Irak’ın 2003’te işgal edilmesinden yıllar sonra, savaş sırasında ülkesini terk edip Türkiye’ye yerleşmiş bir Iraklıyla yaptığım sohbet, siyasal kriz anlarında toplumların nasıl düşündüğüne dair çarpıcı bir ipucu sunmuştu. Kendisine savaşın sonuçlarından memnun olup olmadığını sorduğumda verdiği yanıt kısa ve netti:
Evet, ama Saddam bunu hak etmişti.
Bu cevap, bir ülkenin yıkımının, liderinin akıbeti üzerinden anlamlandırıldığı bir zihinsel çerçeveyi yansıtıyordu. Ülke ile rejim arasındaki sınır, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde silikleşmişti. Bugün benzer bir düşünme biçiminin, İran’ın sürgündeki muhalefetinin bir kesiminde yeniden üretildiği görülüyor. Ancak İran örneği, Irak’tan daha karmaşık bir yapıya sahip olduğu için, bu zihinsel çerçevenin sonuçları da daha ağır ve daha belirsiz.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Coşkunun kaynağı: Kurtuluş anlatısı
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başlamasının ardından, sürgündeki İranlı muhaliflerin bir kısmında gözlemlenen ilk tepki dikkat çekiciydi. Londra, Los Angeles ve Toronto gibi şehirlerde düzenlenen gösterilerde, saldırılar bir “kurtuluş anı” olarak karşılandı. Bu atmosfer, yalnızca siyasi hesaplarla açıklanamaz, derin bir psikolojik arka plana dayanır.
Ocak 2026’da İran’da yaşanan ve binlerce protestocunun hayatını kaybettiği sert bastırma süreci, içerideki değişim ihtimalini büyük ölçüde zayıflatmıştı. Bu noktada dış müdahale, bazı kesimler için son kalan seçenek olarak algılandı. Rejim değişikliği, bir stratejik tercih olmaktan ziyade bir varoluş meselesine dönüştü.
Bu bağlamda, dışarıdan gelen askeri müdahale, bir işgal ya da yıkım olarak değil, “kaçınılmaz kurtuluş” olarak kodlandı. Ancak bu anlatı, önemli bir varsayıma dayanıyordu: Rejim ortadan kalkarsa, ülke de otomatik olarak kurtulacaktı.
Kırılma noktaları: Savaşın gerçekliğiyle yüzleşme
Savaş uzadıkça bu varsayımın sürdürülebilir olmadığı ortaya çıkmaya başladı. İlk coşku, yerini daha parçalı ve temkinli bir tutuma bıraktı. Bu dönüşümün arkasında üç temel dinamik öne çıkıyor.
Sivil kayıplar ve ahlaki sınır
İlk kırılma, sivil kayıpların görünür hale gelmesiyle yaşandı. Özellikle Minab’da bir okulun hedef alınması ve çoğunluğu çocuk olan yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesi, diaspora içinde ciddi bir tartışmayı tetikledi. Bu tür olaylar, dış müdahaleyi “insani” ya da “meşru” olarak tanımlayan söylemin sınırlarını zorladı.
Savaşın ilk günlerinde soyut bir kurtuluş fikri etrafında birleşen kesimler, somut kayıplar karşısında bölünmeye başladı. Doktorlar, akademisyenler ve sanatçılar tarafından düzenlenen anmalar, bu ahlakî kırılmanın kamusal ifadesi haline geldi.
Hedeflerin genişlemesi: Rejim mi, toplum mu?
İkinci kırılma, askeri hedeflerin ötesine geçilmesiyle ortaya çıktı. Nükleer ve askeri tesislerin ardından altyapının hedef alınması, savaşın doğasını değiştirdi. Enerji hatları, ulaşım ağları ve ekonomik merkezler vuruldukça, saldırıların yalnızca rejimi değil, doğrudan toplumu hedef aldığı algısı güçlendi.
Bu noktada kritik bir gerçeklik ortaya çıktı: Bombardıman pratiği açısından ülke ile rejim arasında bir ayrım yapılmıyordu. Bu durum, başlangıçta rejim karşıtı bir pozisyon üzerinden kurulan desteği zayıflattı.
Liderlik krizi ve Pehlevi tartışması
Üçüncü kırılma ise muhalefetin liderlik sorunu etrafında şekillendi. Rıza Pehlevi’nin söylemleri ve özellikle dış aktörlerle kurduğu yakın ilişki, zaten sınırlı olan meşruiyetini daha da tartışmalı hale getirdi.
Pehlevi’nin sivil kayıplar karşısındaki tutumu, diaspora içinde eleştirilere yol açarken, daha geniş bir soruyu da gündeme taşıdı: İran’da rejim sonrası dönemi kim ve nasıl yönetecek?
Bu soru, yalnızca kişisel liderlik meselesi değil; aynı zamanda muhalefetin stratejik yönelimine dair bir belirsizliği de ortaya koyuyor.
Londra’daki kongre: Birlik arayışı mı, çatlakların sahnesi mi?
Mart ayının sonunda Londra’da düzenlenen İran Özgürlük Kongresi, bu tartışmaların kurumsal bir zemine taşındığı bir girişim olarak öne çıktı. Farklı siyasi, etnik ve dini grupların aynı çatı altında toplanması, ilk bakışta önemli bir eşik gibi göründü.
Kongrede monarşist semboller ile cumhuriyetçi unsurların yan yana bulunması, ortak bir gelecek arayışının simgesi olarak sunuldu. Ancak bu birlik görüntüsü, oldukça kırılgan bir zemine dayanıyordu.
Kongre içinde iki temel yaklaşım belirginleşti:
- Dış müdahaleyi rejimi yıkmanın zorunlu aracı olarak görenler
- Yabancı askeri müdahaleyi ilkesel olarak reddedenler
Bu iki yaklaşım arasındaki fark, stratejik ve hatta normatif bir ayrışmayı ifade ediyor. Nitekim savaş meselesinin kongre gündeminin dışında bırakılması, bu bölünmenin derinliğini gösterdi.
Birlik iddiasıyla toplanan bir platformun en kritik konuda ortak bir dil geliştirememesi, muhalefetin yapısal zafiyetine işaret ediyor.
İran neden Irak değil?
İran’daki siyasal yapı, Irak’tan farklı olarak lider merkezli değil, kurumsallaşmış ve çok katmanlı bir otoriter sistem. İktidar; Devrim Muhafızları, dini kurumlar ve ekonomik ağlar arasında dağılmış durumda. Bu nedenle liderin ortadan kaldırılması, sistemin çökmesi anlamına gelmedi.
Dış müdahale ise bu tür yapılarda çözülme yaratmak yerine çoğu zaman ters etki üretir. Ulusal güvenlik söylemi güçlenir, toplum dış tehdit algısı etrafında yeniden kenetlenir ve iç muhalefet geri çekilir. İran’da da benzer bir refleks ortaya çıktı, beklenen iç çözülme gerçekleşmedi.
Bu tablo, muhalefeti yapısal bir çıkmaza sürüklüyor. Karşı karşıya olunan ikilem net: Ya rejimin devamı kabullenilecek ya da dış müdahalenin yol açacağı yıkım göze alınacak. Bu durum, muhalefetin hem hareket alanını daraltmakta hem de iç tutarlılığını zayıflatmaktadır.
Zamana karşı yarış
Savaş sonrası dönemde İran’ın daha kırılgan bir ekonomi ve daha sertleşmiş bir devlet yapısıyla karşı karşıya kalması muhtemeldir. Ancak rejimin temel sorunları ortadan kalkmayacaktır. Bu noktada belirleyici olan, bu yapısal krizlerin birleşik ve stratejik bir muhalefet üretebilip üretemeyeceğidir.
Bugün için bu sorunun net bir cevabı yok. Ancak açık olan şu: İran muhalefeti artık yalnızca rejimi değiştirmeyi değil, bunun yöntemini ve bedelini de tanımlamak zorunda.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish