yana pek bir şey değişmemiş, tarih tekerrürden ibarettir. 

Bundan sonraki süreçte ABD tarafından uyuşturucu üretiminin menşei olarak gösterilen ve Venezuela ile ilişkileri iyi olan Kolombiya, Meksika veya Küba’dan birisinin hedef tahtasına oturacağı kuvvetle muhtemel. Trump, bu hedeflerine sıra geldiğinde yine bölge halkına barış getirmek ve uyuşturucu ile mücadele bahanesinin arkasına sığınacaktır. Trump’ın “Küba oldukça kötü yönetiliyor. Küba'daki insanlara yardım etmek istiyoruz”, “Meksika’yı Karteller yönetiyor”, “Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Pedro'nun kokain fabrikaları var ve dikkatli olmalı” açıklamaları bu teoriyi doğrular nitelikte.

Hukukun Üstünlüğü Değil Üstünlerin Hukuku

Bir başka tartışılması gereken konu ise ABD’nin yaptığı bu darbenin uluslararası hukuk ile bağdaşan hiçbir yönünün bulunmaması. Dünya artık öyle bir noktaya geldi ki; askeri ve ekonomik açıdan güçlü ülkeler hiçbir uluslararası hukuk kuralına ve BM Güvenlik Konseyi kararlarına riayet etmeden kendisinden zayıf bağımsız bir ülkenin toprak bütünlüğüne saygısızlık yapabiliyor ve “egemen eşitlik ilkesi” ihlal edilebiliyor. İsrail’in Gazze’de yapmış olduğu insanlık zulmü, Rusya’nın Kırım’ı ve Ukrayna’yı işgali, üstelik bu işgalci politikaların ve Netenyahu gibi barbarların herhangi bir yaptırıma maruz kalmaması uluslararası kurumların güvenilirliğini yeterince zedelemiş, evrensel insan hakları ilkelerine olan inancı ziyadesiyle sarsmıştı. Üstüne ABD’nin Venezuela’ya yaptığı bu kural tanımaz saldırı ve yalnızca 3 saat içerisinde bir ülkenin devlet başkanını esir alması, hukukun üstünlüğü ilkesinin güçlü devletler için geçerli olmadığını bir kez daha kanıtladı. Zira uluslararası hukuk ilkelerinin ne zaman ve hangi koşullarda geçerli olacağını artık uluslararası sistemdeki başat aktörler bizzat kendileri belirliyor.  Bu durum da artık orman kanunlarının geçerli olduğu bu kaotik konjonktürde zayıf devletlerin tarih sahnesinden silinip gideceklerini güçlü devletlerin ise tarihe yön vereceklerini gösteriyor. 

Öte yandan ABD’nin bu operasyonu, bundan sonraki süreçte Çin’in Tayvan’ı işgal edebilmesinin, Rusya’nın da Ukrayna’da istediği kadar at koşturabilmesinin önünü açıyor. Zira ABD’nin bağımsız bir ülkenin topraklarında askeri operasyon yapabilmesi ve o ülkenin devlet başkanını uykusunda süründürerek yakalaması, hatta gözleri bağlı bir şekilde fotoğraflarını kamuoyuna servis etmesi, Çin ve Rusya gibi ülkelere de meşruiyet zemini kazandırıyor. 

Venezuela’da İktidar Nasıl Şekillenir?

Peki bundan sonraki süreçte Venezuela’da nasıl bir iklim bizi bekliyor? Trump, düzenlediği basın toplantısında Maduro sonrası ABD’nin Venezuela’da yönetimi ele alacağını duyurarak güvenli ve uygun bir geçiş yapılana kadar ülkeyi ABD’nin yöneteceğini ilan etti. Ve tabii ki büyük Amerikan şirketlerinin buradaki petrol tesislerini işleteceği ve Venezuela’nın enerji kaynaklarına yön vereceğini vurguladı. Bu açıklamalardan da anlaşılıyor ki aslında Trump, ABD’nin enerji rezervleri üzerindeki sömürgeci hedeflerini alenen dile getirdi.

Maduro’nun ardından kimin iktidara geleceği ise merak konusu. Nobel Barış Ödülü sahibi ve Trump’a yakın bir isim olarak bilinen Machado’nun bu yeni düzende başa gelip gelmeyeceği tartışma yaratırken, Trump bu konuda "İyi bir kadın ama ülke içinde desteği yok" yanıtını verdi. Bu sözlerden Machado’nun şansının zayıf olduğu çıkarımı yapılabilir ama yine de kesin bir şey söylemek doğru olmaz. Altını çizmek istediğim nokta; Trump Venezuela halkının taleplerini görmezden gelerek kendi belirlediği bir kukla yöneticiyi atamayacaktır, şayet böyle bir yola giderse bu kez muhalif güçler arasında bir iç savaş başlayabilir. Bu sebeple geçiş sürecinde ABD Hükümeti; Venezuela halkı, sendikalar, halk örgütleri ve muhalefet partileri ile istişare yapacak, “Venezuela halkının kendi kaderini tayin etmesine imkân verdim” diyerek kendini demokratik bir aktör gibi gösterecek, fakat en nihayetinde ABD çıkarlarına en uygun olan kişileri başa getirecektir. 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU