Enes'in ardından

Rüveyda Çelenk Yılmaz Independent Türkçe için yazdı

Çok üzgünüz ve utanç içerisindeyiz. Enes Kara… 20 yaşında, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi ve cemaat yurdunda kalıyor.

Görselde muhafazakâr bir aile için her şey yolunda; sağlıklı, genç, tıp fakültesi kazanmış, (babasının dediğine göre) maddi olarak bir zorluk içerisinde değil. Hatta tam da "arzu edilen" neslin bir örneği; dini vecibelerini yerine getiren genç bir doktor adayı.

Bir gün çıkıyor ve bir video çekiyor. Videoda kendisini ifade edebilmek için kendine ayırabildiği süre ve sözler yetmiyor, bir de not bırakıyor. Yaklaşık bir ay sonra da hayatına son veriyor. Ancak yaşamına son verinceye kadar bu video ve notlar kitlelere ulaşmıyor.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Videoyu dinleyip, notu okuyunca ailesine olan güvenini kaybetmiş (belki de o güven hiç tesis edilememiş), kendini, yaşadığı hayata ve bulunduğu çevreye ait hissetmeyen, gelecek adına hiçbir umudu kalmamış, çaresizlik içerisinde ve yaşam enerjisi sönmüş bir genç görüyorum. 

Enes sadece ailesinden değil, çevresinden ve toplumdan da şimdiye ve geleceğe dair olumlu mesajlar alamıyor.

İlginç bir detay olarak, Enes'in günlük hayatında anlattığı rutini (kendisine ait zamanın kalmaması, ailesinin ve cemaatin dayattığı zorunluluklar) ile gelecekteki mesleği olan doktorluğun içinde bulunduğu durum (ağır nöbetler, mobbing, hasta şiddeti, köle gibi çalıştırılma) oldukça benzeşiyor.


Enes'in, dayısının 10 yıllık sevgilisinin, sadece başı açık olduğu için aile tarafından kabul görmemesini ve Enes'in çekirdek ailesinin buna tepkisiz kalmasını videoda bize anlatması oldukça anlamlı.

Şöyle ki, Enes de kendi küçük mahallesinin kuralları dışına çıkarsa aile içi dinamiklerin aleyhine işleyeceği ve hatta muhtemelen toplumdan destek göremeyeceği inancında.

Bütün bunlar Enes'i tam da kendi kimliğini oturtmaya çalıştığı bir yaşta müthiş bir çaresizlik, umutsuzluk, anlamsızlık ve boşluk hislerinin ortasına itiyor. 


Zorluklar hayatın bir parçasıdır, ama destek görememek ciddi bir eksikliktir. Biz insanlar ilişkilerle var oluruz. Travmayı oluşturan olayların kendisi değil, olaylardan nasıl etkilendiğimizdir.

Olayların trajiklik seviyesi de belirleyici değildir. Travmanın oluşmaması veya oluşan travmanın üstesinden gelinebilmesi alınan sosyal destek ile çok yakından alakalıdır.

Babası Enes'in sürekli telefonla oynadığını, içine kapanık birisi olduğunu ve fazla konuşmadığını; arkadaşı ise Enes'in sessiz, sakin ve arkadaş ortamlarında pek olmayan birisi olduğunu söylüyor.

Yani Enes yalnız… Kendini ifade edeceği bir ortam bulamamış ve/veya bu ortamlarda bulunacak bir ilişki kurma motivasyonuna sahip değil. 


Stephen Porges'ın geliştirdiği Polivagal Teori, insanların çaresizlik ve dehşet hisleri içerisinde olduklarında, parasempatik sinir sisteminin dorsal kısmına geçtiklerini söyler.

Yani, böyle durumlarda insanlar (sinir sistemi tepkisi olarak) yalnızlaşırlar, kendilerini izole ederler, umutsuz hissederler, alternatifleri göremezler, hayattan keyif alamazlar vb.

Demek istediğim, Enes'in içe kapanıklığı aslında "içe kapanıklık"tan ibaret değildir. 


Dilerim ki bu acı tecrübeden herkes kendi payına düşen dersi çıkarır. 

Her şeyden önce bir çocuğun birincil referansı ve kaynağı ailesidir. İnsanlar temel güven duygusunu (her şeyin yolunda gideceği inancı) daha bebeklikte aileden alır.

Bu duygu da insanın hayata karşı verdiği mücadelede en büyük silahıdır. Bir çocuğu bundan yoksun bırakmak, evladına "Ben buradayım ve senin yanındayım" hissini vermemek/verememek ne acıdır.

Ebeveynler çocuklarını olduğu gibi kabul etmeli, onları tanımalı, onlara bakarken ve davranışlarını yorumlarken başkalarının (toplumsal tabular, mahalle baskısı, dini kaygılar vb.) gözlüklerini kullanmamalıdır.

Çocukları ile gerçek bir ilişki kurmalıdır. Bu da çocuğunu iyi gözlemlemekten, onu yargılamamaktan, onunla sık sık sohbet etmekten ve onu (gerçekten) merak etmekten geçer. 


Ülkemizde özellikle dini hassasiyeti olan kişiler, çocuklarına bunu aktarmak ve çocuklarının yaşam tarzını bu bağlamda "şekillendirmek" gayretindeler.

Her türlü eğitimdeki asıl unsur merak uyandırmak, keyif vermek ve örnek olmaktır. Zorlamaya dayanan dini eğitim içselleştirilemez, taklitten öteye gidemez.

Ayrıca, çocuğun kapasitesine ve seçimlerine güvenmek gerekir. Birçok aile kendi çocuğuna ve diğerlerine güvenmediği için cemaat yurtlarını tercih etmektedir.


Aile çok önemlidir ancak belli bir yaştan sonra yetersiz kalır. Ailenin yetersizliği sağlıklı bir toplum ve sosyal devlet tarafından desteklenmelidir.

Çocuk ve genç sadece ailesi değil, toplum tarafından da kabul görmeye ihtiyaç duyar. Toplumda azalan hoşgörü, artan kutuplaşma ve toplumu oluşturan parçaların (aile, cemaat, aşiret, siyasi parti vb.) tek tipleştirme çabası, bireyin toplum içerisinde değerli hissetmesini ve olduğu gibi kabul görmesini zorlaştırır.

Ülkemizin içinde bulunduğu sosyolojik koşullar göz önünde bulundurulduğunda, görülmeyen çocukların, geleceğe umutla bakamayan gençlerin, yaşam sevincini kaybetmiş yetişkinlerin, mutsuz ve katı yaşlıların sayısının artması kaçınılmaz bir sonuç.

Tabii ki toplum durduk yere bu şekilde kötü yönde evirilmiyor. Toplum üzerinde düzenleyici ve iyileştirici rolü olması gereken kamu, asli işlevi olan eşitliğin, adaletin ve iyi yaşam koşullarının sağlanması konusunda yetersiz kalmış durumda. 


Uzun yıllardır siyasi iktidarda devam eden istikrara rağmen ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durum, hemen hemen durma noktasına gelen adalet sistemi, her meslek grubunda yaşanan olumsuzluklar (doktorlara şiddet, öğretmenlerin değersizleştirmesi, akademinin çizgisini kaybetmesi, azalan tarımsal üretim, düşük ücretler, geçinemeyen emekliler vb.) toplumun fiziksel ve psikolojik yük taşıma kapasitesini aşmış durumda.

Pek tabi olarak bundan en çok etkilenenler çocuklar ve gençler oluyor. Ayrıca, bu hususlardan bağımsız olarak yine söz konusu dini kaygılar olunca, devletin denetim ve ceza refleksleri -mevcut iktidarın dünya görüşü doğrultusunda- daha da zayıflamış durumda. 


Çocuklar ve gençler üzerindeki etki alanı ve gücü ailelerin maddi/manevi yetersizliği ve kamunun ilgisizliği ile doğru orantılı olan cemaatlerin ve tarikatların bu konuda üstlendikleri sorumluluğun yeterince farkında olmadığını düşünüyorum.

Temelinin hoşgörüye dayandığı iddia edilen bir öğretinin, zorlayıcı ve katı metotlar kullanılarak öğretilmeye çalışılması oldukça ironik.

Cemaatlerin ve tarikatların eğitim sistemi (yurtlar, özel okullar, öğrenci evleri, dershaneler vb.) üzerinden güç devşirmeye çalışması başlı başına toplumsal bir sorun.

İster dindar olsun ister seküler; ister muhafazakar olsun ister liberal, sağlıklı nesiller yetiştirebilmek için eğitimin maddi kaygılardan uzak, eşitlik ilkesine uygun şekilde ve çağın gerektirdiği standartlarda verilmesi doğrudan devletin sorumluluğudur.

Nitekim, devletin geçmiş yıllarda eğitim sektörüne yönelik hizmetlerini büyük ölçüde bir cemaate ihale etmesinin sonuçlarını öncesi ve sonrasıyla 15 Temmuz'da acı bir şekilde deneyimledik.

Cemaat ve tarikatlar sosyal yaşamın doğal bir sonucudur. Ancak toplumsal yaşam üzerindeki sınırları devlet tarafından tam olarak tanımlanmalıdır. Bu her iki tarafı da güvende hissettirecektir.

İnsanların temel ihtiyaçlarının (barınma, beslenme, eğitim ve güvenlik) cemaatler ve tarikatlar tarafından sağlanması ve bu yolla bağımlı kitleler yaratılması sosyal devlet yaklaşımı ile bağdaşmaz. 


Sonuç olarak, Enes Kara'yı intihara sürükleyen süreç sanki bir uçağın düşmesi gibi tüm olumsuzlukların üst üste geldiği ve tutunacak bir dal (mahalle baskısı, cemaat yurdundaki kısıtlayıcı ortam, derslerinin iyi gitmemesi, seçtiği mesleğin -doktorluğun- bugünkü sıkıntılı durumu, sosyal ilişki eksikliği vb.) dahi bulunamadığı münferit bir olay gibi görünse de, ben bu durumun şu anda ve bu topraklarda bir toplum tarafından deneyimlenmeye devam eden travmatik bir sürecin bir dışavurumu olarak görüyorum.

Bu noktaya kadar konuşup yorumladıklarımın da buzdağının sadece su üstündeki kısmı olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca Enes Kara'nın hayatının son zamanlarındaki duygularını hepimiz çok ya da az paylaşmışız ki bu denli sarsıldık ve kendimizi de sorumlu hissettik.

Bu yaşamdan vazgeçiş, hem psikolojik hem politik hem de sosyolojiktir. Ve bu anlamda her mecrada tartışılmalı ve konuşulmalıdır. 

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU