Gana’nın köle ticaretini “insanlığa karşı işlenmiş en ağır suçlardan biri” olarak Birleşmiş Milletler gündemine taşıması, yüzyıllardır süren sömürü düzeninin hâlâ devam ettiğini sorgulatan güçlü bir siyasi çıkış oldu.
Dört yüzyılı aşkın süre boyunca milyonlarca insan Afrika topraklarından zorla koparılarak köleleştirilmek üzere gemilere istiflendi. Bu insanların büyük bir kısmı Atlantik’in karanlık sularında can verirken, hayatta kalanlar ise "beyaz efendilerine" en ağır koşullarda hizmete zorlandı.
1781 yılında Sao Tome’den Jamaika’ya doğru yola çıkan Zong gemisi, bu sistemli barbarlığın en somut vesikalarından biriydi. Gemi kapasitesinin çok üzerinde insanla doldurulduğu için su ve erzak sıkıntısı baş gösterince, mürettebat "ticari bir karar" aldı: Köle olarak satmayı planladıkları insanları kadın-çocuk demeden denize atmak. Birer "meta" veya "yük fazlası" olarak okyanusa fırlatılan 133 masum Afrikalının çığlıkları sulara gömülürken, gemi sahipleri kaybettikleri "yükler" için sigorta talebinde bulunacak kadar küstahlaşmıştı. Mahkeme ise bu vahşeti cinayet değil, bir "sigorta uyuşmazlığı" olarak değerlendirdi.
O gün okyanusun dibine atılanlarla, bugün Akdeniz’in sularında derme çatma botlarda can verenler arasında biçim farkı var ama öz farkı yok. Kongo’daki kobalt madenlerinde göçük altında kalanlar da tıpkı yüzyıllar önceki gibi, küresel bir ekonomik zincirin en ucunda, en görünmez halka olarak can veriyor. Sistemin kendisi değişmiyor, zincirler görünmez oluyor.
İşte bu sistemli barbarlığın mirası, Gana Cumhurbaşkanı John Mahama’nın Birleşmiş Milletler'e taşıdığı dava ile yeniden tartışılmaya başlandı.
Aydınlanmanın karanlık yüzü
Kölelik resmiyette kaldırıldı lakin insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğu kabul edildiği için değil; artık kârlı olmadığı için, biçim değiştirmesine izin verildi. Eric Williams’ın da vurguladığı gibi, Sanayi Devrimi için gereken sermaye kölelikten geliyordu; makineleşme başlayınca "bedava insan gücü" yerine "tüketen işçi" gerektiği için sistem evrildi.
Ancak bu evrim, zihinlerdeki prangaları çözmedi. Bugün Batı’nın 'evrensel değerler' diye sunduğu düşünce dünyasının kurucu babaları, aslında bu köleleştirme düzeninin felsefi zeminini hazırlayan isimlerdi. Örneğin bugün hala kürsülerde anılan Hegel Afrika’yı “tarih dışı ve gelişmemiş olarak” tanımlarken, modern liberalizmin savunucusu sayılan John Locke ise köle ticaretine yatırım yapan bir hissedardı. Sözde aydınlanmanın kurucusu Immanuel Kant ise insan türlerini ırksal bir hiyerarşiye oturtup siyah ırkı en aşağı konumda değerlendirirdi.
Batı, kendi entelektüel köklerinde köleliği ve ırkçılığı doğal bir düzen olarak gören bu isimleri hala tepesinde taşırken, bugün BM oylamasında Avrupa ülkelerinin çekimser oy kullanması şaşırtıcı değil. Zira Batı’nın tarihsel ve düşünsel sürekliliği yalnızca teorik düzeyde kalmıyor, günümüz siyasal söylemlerinde de kendisini gösteriyor.
İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın geçtiğimiz yıllarda sarf ettiği, "Geçmişle çok zaman harcamaktansa kollarımı sıvayıp geleceğe bakmayı tercih ederim" sözü ise Batı’nın o değişmeyen, sorumluluktan kaçan kibirli tavrının özeti. Geçmişin suçlarıyla yüzleşmeden, o suçların üzerine inşa edilen zenginliği iade etmeden hangi "gelecekten" bahsedilebilir? Starmer’ın "kolları sıvamak" dediği şey, Afrika’nın kaynaklarını "iş birliği" adı altında sömürmeye devam etmekten başka bir şey değil. İşte bu inkâr politikası, en büyük tahribatı sömürgeleştirilenlerin zihninde yaratıyor.
Zihinsel sömürgecilik ve kurbanın suçluluğu
Sömürgeci akıl, sadece fiziksel alanı işgal etmekle kalmadı; Afrikalıyı kendisine, tarihine ve onuruna yabancılaştıracak sistematik bir aşağılık kompleksi inşa etti. Batı’nın eğitim ve dil politikaları, Afrikalı insanın kendi aynasına baktığında sadece yetersizlik ve barbarlık görmesi için tasarlandı. Öyle ki bugün bazı Afrikalı gençler, atalarının yaşadığı büyük trajediyi Batı’nın sistematik suçundan ziyade kendi içlerindeki hainlerin bir hatası olarak görmeye eğilimli.
Sömürgeci dil, Afrikalıyı kendi celladına hayran bırakırken, aynı zamanda onu kendi kardeşine karşı bir suçluluk duygusuyla felç ediyor.
Kenyalı düşünür Ngugi wa Thiong’o, "Zihni Sömürgeden Azad" adlı eserinde dilin tam da bu noktada nasıl bir kontrol aracına dönüştüğünü anlatır. Dil sadece iletişim değildir; bir dünya görüşüdür. Eğer bir çocuk, atalarını köleleştirenlerin diliyle rüya görüyor ve tarihi celladının perspektifinden okuyorsa; kendi halkının bu süreçteki 'payını' büyüteçle büyütüp, Batı’nın kurumsallaşmış barbarlığını küçültmeye meyilli hale gelir. Bu, zihinsel sömürünün en sinsi zaferidir: Kurbanın, suçun asıl müsebbibini savunur hale gelmesi.
Tazminatın ötesinde, onur iadesi
Gazze'deki insani krizle birlikte Batı'nın savunduğu evrensel değerlerin yani insan hakları, hukuk ve demokrasinin tutarsızlığı ve ahlaki otoritesinin çöktüğü açıkça görülmüştü.
1993’teki Abuja Bildirgesi ve 2001’deki Durban Deklarasyonu gibi, sömürgeciliğin bir "insanlık suçu" olduğunu haykıran tarihsel bir sürekliliğin parçası olarak Gana’nın bu kararı da Batı’nın dünyaya ahlak dersi verdiği çağın kapandığının ilanı oldu.
Gana, kıyılarına dizilmiş otuzdan fazla köle kalesiyle bu büyük trajedinin merkez üssü idi. Afrikalıların zincirlenerek gemilere bindirildiği o meşhur "The Door of No Return" (Geri Dönüşü Olmayan Kapı), bugün Gana’nın hafızasında hâlâ açık bir yara gibi duruyor. Mahama’nın bu onurlu çıkışı, o kapıdan zorla çıkarılan milyonlarca ruhun onurunu geri alma çabası.
Mesele sadece bir miktar para ya da kuru bir özürden ibaret değil. Tazminat konusu ise finansal bir tartışmanın ötesinde eğitim, sağlık, kültürel restorasyon ve ekonomik eşitsizliklerin giderilmesini içeren daha geniş bir adalet talebi.
John Mahama’nın hatırlattığı üzere; pasif 'kölelik' tarihi değil, aktif 'köleleştirme' suçu konuşulmalı. Fail dün zincir vuran bir kaptanken, bugün Afrika’yı borç batağına saplayan finansal sistemler veya madenlerdeki güvenliksiz çalışma koşullarını dayatan çok uluslu şirketler.
Sömürgeci ekonomik sistemin (borç tuzakları, tekelleşme ve kukla liderler) tamamen tasfiye edilmesi gerekiyor. Afrika’nın ihtiyacı olan şey, kendi onurunu geri alması ve zihinlerini sömürgeci sistemden ve düşünce biçiminden azat etmesi.
Yüzyıllar önce Atlantik gemilerinde can veren o masum ruhlar, bugün Akdeniz’in sularında, Kongo’daki madenlerde, Kenya’daki veri etiketleme merkezlerinin loş ışığında ve Gana’daki elektronik atık tesislerinde adalet beklemeye devam ediyor.
Kaynaklar:
https://www.indyturk.com/node/770345/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/transatlantik-k%C3%B6le-ticaretinde-bir-insanl%C4%B1k-dram%C4%B1-zong-katliam%C4%B1
https://www.bbc.com/news/articles/crlnrjd3087o
https://guardian.ng/opinion/from-abuja-to-durban-africas-thirty-year-quest-for-reparations/#:~:text=The%201993%20Abuja%20proclamation%20was,resettle%20in%20their%20ancestral%20homelands.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish