Yabancılaşma ya da böcekleşme III

Prof. Dr. Mehmet Çelik Independent Türkçe için yazdı

 Yabancılaşma kılık değiştiren yeni bir çeşit sömürgeciliği de beraberinde getirir. Sömürülenler sömürenlerin kültürüne entegre olduklarında kendi orijinal kültür veya kültürlerine acımayla karışık bir nefret hissine kapılırlar. Bu da sömürgecinin koyduğu standartın meftunu aynı zamanda o standartın ve kültürün hem hayranı hem de gizli düşmanı olan aydını doğurur. Bu aydın tipi yerli kalamamış ama Amerikalı da olamamış kızılderili de olabilir; Amerika’da beyaz adamın kültürünü benimsediği halde “o” olamamış Afrikalı siyahî de olabilir;  Balzac’ı bildiği kadar Maârî’ yi bilmeyen Cezayirli Arap edebiyat öğretmeni de…

 Bu sorun kendi halkına ve halkının kültürüne yabancılaşmış aydının toplum mühendisliğine girişerek halkı zorla dönüştürmeye çalışmak gibi bir aydın despotizmi histerisine tutulmasını da beraberinde getirmektedir. Bunu  modern çağda ilk önce Afrika kökenli Amerikalı siyahi aydınlar yaşadılar. Bilindiği üzere Amerika’nın keşfinden köleliğin resmen yasak edildiği tarihe kadar Afrika’dan Amerika’ya altmış milyon kadar Afrikalı köle olarak götürüldü. Bazı kaynaklara göre bu köleleleştirilmeğe götürülenlerden yirmi altı milyon kadarı, köle tüccarlarının kötü muamelelerinden ve salgın hastalıklar yüzünden Amerika’ya varmadan yolda öldü.   

Peter Aughton’un,  Dünyanın Çehresini Değiştiren Seyahatler kitabında Afrika’dan Amerika’ya doğru yola çıkan bir gemide Alexander Falconbridge adındaki bir hekimin daha önceki seyahatlerindeki anılarıyla beraber şunlar nakledilir:

“... lumbarların kapatılması ve havalandırma ızgaralarının üstünün örtülmesi, zenciler arasında ishal ve yüksek ateş vakalarına yol açtı. Onlar bu durumdayken ben, mesleğimin gereği olarak, sürekli aşağı iniyordum ve kaldıkları bölmelerdeki sıcaklık ancak çok kısa bir süre kalmaya imkân verinceye kadar da bu ziyaretlerimi sürdürüyordum. Fakat durumlarını katlanılmaz hale getiren tek şey aşırı sıcak değildi. Döşeme, yani hücrelerinin zemini, ishalden kaynaklanan kan ve balgamla öylesine kaplanmıştı ki mezbahayı andırıyordu. Bundan daha korkunç veya iğrenç bir durumu betimlemeye insanın hayal gücü yetmez. Baygınlık geçiren çok sayıda köle güverteye çıkarılıyor ve bunların pek çoğu hayatını kaybederken, geri kalanlarbüyük çabalarla kendilerine getiriliyordu. Bu iş neredeyse benim de hayatıma mal olacaktı...” bkz.  ( postkolonyal çalışmalar ışığında afro-amerikan edebiyatından örnekler (1890-1950) ilknur şahin yüksek lisans tezi ankara, 2019)

Yukarıda anlatılan şartlar altında Amerika’ya götürülen bu Afrikalı köleler birkaç yüz yıl süren esaretten sonra özgürleşti ya da özgürleştirildi. Artık o siyahlar da Şekspir oynuyor, Mozart dinliyor, Faulkner okuyorlardı. Sanayi de öğrenmişlerdi ticareti de… Fabrikayı da biliyorlardı Fordizmin olmasa olmazı olan üretim bandını da. Modern tıbbı da yiyip yutmuşlardı ya! Artık durmaya ne gerek vardı ki? O aydınlanmış kahramanlar Afrika’ya döneceklerdi. Yüzyıllardır sömürülen halklarını medeniyetle buluşturacaklardı. Öyle de yaptılar hani. Afrika’nın bazı bölgelerine yerleştiler. Baktılar halk yerel seyirlik oyunları daha çok seviyor Şekspir’in tiyatrolarından. Tamtam’sa Mozart’ın müziğinden daha hoş geliyor halkın kulağına. Yerel tıp ya da büyücünün ilaçları da daha alımlıydı modern batı tıbbından. Cömert doğanın cömertliğiyle günlük rızkını zahmetsizce elde edebilen halk fabrikada da çalışmak istemiyordu. Çünkü siyahların Afrika’sı Afro- Amerikan siyahilerin kafasındaki Afrika ile aynı değildi. Bu aydınlanmış kahramanlar beyaz köle sahiplerinin onlara yüz yıllarca Amerika’da uyguladığı zulümlerden daha şiddetli zulümlere maruz bıraktılar eski akrabalarını. Gördüler ki siyah olmak bir renk değil; bir zihniyet meselesidir.  Afrika’ya gitmek öyle

“ Hadi gelin köyümüze geri dönelim

Fadime’nin düğününde halay çekelim”

 Şarkısına benzemiyordu. Afrikalılarla aynı renk deriye sahip bu yabancı siyahi aydınların aklı ve zihni beyazdı artık. Franz Fanon bunu “ Siyah deri Beyaz Maske” diye adlandırdı aynı ismi taşıyan ünlü kitabında ve şöyle dedi:

“Her sömürge halkı, başka bir deyimle kendi yerel ve orijinal kültür kaynakları söndürülmek ya da toprağa gömülmek suretiyle ruhunda onulmaz bir aşağılık karmaşası yaratılmış her halk neredeyse bir varoluş koşulu olarak, başka ve yeni bir uygarlığın yayıcısı durumundaki ulusun diliyle yani metropol kültürüyle göğüs göğüse bir hesaplaşma içinde bulur kendini. Sömürge insanı artık ana-ülkenin, metropolün kültürel standartlarını benimseyebildiği oranda cangıla özgü o ilkel, yabanıl statüsünün üstünde yükselecektir. Yüzünün ve dünyasının siyahlığından, cangılın loş kültüründen sıyrılabildiği oranda Beyazlaşacak ve adamdan sayılacaktır.”

 Zaten başta Malcolm X, olmak üzere bir çok siyahi insan hakları savunucusu bunlara Tom Amca demişti. (Bunu bir gün belki anlatırım.) Ama bilinmelidir ki özgürlük evvel emirde zihni bir faaliyetttir.  Neden özgür olması gerektiğinin bilincine varmamış bireyin özgürlüğe zorlanması onu, özgürlüğü put edinmiş marjinal fikir ve hareketlere militan olma sonucundan başka bir yere taşımaz. İnsan türünün özgürlüğü tartışılmaya açılmaması gereken bir konu iken kavramları eğretltileyip kendi değirmenine su taşıyacak hale getiren yerleşik zülum endüstrisinin üretim bandının ürettiği fason zihinlerde hâlâ başkasını ve başkasının özgürlük kotasını belirleme küstahlığına kapılan yabancılaşmış aydınların izlerini görmek mümkündür.  Karl Popper, bunlara “açık toplumun düşmanları” demişti meşhur “Açık Toplum ve Düşmanları” adlı kitabında.

Başka halkın karanlığını kendi göz hastalığı yüzünden kendi halkına aydınlık diye dayatan yabancı aydınlara gelsin Cahit Koytak’ın şu şiiri:

Pastörize Sevgi

Kumandayı fırlatıp spiker kızın yüzüne
Bir şeyler yapmalı, diyorum - Ama ne?
Afrika'ya gidelim, diyor, karım içerden
Kahve içelim muhallebi yiyelim

Der gibi iyi niyetli
Günlük vurguyla
Afrika'ya gidelim
Toplayalım pılıpırtıyı

Çocukları kitapları büyükanneyi
Plakları albümleri seccadeleri
Toplayalım çamaşırları
Çamaşır makinesini

Bulaşık makinesini
Kuluçka makinesini
Konuşma makinesini
Gülme makinesini ağlama makinesini

Afrika'ya gidelim
Kahve içelim
Muhallebi yiyelim
Afrika Afrika

Tarihin şuuraltı
Üç tekerli bisikleti üstünde
Habeş Sultanının
Boğa yılanlarını ve halkını
Gülümseyerek güttüğü
Sevimli Dünya”

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

DAHA FAZLA HABER OKU