Bu makalenin amacı, insan aklının, yeteneğinin ve sağlam bir inancın istibdat ve zulüm karşısındaki parlak zaferini bir kez daha ortaya koymaktır. Aşırı Türk karşıtı Ermeni milliyetçiliğine karşı ölüm kalım mücadelesine girişen Akademisyen Lev Zilber, yapay olarak oluşturulan olağanüstü koşullar altında, gelişmiş yeteneği, özverili çalışması ve derin bilimsel bilgisi sayesinde her durumda başarıya ulaşmıştır. Bilim alanında gerçekleştirdiği keşiflerin önüne ne katlanılmaz işkenceler, ne iftira ve karalama içeren hukuksuz suçlamalar, ne de en acımasız hapishaneler geçebilmiştir. Bu, iyiliğin kötülük üzerindeki zaferidir. Bu faktolojik makale dünyaca ünlü âlim Lev Zilber’in timsalinde, Sovyetler Birliği döneminde bilim insanları başta olmak üzere Türklere karşı uygulanan mezalimin yalnızca küçük bir bölümünü ortaya koyan bir örnek olarak değerlendirilebilir.
Büyük Sovyet immünoloğu, viroloğu ve mikrobiyoloğu, SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği) Tıp Bilimleri Akademisi’nin asli üyesi Lev Aleksandroviç Zilber, hayatının son yıllarında hatıraları üzerine bir kitap üzerinde çalışmıştır. Yarım kalmış bu kitaptan bir parçayı okuyuculara sunuyoruz. L. A. Zilber’in ölüm haberi geldiğinde dergimizin sayısının yayına hazırlanması devam ediyordu. Editörler ekibi olarak, Sovyet biliminin uğradığı ağır kayıpla ilgili taziyelerini bildiren bütün kuruluş ve kişilere katılıyoruz.
Telefonun çalması beni uyandırdı. Gece saat 2'ye yaklaşıyordu.
— Halk Sağlığı Komiserliği’nin sekreteri arıyor. Halk Komiseri, derhâl yanına gelmenizi rica ediyor. Araba çoktan gönderildi.
Ben Bakü’de yalnızca birkaç ay yaşadım. 1929 yılında Moskova’dan ayrılırken fazla üzülmedim; orada, müdürü hocam Profesör Vladimir Aleksandroviç Barıkin olan Halk Sağlığı Komiserliği Mikrobiyoloji Enstitüsü’nde bir bölümü yönetiyordum. Bu enstitüde 8 yıldır çalışıyordum. Bilgi ve deneyim biriktirmiştim. Büyük ve karmaşık problemleri araştırmada kendimi sınamak istiyordum. Fikirler çoktu, ancak imkânlar azdı. Tüm bölüm 2 kişiden oluşuyordu: ben ve meslektaşım Yelena İvanovna Vostrukhova.
V. A. Barıkin ile uzun yıllardır devam eden iyi ve dostane ilişkilerimiz de bozulmuştu. Onun bağışıklık teorisi her yönden ağır darbeler alıyordu. Başlangıçta bu teoriyi destekleyen deneylerimin sayısı giderek arttı; ancak daha sonra onu çürüten veriler ortaya çıkmaya başladı. Fakat V. A. bizimle aynı fikirde değildi ve [çalışmalar] yayımlanmadı.
Bu ve daha birçok durum, beni Azerbaycan Mikrobiyoloji Enstitüsü müdürlüğü görevine yapılan daveti kabul etmeye sevk etti. Aynı zamanda Tıp Enstitüsü Mikrobiyoloji Kürsüsü’ne seçildim.
E. İ. Vostrukhova benimle birlikte Bakü’ye gelmişti. Dikkate değer bir insandı. Artık ilk gençlik yıllarında değildi, yalnızdı ve kendisini tamamen bilimsel çalışmaya adamıştı. Çok iyi huylu olmakla birlikte, aynı zamanda hem kendisine hem de başkalarına karşı sert ve talepkârdı; beni çok meşgul eden düşünceleri doğrulamak veya reddetmek için görünüşe göre en ihtiyatsız deneyleri yapmaya hazırdı. Giysilerinde siyah ve beyazdan başka renk bulunmazdı. Sessiz ve dikkatliydi; bir rahibe izlenimi veriyordu.
Bakü’de beni çok sıcak karşıladılar. Görece küçük olan Mikrobiyoloji Enstitüsü, selefim Profesör P. F. Zdrodovski’nin enerjisi sayesinde o dönem için oldukça iyi donatılmıştı. O, aynı zamanda birkaç yüksek nitelikli uzman yetiştirmişti. Neredeyse hepsi benden büyük olmasına rağmen (35 yaşındaydım), aramızda iyi ve iş odaklı ilişkiler kuruldu. Büyük çaplı bir çalışma yürütmek mümkündü.
O dönemde Bakü, hayret verici tezatların ve garipliklerin şehriydi. Yeni inşa edilmiş elektrikli demiryolunun yepyeni vagonları, istasyondan petrol sahalarına doğru hareket ediyordu; ancak oraya ancak dilenci kalabalığını yararak ulaşmak mümkündü. Burunlarından gelen seslerle sadaka dileniyor, korkunç, kanayan yaralarla kaplı çıplak kollarını ve bacaklarını ya da kirli paçavralara sarılmış ayak ve kol kütüklerini gösteriyorlardı. Yıllar sonra benzer bir manzarayı Hindistan’da gördüm.
Develer sık sık istasyona yaklaşıyor, demiryoluyla daha ileriye gönderilen bagajları sırtlarından alıyorlardı. Bu sakin ve hantal hayvanlar ile yanlarından geçen yeni, neşeli tren vagonları, sanki Bakü’nün geçmişini ve bugününü simgeliyordu. Bütün kış boyunca sokaklarda çiçekler satılırdı. Arkalarında büyük palanlar bulunan iri yapılı adamlar şehri dolaşırlardı. Mallarını — gazyağı ve suyu — teklif ederlerdi. Piyanoların evden eve taşınması gerektiğinde onları omuzlarında taşırlardı. 5 kişi bir piyanoyu şehrin bir yerinden diğerine rahatlıkla götürürdü.
Şehirde çok sayıda sinek ve kertenkele vardı. Dairemin penceresinden komşu evin duvarını görüyordum. Güneş ışığı vurduğunda üzerinde kertenkeleler belirirdi. Yavaş yavaş sürünür, bazen kuyruklarını hafifçe kıvırırlardı; ben ise boşuna onların tembel hareketlerinde herhangi bir düzenlilik yakalamaya çalışırdım.
Kadınlar yüzleri açık olarak dolaşırlardı. Ancak tıp öğrencileri bile yüzlerini o kadar cömertçe pudralarlardı ki, kendilerini muayene ettiğim yeşil kumaşla kaplı masa, muayeneden sonra gri olurdu.
Neredeyse benimle aynı zamanda Profesör Petr Petroviç Popov, Bakü Tıp Enstitüsü’nün Tropikal Tıp Kürsüsü’ne davet edilmişti. Ona da benden bir kat aşağıda iyi bir daire verilmişti. Bu sırada benim bir hizmetçim ve çok iyi bir aşçım vardı; kendisi devrimden önce Bakü’deki zengin evlerden birinde kâhyalık yapmıştı. P. P.’yi benimle öğle yemeği yemeye davet ettim. Bunlar güzel öğle yemekleriydi. P. P. çok ilginç bir insandı. Bütün doğa bilimleri alanında yüksek düzeyde bir birikime sahipti; çeşitli hayvanlar hakkında birçok ilginç şey ve kendi hayatı hakkında daha da ilginç şeyler anlatırdı. 1. Dünya Savaşı’nda Almanlara esir düşmüş, daha sonra bir okyanus gemisinde doktor olarak hizmet etmiş ve bütün dünyayı dolaşmıştı. Anlatacak çok şeyi vardı. Saatlerce masada oturur, onun ilginç olaylar, canlı tasvirler ve beklenmedik karşılaştırmalarla dolu, ağır ağır anlattığı hikâyelerini büyük bir dikkatle dinlerdim.
Halk Komiseri’nin gece telefonuyla uykumdan uyandırıldığımda Bakü’deki hayatım işte böyle geçiyordu.
— Bahtsızlık başımıza geldi, Lev Aleksandroviç, Hadrut’ta veba var. İşte telgraf. Askerî doktor Margolin telgraf çekmiş. Diğer yerlerde de şüpheli hastalıklar var. Durum ciddi. Derhâl gitmemiz gerekiyor. Özel kafile sabah saat 6’da yola çıkacak. O zamana kadar bir bakteriyoloji ekibi oluşturmayı başarmanız gerekiyor. İhtiyaç duyulan çalışanları acilen çağırın ve ekipmanları toplayın. Profesör Şirokoqorov da sizinle gidecek. O, patolog-anatomdur; kesin teşhis konulmasına yardımcı olacaktır. Gereken her şey derhâl size temin edilecektir.
— Birden sustu ve düşündü.
— Ama belki de bu veba değildir. Böyle muhteşem ve güzel topraklarımızda böylesine iğrenç bir şeyin ortaya çıkması mümkün olamaz! "Burada başka bir şey var" diye ekledi, "bütün raporlarda 'veba' yerine 'filiz' yazın. Bu konuda hiç kimsenin bilgi sahibi olmasını istemiyoruz."
Sabah saat 6’ya kadar eşyalarımızı toplayıp yola çıkmamız gerekiyordu. Umutsuzluk içindeydim. Mesele şu ki, Bakü’de çalışmaya ikna etmeyi umduğum ve aylarca yaptığım ısrarların ardından gelip enstitümüzü görmeye razı olan doktor-bakteriyolog Vera Nikolayevna’nın Moskova’dan trenle saat 9’da gelmesi gerekiyordu. Onu büyük bir sabırsızlıkla bekliyordum ve onu karşılamak için çoktan bir buket çiçek bile hazırlamıştım. Elbette artık bundan söz bile edilemezdi. Yola çıkmamıza 3,5 saat kalmıştı. Enstitüye dönüp derhâl çalışanların peşinden adam gönderdim. Neyse ki enstitü müdürü olarak 2 çift atım vardı — atlardan biri boz, diğeri siyahtı. Dingillerin uçlarından arabaya kadar uzanan yeşil ağ, binicileri atların nallarından sıçrayan çamurdan koruyordu.
Çalışanlar hızla toplandılar ve paketleme başladı. Önümüzde Yelena İvanovna ile zor bir konuşma vardı.
— Yelena İvanovna, sizden çok büyük bir ricam var. Elbette Vera Nikolayevna’yı tanıyorsunuz. Demek ki bugün Bakü’ye geliyor. Onunla tanışın, durumu kendisine açıklayın. Bu mektubu ona verin; kendisinden Hadrut’a gelmesini rica ettiğimi söyleyin. O, iyi bir bakteriyologdur ve bize faydalı olabilir. Eğer kabul ederse, derhâl onunla birlikte gelin. Bütün bunları sizden rica edebilir miyim?
— Ah, Lev Aleksandroviç, hayat gerçekten içinden çıkılmaz derecede zor! Sizinle gelmeyi düşünüyordum. Ama size gerekiyorsa, ben kalıp Vera Nikolayevna ile görüşeceğim — "siz" sözcüğü hem ses tonu hem de yüz ifadesiyle vurgulanıyordu.
O dönemde veba artık iyi araştırılmıştı. Patojenlik özellikleri ve yayılma yolları biliniyordu. Ancak etkili bir tedavisi yoktu ve pnömonik vebaya yakalanan hastaların tamamı, Orta Çağ’da veba salgınlarının bütün ülkeleri kaplayarak yüz binlerce kurban alması gibi, ölüyordu. Pnömonik veba, veba mikrobunun neden olduğu akciğer iltihabıdır. Hasta nefes aldığında veba mikropları hava akımıyla taşınır ve çevresindeki her şeyi — hem insanları hem de eşyaları — enfekte eder.
Pnömonik vebanın son büyük salgını 1910 yılında Mançurya’da meydana gelmiş ve o sırada 55 bin insan hayatını kaybetmişti. Bu salgının ortadan kaldırılmasına ünlü epidemiyoloğumuz D. K. Zabolotnıy başkanlık etmişti. Leningrad’a yaptığım sık seyahatlerde, çeşitli toplantılarda onunla sık sık karşılaşıyordum. Bana karşı çok dostça davranıyordu ve bana 2 büyük cilt vermişti — Mançurya vebası hakkındaki rapor. Bakü’ye gidip gitmemem konusunda ona danıştım. Şöyle dedi:
— Orada her şey olacak, yankı olmayacak. Ve yankı olmadan çalışmak zordur. Hiç kimse itiraz etmeyecek, tartışmayacak. — Gülümsedi. — Ama siz tartışmayı seviyorsunuz.
Daha sonra onun sözlerini defalarca hatırladım.
Bubonik veba esas olarak lenf düğümlerinin iltihaplanması şeklinde kendini gösterir. Enfekte olanların yüzde 40–50’si ölür. Pnömonik vebaya kıyasla daha az bulaşıcıdır. Etkilenen düğümlerde oluşan irin son derece bulaşıcıdır. Vebanın her iki biçimi de pireler tarafından taşınabilir. Bubonik vebada iç organlar ve bazen akciğerler zarar görür ve ardından hasta pnömonik veba hastası gibi tehlikeli hâle gelir.
Vebanın başka biçimleri de vardır. Bütün bunları çok iyi biliyorum. Ancak vebayla mücadele konusunda pratik bir deneyimim yoktu ve hayatımda hiçbir zaman veba kültürünü izole etmemiştim.
Çantaya vebayla ilgili büyük bir Alman araştırmasının bir cildi ile D. K. Zabolotnıy’nin 2 cildi konuldu. Bu kitapları bütün yol boyunca okudum; sonraki çalışmalarımda bana çok yardımcı oldular.
Hadrut demiryolundan uzakta bulunduğundan, oraya atla gitmek zorunda kaldık. Kıştı, ocak ayıydı; ancak kar yoktu ve yalnızca çevredeki dağların tepeleri karla kaplıydı. Hadrut'un girişinde siyah bir bayrak dalgalanıyordu. Köyün sokakları boştu.
Derslerin durdurulduğu okula yerleştik. Hemen yerel yönetim makamları ve hayatta kalan hastane çalışanlarıyla bağlantı kurduk. Aşağıdakiler tespit edildi: İlk hastalanan kişi 17 yaşında bir gençti. Bunun zatürre olduğunu düşünmüşlerdi. Hastalanmasından birkaç gün önce bir kemirici vurmuş ve derisini yüzmüştü. Genç, Hadrut Hastanesi'nde genel koğuşa yatırılmıştı. Kısa süre içinde, bitişik yataklarda yatan hastalar, ardından sağlık memuru ve idareci, birkaç gün sonra ise hastanenin başhekimi Dr. M. N. Hudyakov hastalanmıştı. Kendisi uzun zamandır Hadrut'ta çalışıyor ve orada halkın sevgisini ve saygısını kazanmıştı. Bütün hastalara zatürre teşhisi konulmuştu; ancak balgamın kanlı olduğu kaydediliyordu. Bu durum, neredeyse her zaman pnömonik vebada, çok nadiren ise sıradan zatürrede görülür. Fakat hiç kimse vebadan şüphelenmiyordu.
Dr. Hudyakov hastalandığında, Hadrut yakınlarında bulunan askerî birlikten askerî doktor Margolin’i yanına çağırdılar. Yalnızca 3-4 yıldır görev yapan genç doktor, Hudyakov'un vebaya yakalandığını fark etti ve bu konuda Bakü'ye telgraf çekti.
Hadrut halkı arasında da hastaneyle herhangi bir bağlantısı olmayan hastalar vardı.
İlk görev, bütün hastaları, ardından onlarla temas etmiş olanların tamamını (birincil temaslılar), ayrıca bunlarla temas etmiş olanları (ikincil temaslılar) tecrit etmekti.
Biz hemen bu işe başladık. Durumu öğrenmek ve gerekli önlemleri almak amacıyla diğer köylere de doktorlar gönderdik.
Geldiğimiz gün bir hasta öldü ve ben Profesör Şirokogorov'dan otopsi yapmasını istedim. O ve çalışma arkadaşları otopsi için gerekli her şeyi hazırladıklarında, yanlarına lastik eldiven almayı unuttukları ortaya çıktı. Benim elimde de onlardan fazla yoktu (o dönemde lastik eldivenler kıt bulunuyordu); elimde bulunan eldivenleri onlara verdim ve kendim için yalnızca 1 çift bıraktım. Kendilerinden, otopsinin hemen ardından materyali (akciğer ve lenf düğümlerinden alınan parçaları) bakteriyolojik inceleme için göndermelerini rica ettim.
Materyal birkaç saat sonra gönderildi. Bu zamana kadar bütün bakteriyolojik ekipmanları zaten açmıştık ve incelemeye başlanabilirdi. İyi ki kendim için 1 çift lastik eldiven ayırmışım. Akciğer parçalarının konulduğu kapaklı cam kaplar kâğıda sarılmış ve tamamı vebalı kanla boyanmıştı. Bu kapları çıplak ellerle açmak pek uygun olmazdı!
Akciğer dokusundan hazırlanan "yaymalarda", çok büyük olmayan, ortası yarık veba basilinin çubuğunun tasvirine ve fotoğraflarına tamamen uyan çok sayıda bakteri tespit edildi.
Ancak mikroskobik inceleme yeterli değildi. Çünkü görünüş bakımından veba basiline çok benzeyen başka bakteriler de bulunmaktadır.
Gönderilen materyalden veba kültürünün (veba bakterisinin laboratuvar kültürü) izole edilmesi gerekiyordu. Bunun için besiyerinde veba kültürü hazırlamak ve kobayları (sıçana benzeyen evcilleştirilmiş bir kemirici, Gine domuzu (Guinea Pig) (Cavia porcellus) – A. A.) enfekte etmek gerekiyordu. Bunu bir yardımcı olmadan yapmak mümkün değildi. Enstitüde henüz yalnızca 1 yıldır çalışan genç bir bakteriyolog olan çalışma arkadaşımı aradım. Peki, eldivenler konusunda ne yapacaktık? Yalnızca 1 çift lastik eldiven vardı. Elbette onları yardımcımın kullanımına verecektim. Fakat kültür elde etmek için riske girmeye değer miydi?
Ya hasta kalmazsa, veba kültürü olmadan Bakü'ye dönelim! Fakat bir bakteriyoloğun veba kültürü olmadan geri dönmesi utanç verici olurdu. Uzun yıllar önce V. A. Barıkin, ülkemizin doğusundaki veba odaklarını araştırırken, bozkır kemiricilerinin – tarbaganların (Moğol marmotu – sincaba benzeyen bir kemirici – A. A.) – vebaya yakalandıkları ve bu hastalığın yayılmasında önemli bir etken oldukları yönünde son derece sağlam bir varsayım ileri sürmüştü. Ancak o, veba kültürünü bunlardan izole edememişti ve hiç kimse ona inanmamıştı. Daha sonra D. K. Zabolotnıy bunu gerçekleştirdi ve bütün ödüller ona verildi.
Hayır, veba kültürünü izole etmek gerekiyordu. Eldivenleri yardımcımın kullanımına verdim, yanımıza sübnima (cıva klorür) çözeltisi bulunan bir kap koyduk (bu çözelti, veba bakterisi de dâhil olmak üzere bakterileri öldürür) ve kobayları enfekte ettik. Bu çalışma sırasında çıplak ellerimi birkaç kez sübnima (cıva klorür) çözeltisine batırdım.
Kobaylar belirlenen zamanda hastalandılar. Veba kültürü hem akciğer kültüründen hem de kobaylardan izole edilmişti! Teşhis açıktı: Veba!
Sonraki günler yoğun bir çalışma ortamında geçti. Her şeyden önce bütün hastaları tespit etmek gerekiyordu. Bu ancak bütün sakinlerin evlerinde genel bir taramadan geçirilmesiyle mümkün olabilirdi; çünkü hastalar gizleniyordu. Ancak halkın çoğunluğu Rusça bilmiyordu ve bu çalışmaya yerel parti ve Komsomol aktivistlerini dâhil etmek zorunda kaldık. Öncelikle onların her birinin hastalarla temas edip etmediği kontrol edildi. Veba koğuşları için özel bir bina tahsis edilmişti. Hâlâ hastanede bulunan bütün hastalar çıkarılarak tecrit edildi. Hastane binası kapsamlı bir şekilde dezenfekte edildi. Veba hastalarının bütün yakınları ve onlarla temas etmiş kişiler de tecrit edildi. Bütün bu ve diğer önlemler Hadrut'ta çok hızlı ve düzenli bir şekilde uygulanıyordu. Diğer 3 köyde ise durum daha kötüydü. Gerekli önlemlerin gerektiği şekilde yerine getirileceğinden emin olabileceğim ve bu görevleri kendisine emanet edebileceğim tek bir doktor bile yoktu. Halk Sağlığı Komiseri'ne telgraf çekerek deneyimli veba uzmanlarının gönderilmesini istedim. Kısa süre sonra Saratov'dan Profesör Suknev ve Rostov'dan Dr. Tinker geldiler. Bunlar, Hadrut yakınlarındaki köylerde vebanın ortadan kaldırılmasına önemli katkı sağlayan büyük uzmanlardı.
Yelena İvanovna ve Vera Nikolayevna arkamızdan gelerek bütün bakteriyolojik çalışmaları yürütüyorlardı. 4 gün geçti. Bütün ekibimiz, her günün sonunda günü değerlendirmek ve ertesi günün planını netleştirmek için akşamları bir araya geliyorduk. Okulun büyük bir odasında toplanıyorduk. Görünüşe göre burada askerî kulüp dersleri yapılıyordu; duvarlarda tüfek ve revolver parçaları, şemalar, hedefler, gaz maskeleri ve benzeri şeyler bulunuyordu.
Birden kapı şiddetle çalındı ve cevap beklemeden genç askerî doktor odaya girdi. Etrafına baktı ve sendeleyerek, dengesiz adımlarla oturduğum masaya doğru ilerledi. Yüzü kararmıştı, gözleri ıstırapla doluydu. Masaya yaklaştı ve elini masaya dayadı.
"Ben Margolin'im, bende veba var." diye güçlükle seslendi; ardından kustu ve yere yığıldı. Kusmuk masaya çarparak bana ve çevremdekilere sıçradı. Hemen duvardaki gaz maskesini alıp taktım ve yerde yatan Margolin'in üzerine eğildim. Bilincini kaybetmişti; yüzü kararmış, gözleri çökmüş, nabzı çok hızlı, solunumu ise hırıltılı ve hızlıydı.
Sağlık görevlileri onu sedyeye koydular. Yüzünü gazlı bezle kapattım ve onu veba koğuşuna götürdüler.
Hadrut'a ulaşır ulaşmaz Dr. Margolin'i aramıştım. Görev yaptığı askerî birlik yakında bulunuyordu. Kendini iyi hissettiğini söyledi ve Dr. Hudyakov'un ve diğerlerinin hastalığından söz etti. Görünüşe göre hastalanan ilk genç, vebalı bir kemiriciyi öldürmüş ve kışın sıkça görülen zatürre ile ağırlaşan vebanın bubonik formuna yakalanmıştı. Dr. Hudyakov ona lober pnömoni teşhisi koymuş ve genel koğuşa yatırılmıştı. Bu hata onun ve diğerlerinin hayatına mal oldu.
Margolin'den kendisini tecrit etmesini, odasından çıkmamasını ve günde 2 kez ateşini ölçmesini istemiştim. Ateşi yükselirse derhâl bana bilgi vermesini de tembihlemiştim. 3 gündür kendisi hakkında herhangi bir bilgi vermiyordu; şimdi ise hastalanmış ve yanımıza gelmişti.
Derhâl birlik komutanını çağırdım. Komutan bana Margolin'in son günlerde odasından çıkmadığını, hiç kimseyi içeri almadığını ve içeride kapının ardından konuştuğunu söyledi. Komutan ayrıca Margolin'in birlikten ayrılırken parti teşkilatının sekreterine bir mektup bıraktığını söyledi. Ertesi gün bu mektubu bana gönderdi. Metni şöyleydi:
Sevgili yoldaşlar!
Görünüşe göre başlıyor. Ateşim 39,5. Başkalarına bulaştırmamak için buradan ayrılıyorum. Sessizce ölmeye gidiyorum; çünkü başka bir çıkış yolu olmadığını biliyorum. Sosyalist toplumun kurucuları, neşeli ve sağlıklı kalın. Elveda.
Lev Margolin.
Rusya'da bulaşıcı hastalıkların araştırılması tarihinde doktorların kahramanca davranışlarının birçok örneği bilinmektedir. G. N. Minx, O. O. Moçutkovski ve İ. İ. Meçnikov, bu hastalıkları araştırmak amacıyla kendilerini tekrarlayan tifüsle aşıladılar. E. İ. Martsinovski kendisini şark çıbanı ile aşıladı. Deneysel olarak tarbagandan vebaya yakalanan doktor Deminski, keşif gezisinin başkanına telgrafla şöyle başvurmuştu:
Tarbaganlardan pnömonik vebaya yakalandım. Gelin, elde edilen kültürleri alın; kayıtların tamamı düzenli. Gerisini laboratuvar söyleyecek. Cesedimi açın; tarbagandan insana deneysel bulaşma vakası olarak.
Ancak bunlar hayatı tanıyan yetişkin insanlardı. Margolin ise henüz yalnızca 24 yaşındaydı. Yoldaşlarına hastalığı bulaştırmamak için ölümün yaklaştığını bile bile, bilincini kaybetmek üzereyken ve büyük bir ıstırap içinde, yüksek ateşle 3 kilometrelik yolu hastaneye kadar yürüyerek gitmek için ne kadar cesaret ve irade gerekiyordu.
Margolin'e mümkün olan en yüksek miktarda veba karşıtı serum uygulandı. Sağlık çalışanları gece gündüz yatağının başında nöbet tuttular ve onu kurtarmak için mümkün olan her şey yapıldı.
40 saat sonra öldü. Ağır bir şekilde can verdi. Kendine geldiğinde "anne" diye bağırdı. Ama 24 yaşında kim kolayca ölür ki!
Pnömonik vebada genellikle aileler ölür. Bu, ilk hastalanan kişinin kendisini derhâl tecrit etmemesi ve bütün aileye hastalığı bulaştırması sonucunda meydana gelir.
Benzer bir tablo Hadrut'ta da gözlemlenmiş ve yalnızca nadir durumlarda çocuklar, muhtemelen zamanlarının çoğunu evin dışında geçirdikleri için sağlıklı kalmışlardı.
Hastalananların tamamı tipik pnömonik vebaya yakalanmış ve hepsi ölmüştü. Ancak veba koğuşunda çalışan doktorlar, bazı hastalarda tipik pnömonik vebanın yanı sıra submandibular lenf düğümlerinde de iltihaplanma bulunduğunu tespit ettiler. Bu tür vakalar daha önce tanımlanmamıştı. Hastanın yanağından veya boynundan vebalı bir pirenin ısırmış olması ihtimal dâhilindeydi; bu durumda çene altı bubolar oluşabilirdi. Ancak Hadrut'taki pirelerin yanakları ısırdığını kabul etmek zordu.
Biz bu olguları kaydettik, ancak açıklayamadık. Ayrıca örgütsel işlerin çokluğu nedeniyle bu konu üzerinde düşünmeye zamanımız yoktu.
Bir gün, gece yarısından çok sonra NKVD (İçişleri Halk Komiserliği; Rusçası: Народный комиссариат внутренних дел — Narodnıy Komissariat Vnutrennıh Del) temsilcisi kaldığım yere geldi. Okuldan çok uzakta olmayan küçük bir odada yaşıyordum.
— Sizinle ciddi bir konuşmam var, profesör, — dedi ve davetim üzerine tek sandalyeye oturdu. — Mesele şu: Burada dışarıdan gönderilen sabotajcıların faaliyet gösterdiğine dair çok güvenilir bilgiler aldık. Vebalı cesetleri açıyor, kalplerini ve karaciğerlerini çıkarıyor, bu parçalarla hastalığı yayıyorlar. Bu bilgi kesinlikle doğrudur, — yüzümdeki inançsızlığı görünce sözlerini tekrarladı.
— Bilirsiniz yoldaş, — diye cevap verdim, — veba mikrobu besiyerinde çok kolaylıkla çoğaltılabilir. Birkaç gün içinde laboratuvarda bu mikroplardan yüz binlerce insanı enfekte etmeye yetecek kadar büyük bir miktar elde edilebilir. Sabotajcılar neden cesetlerin organlarını çıkarsınlar? Onları gönderenlerin elinde muhtemelen veba mikrobu olabilirdi.
— Bu meseleleri tartışmanın anlamı yok. Gömülmüş bütün cesetlerin bütünlüğünden emin olmak gerekiyor. Derhâl mezarların açılmasını ve bütün definlerin kontrol edilmesini organize edebilir misiniz? Bunu gece vakti gizlice yapmak zorunda kalacağız; çünkü halk bunu mezarlara saygısızlık olarak değerlendirebilir ve ayaklanmalar başlayabilir.
Kürek ve levye dışında, bende bulunmayan şeylerin de temin edilmesi hâlinde 1 saate kadar her şeyin hazır olacağını söyledim.
1 saat sonra, kendisinin söylediği gibi her ihtimale karşı güvenlik amacıyla, 5 silahlı Kızıl Ordu askeriyle birlikte kürek ve diğer gerekli malzemeleri alarak okul binasının yanına gelmeleri konusunda anlaştık.
Bütün bunlar bana bir tür fantezi gibi görünüyordu. Sonuçta cesetleri açıp kalplerini ve karaciğerlerini çıkaran sabotajcılar, bakteriyolog ya da enfeksiyondan korunmayı bilen doktor değillerse, kaçınılmaz olarak kendileri de vebaya yakalanırlardı. Burada vebanın bulunduğunu nereden bilebilirlerdi? Eğer hastalığı kendileriyle birlikte getirmiş olsalardı, bunu veba mikroplarıyla yapmak zorunda kalırlardı. Bu ise ellerinde bu mikrobun bulunduğu anlamına gelirdi ve cesetleri açarak hayatlarını riske atmalarına gerek kalmazdı. Hayır, burada bir şeyler yanlıştı! Küçük ekibimizi hazırlayana kadar bütün bu düşünceler zihnimden geçti.
NKVD'nin yetkili temsilcisi, Azerbaycan'ın merkezî makamlarının veba odağında doğrudan bulunan tek temsilcisiydi (Azerbaycan Halk Sağlığı Komiserliği ve Merkezî İcra Komitesi'nin yetkili temsilcileri demiryolu istasyonunda kalıyor ve her türlü raporun verilmesi yönündeki talepleriyle bizi sürekli rahatsız ediyorlardı). Vebaya karşı yürütülen çalışmaların organizasyonuyla ilgili olarak kendisinden yardım istemek zorunda kaldım ve birçok kez başvurdum ve o da her zaman bize çok hızlı bir şekilde yardımcı oldu. Aydın ve ciddi bir insan izlenimi veriyordu. Tamamen fantastik görünen bu hikâyeye gerçekten inanıyor muydu?
Mezarlık sessiz ve karanlıktı. Yanımızda getirdiğimiz "yarasa feneri" küçük bir alanı güçlükle aydınlatıyordu. Mezarlıktaki ışığın köy tarafından görünmemesi için fenerin bir tarafını kapattık. Toprak henüz biraz donmuştu ve levyeye de ihtiyaç olmadı. Mezar çok sığdı ve kısa süre sonra tabutun kapağı göründü. Bu sırada ay bulutların arkasından çıktı ve çevre tamamen aydınlandı. Tabutta orta yaşlı bir kadın yatıyordu. Yanında ve ayağının dibinde yarı çürümüş meyveler ve başka yiyecekler vardı.
Kadın bluz ve etek giymişti ve herhangi birinin bu gömülünün huzurunu bozduğuna dair hiçbir belirti yoktu.
— Görünüşe göre her şey yolunda, — diyerek yetkili temsilciye seslendim.
— Gömleğin düğmeleri açılmalı, göğsüne ve karnına bakılmalı, — diye çok kuru ve birdenbire cevap verdi.
Gömleğin düğmelerini açtılar, eteğini ve iç gömleğini kestiler. Çürümeye başlamış zayıf beden bütündü. Ölünün dayanılmaz kokusu midemi bulandırdı.
Temiz hava almak için kenara çekildim. Ay garip bir manzarayı aydınlatıyordu. Lastik çizmeler ve eldivenler giymiş, beyaz önlüklü, göz kapaklarını sıkıca kapatan gözlüklü, ağzını ve burnunu gazlı bezle kapatmış bir canlı, mezara doğru eğilmiş ve tabutun kapağını cesedin üzerine indirmişti. Parlak ay ışığında bütün bunlar, bir tür vahşi kâbusu andıran bir manzara gibi görünüyordu.
Bir sonraki mezarı açtığımızda da aynı manzara ile karşılaşıldı. Ceset bütündü.
3. mezarı açmaya başladık. Bu sırada ay yine kayboldu ve biz yeniden "yarasa"mızı çalıştırdık. Tabutun kapağını kaldırır kaldırmaz herkes şaşkınlıkla bağırdı. Cesedin başı bedeninden ayrılmış ve yana doğru eğilmiş durumdaydı. Giysiler kesilmişti. Göğüs yarılmıştı, kalbi yoktu. Karnı da yarılmıştı; karaciğerini bulamadık. Kesilmiş başın alt dudağı tuhaf bir şekilde aşağı sarkmıştı. Mavi, neredeyse siyah lekelerle kaplı, sarı sakallı bu yüzde bir tür tebessüm vardı. Baş, sanki hepimize gülüyordu.
Kimse tek kelime söylemedi.
Bir sonraki mezarın açılmasına geçtiler.
O gece açılan 10 mezardan 3'ünde başları kesilmiş, kalpleri ve karaciğerleri olmayan cesetler vardı. Korkunçtu. Yalnızca olağan dışı olması nedeniyle değil, aynı zamanda ağır sonuçları nedeniyle de korkutucuydu. Kurumuş dokularda veba mikrobu yıllarca canlı kalabilir. Eğer halkın arasında vebalı organ parçaları kalmışsa, etkisiz hâle getirilmek üzere bunlar nasıl bulunabilirdi? Ve böyle bir salgın nasıl ortadan kaldırılabilirdi? Dünyadaki veba salgınları tarihinde daha önce hiçbir zaman böyle bir şey görülmemişti. Hiçbir ders kitabında bununla ilgili gerekli bir çözüm yolu yoktu.
Bütün gece uyumadım. Bir planın yerini diğeri aldı; planlar eleştirildi ve reddedildi. Şafak sökmeden önce amaca uygun görünen bir önlemler sistemi ortaya çıktı. Bu önlemleri telgrafla Halk Sağlığı Komiseri'ne ilettim. Birkaç saat sonra telgrafla Bakü'ye, Halk Komiserleri Konseyi'nin toplantısına rapor vermek üzere çağrıldım.
Benim planım şöyleydi:
1. Vebalı organ parçalarını taşıyabilecek herkesin bölgeyi terk etmesini önlemek amacıyla, hastalığın görüldüğü bütün bölge birlikler tarafından kuşatma altına alınmalıdır.
2. Bütün cesetler yakılmalıdır.
3. İzolasyon çadırları ile iç çamaşırından ayakkabı ve dış giysilere kadar bütün giyim seti, bölgedeki bütün halk için gönderilmelidir.
4. Bütün halk soyundurulmalı, devlet tarafından verilen giysiler giydirilmeli ve evlerinden çadırlara taşınmalıdır. Bu işlem sıkı denetim altında yürütülmelidir ki hiç kimse, eğer varsa, vebalı bir organ parçasını yeni giysileriyle birlikte götürmesin. Bütün kişisel giysiler evlerinde bırakılmalıdır.
5. Bu nakil sırasında veba hastalarıyla birincil ve ikincil temas hâlinde olan kişilerin tecrit edilmesine ilişkin kurallara kesinlikle uyulmalıdır.
6. Kimyasal ekipler salgın bölgesine gönderilmeli ve bölgedeki bütün binaları kloropikrinle kapsamlı bir şekilde dezenfekte etmelidir. Kloropikrin, vebaya karşı en iyi dezenfektanlardan biridir: veba mikrobunu, pireleri ve kemiricileri öldürür ve böylece enfeksiyonun insana ulaşabileceği bütün zinciri ortadan kaldırır.
7. Salgın bölgesine tıbbi-beslenme ekipleri gönderilmelidir.
Halk Komiserleri Konseyi'nin toplantısında bu öneriler ayrıntılı olarak tartışıldı ve kabul edildi.
Bu toplantıda, yeri gelmişken, Azerbaycan NKVD'sinin başkanı, başarısız bir şifreleme nedeniyle sağlık komiserini sert bir şekilde kınadı.
— Son birkaç gündür, — dedi, — Bakü'de sizin bu "filiz"inizin burada bulunmasıyla ilgili yüzlerce telgrafı ele geçirdim. Yalan söyleyeceksen akıllıca yalan söylemelisin. Bakü gibi bir şehirde Mikrobiyoloji Enstitüsü müdürünün ve çalışanlarının gece toplantıları yapması ve geceleyin gidip gelmeleri gerçekten gözden kaçabilir mi?
Bununla birlikte, bütün belgelerde "filiz" görünmeye devam ediyordu.
Hadrut'a döndüm ve vebalı cesetlerin yakılmasını organize etmeye başladım.
Öyle oldu ki, cesetlerin yakıldığı çukurda Dr. Hudyakov'un cesedi en üstte kaldı. Odunlar tutuştuğunda, duman ve ateş bulutları çukurdan uzaklaşmaya başladığında, birden Hudyakov'un bir eli havaya kalktı, birkaç saniye öylece kaldı ve sonra düştü. Duman ve kurumdan kapkara olmuş bu el, karlı dağların beyaz fonunda keskin bir şekilde seçiliyordu.
Yerel halktan sağlık görevlileri cesetlerin yakılmasına katılmayı kesinlikle reddettiler.
— Dr. Hudyakov bizi tehdit etti, kendiniz gördünüz mü? Neden bizi böyle kötü bir işe zorluyorsunuz? — dediler ve ısı nedeniyle kasların kasılması sonucunda elin kalkmasıyla ilgili bütün açıklamalarımı kabul etmediler. Akşama doğru sarhoş olmuşlardı; onları çalışmaya devam ettirmek mümkün değildi.
Halk Komiserleri Konseyi'nin kararları çok hızlı bir şekilde uygulanıyordu. Çok sayıda doktor ve başka çalışan gönderildi. Kimyasal ekipler görevlerini o kadar titiz bir şekilde yerine getirdiler ki dezenfekte ettikleri evlerin çevresindeki bütün yeşil örtüyü yok ettiler.
Bu işlerle boğazıma kadar meşgul olduğum için salgının "sabotaj" niteliği hakkında neredeyse hiç düşünmüyordum. Ancak aklıma geldiğinde içim rahat etmiyordu. Olgu inkâr edilemez görünüyordu. Cesetler açılıyor, organlar cesetlerden kayboluyor, ancak sabotajcılar yakalanamıyordu.
Bütün hastaların listeleri, aralarında Hadrut'ta yaşamayan yabancı biri olup olmadığını belirlemek amacıyla kontrol ediliyordu. Oysa hastaların tamamı Hadrut sakinleriydi. Hastalığın görüldüğü diğer köylerde de aynı durum yaşanıyordu.
Bu ne gizemli hikâyeydi!
Çözüm tamamen beklenmedik bir şekilde ortaya çıktı.
Salgına karşı alınan önlemlerin uygulanmasını denetlemek için düzenli olarak hastaların bulunduğu diğer köyleri ziyaret ediyordum. İtiraf etmeliyim ki bu geziler benim için çok çekiciydi. Dağlık Karabağ'da atları çok severler ve yerel yönetim bize veba ekibi için mükemmel binek atları vermişti. Muhteşem, iri ve hızlı koşan bir yorga, güzel bir at aldım. Yol biraz yukarı doğru yükselse hemen koşmaya başlıyor, dağ yollarında yarların ve vadilerin en kenarından koşuyordu; virajlarda düşmemek için eyerde sıkıca oturmak gerekiyordu. Çok ata binmiştim ve böyle bir atla birkaç 10 kilometre dörtnala gitmek gerçek bir zevkti.
Çocukluğundan beri ata binmeye alışmış Ural Kazaklarından Profesör Suknev zaman zaman bana eşlik ediyordu. Hatta 1 kez yarışmıştık.
Bu gezilerden birinde Bulatan köyünde yerel öğretmenin evinde kaldım. Bu yaşlı adam bütün hayatını bu yörede geçirmişti. Öğretmen Rusçayı aksanlı ve güçlükle konuşuyordu. Akşam çay sofrasında bana yöresel geleneklerden, inançlardan ve efsanelerden söz etti. Çok ilginçti. Daha sonra, doğal olarak, konu vebaya geldi.
Ona veba epidemiyolojisinin bazı özelliklerinden söz ettim ve diğer hususların yanı sıra, bütün ailelerin sıklıkla pnömonik vebadan öldüğünü belirttim.
— Bu yörelerde böyle ailelerle ilgili hangi inancın olduğunu biliyor musunuz? — diye sordu öğretmen.
Doğal olarak bilmiyordum.
— Eğer bir ailenin üyeleri art arda ölüyorsa, demek ki ilk ölen kişi hayattadır ve herkesi kendisiyle birlikte mezara çekmektedir. Onun hayatta olup olmadığını nasıl anlayabiliriz? Mezara bir at getirir ve ona yulaf verirler. Eğer at yulafı yerse, demek ki mezardaki kişi diridir. Onu öldürmek gerekir. Ölü, herkesi mezara çekmez. Başını keser, kalbini ve karaciğerini çıkarırlar. Parçalara bölüp ailenin bütün üyelerine yedirirler.
Öğretmenin hikâyesi, bir projektör gibi, hastalığın yayılmasının bütün tablosunu aydınlattı. Her şey açıklığa kavuştu!
Sabah erkenden Hadrut'a doğru at sürdüm. Varır varmaz NKVD'nin yetkili temsilcisini aradım ve öğretmenden öğrendiğim her şeyi ona anlattım.
— Yerel anatomi uzmanını bulun; cesetleri açmak muhtemelen onun işidir, — diyerek hikâyemi tamamladım.
2-3 saat sonra komiser yine yanıma geldi.
— Yerel anatomi uzmanı veba koğuşunda yatıyor, — dedi. — Onu mutlaka sorgulamam gerekiyor. Sizden beni veba koğuşuna almanızı rica ediyorum.
— Peki, siz korkmuyor musunuz? — diye sordum.
— Umarım bana hastalığa yakalanmamak için nasıl davranmam gerektiği konusunda talimat verirsiniz. Sonuçta doktorlar ve sağlık çalışanları veba hastalarını tedavi ediyor ve hastalığa yakalanmıyorlar.
— Elbette sizi gerektiği gibi giydirecek ve nasıl davranacağınızı söyleyeceğim. Ama sizin deneyiminiz yok. Ne gibi kazaların meydana gelebileceğini asla bilemezsiniz. Belki bize soruların bir listesini verirsiniz ve biz her şeyi kendimiz hallederiz?
— Hayır, hayır, onu kendim sorgulamalıyım.
— Peki, ben de sizinle geleceğim.
Giyindik ve veba koğuşuna gittik. Ne yazık ki artık çok geçti. Anatomi uzmanı ölüm döşeğindeydi ve ondan herhangi bir soruya cevap almak mümkün olmadı.
Mesele sona ermek üzereydi. 6 gün boyunca hiçbir yeni vaka kaydedilmemişti. Veba için kuluçka süresi (enfeksiyon ile hastalığın başlangıcı arasındaki süre) 5 gündür. Bu, enfekte olan herkesin artık hastalanmış olduğu ve yeni enfeksiyonların bulunmadığı anlamına geliyordu. Sakinleşmenin ve işi tamamlamanın zamanı gelmişti. Halk Sağlığı Komiseri'ne gönderdiğim telgrafa cevaben, beklenmedik bir şekilde, ilk hastaların bulunduğu Hadrut Hastanesi'nin yakılması emrini aldım. Hastaneyi yakmaya kesinlikle gerek yoktu. Taştan, sağlam inşa edilmiş bina 3 kez, bunlardan 1'i kloropikrinle olmak üzere dezenfekte edilmişti ve hiçbir tehlike oluşturmuyordu. Bu durumu Halk Komiseri'ne bildirdim; ancak karşılığında hastanenin derhâl yakılması ve uygulamanın gerçekleştirilmesi hakkında bilgi verilmesi yönünde kesin bir emir aldım. Ülkemizin onayladığı uluslararası antlaşmalara atıfta bulunarak 2. kez telgraf çektim ve bu antlaşmalara göre yalnızca vebayla enfekte olmuş ve dezenfekte edilmesi güç olan binaların, örneğin Çin fanzalarının, kulübelerin vb. yakılması gerektiğini belirttim.
Cevap olarak, emrin aynı gün yerine getirilmesi ve rapor edilmesi yönünde acil bir telgraf geldi.
Korkunçtu. Halkın ihtiyacı olan iyi bir hastane binasını öylesine, boş yere yakamazdım. Başka ne zaman yenisini yapacaklardı! Bu talimatın tamamen anlamsız olduğunu anlıyordum. Ama ne yapabilirdim? Reddedersem, yakma işi yerel yönetim makamlarına devredilecek ve muhtemelen bunu yapacaklardı; üstelik elbette ben de çok sıkıntı çekecektim.
Bütün bakteriyoloji ekibimi topladım ve acilen hastaneye taşınmamızı önerdim. Kimse itiraz etmedi; herkes önerimi isteyerek destekledi. Taşınma başladı.
Akşam Halk Komiseri'ne yaklaşık olarak şu içerikte bir telgraf çektim:
"Bakü ekibi", binanın tamamen güvenli olduğunu kanıtlamak amacıyla hastaneye taşındı. Lütfen hastanenin yakılması yönündeki emri iptal ediniz.
Bu telgrafa herhangi bir cevap almadım.
Hastane kurtarılmıştı.
Önümüzde hâlâ zor bir iş daha vardı. Hastalığın başlamasından itibaren Hadrut'a en yakın demiryolu hattı durdurulmuş ve bu durum bölgeye büyük maddi zarar vermişti. Yalnızca salgının ortadan kaldırılmasına hizmet eden trenler çalışıyordu; doktorları, ekipmanları, gıdaları ve benzeri malzemeleri taşıyorlardı. Bu aşırı önleme gerek yoktu. Demiryolu hattında tek bir hastalık vakası bile yoktu ve hat, salgının meydana geldiği yerden birkaç 10 kilometre uzaktaydı. Alınabilecek azami önlem, Hadrut'a en yakın istasyonda ve komşu istasyonlarda trenlerin durmasını kaldırmak olabilirdi. Ancak bu konuyla ilgili olarak Azerbaycan makamlarına sunduğum bütün öneriler hiçbir sonuç vermedi. Bunun üzerine Tiflis'teki Tüm Birlik Komünist Partisi (Bolşevikler) Transkafkasya Komitesi sekreterine, demiryolu ulaşımının yeniden başlatılmasının gerekliliğini ayrıntılı biçimde gerekçelendiren 250 kelimelik acil bir telgraf gönderildi. Birkaç gün içinde ulaşım yeniden başlatıldı. Tahılın bölgeden çıkarılması konusunda durum daha karmaşıktı. Veba taşıyıcısı kemiriciler tahılla birlikte taşınabilirdi. Uzun tartışmalardan sonra yalnızca ayıklanmış ve kemiricilerden temizlenmiş tahılın bölgeden çıkarılmasına izin verdiler. Buna benzer pek çok sorun vardı. Bunların her birinin çözümü çok önemliydi.
Veba salgını ortadan kaldırıldıktan sonra, nüks vakalarını gözlemlemek amacıyla 2 hafta boyunca bölgede bir ekibin bırakılması gerekiyordu; ancak bu durum pnömonik vebada neredeyse hiçbir zaman görülmez.
Bu 2 hafta boyunca salgının kaynağını belirlemeye çalıştık. Bu soru büyük önem taşıyordu. Cesetleri açan ve vebayı yayan sabotajcıların olmadığı tespit edilmiş olsa da hastalığın bu sınır bölgesine dışarıdan getirildiği ihtimali kesinlikle reddedilmemişti. Daha muhtemel olan diğer bir ihtimal ise bölgede endemik bir veba odağının bulunması, kemiricilerin vebaya yakalanması, ancak halkın kemiricilerle yakın temas hâlinde olmaması nedeniyle salgınların ortaya çıkmamasıydı. Yerel agronomist bana, bu yıl önemli miktarda tahılın hasat edilmeden tarlalarda kaldığını ve bunun kemiricilerin çoğalmasına ve muhtemelen başka yerlerden bölgeye göç etmelerine neden olmuş olabileceğini söyledi. Ancak bu teoriye ilişkin doğrudan bir kanıtımız yoktu. Bunu doğrulamak için vebalı kemiricileri bulmak gerekiyordu. Kemirici avı organize edildi ve avlanan yüzlerce kemiriciyi inceledik.
Ancak hiçbir vakada veba kültürünü izole etmek mümkün olmadı.
Gitmeden 2 gün önce akşam laboratuvara gittim. Elena İvanovna ve Vera Nikolayevna, küçük bir gaz lambasının ışığında kobayların otopsisini yapıyorlardı.
— Gerçekten böyle karanlıkta veba materyaliyle çalışılabilir mi? — diye üzerlerine yürüdüm.
— Büyük lambanın camı kırıldı, başka bir tane bulamadık. Yakında bitireceğiz.
Bunlar, ölen son hastadan bulaştırılmış kobaylardı ve aslında onları bulaştırmaya ve kültür izole etmeye gerek yoktu; çünkü elimde zaten birkaç veba kültürü vardı ve bunları daha ileri araştırmalar için Bakü'ye götürmem gerekiyordu. Önlük, eldiven ve gazlı bez maske taktım ve araştırmayı tamamlamalarına yardım ettim. Elena İvanovna'nın kültürleri metal bir kutuya yerleştirip, kutuyu da sürekli kendi gözetimi altında tutacağı bavula koyması konusunda anlaştık.
Yerel makamlar bizi törenle, teşekkür konuşmaları yaparak uğurladılar. Yanımızda götürmemiz için bize bir fıçı mükemmel yerel şarap hediye ettiler.
Geldiğimiz aynı vagonlar istasyonda bizi bekliyordu. Yaklaşık 100 metre ötede, Azerbaycan Halk Sağlığı Komiserliği ile Merkezî İcra Komitesi'nin yetkili temsilcilerinin kaldığı 2 vagon bulunuyordu. Hemen yanlarına giderek geldiğimizi bildirdim. Beni çok samimi bir şekilde karşıladılar, çalışmalarla yakından ilgilendiler; ancak salgının kaynağı meselesinin onları hâlâ endişelendirmeye devam ettiği hissediliyordu.
Azerbaycan Merkezî İcra Komitesi temsilcisi, daha önce Halk Sağlığı Komiseri'nin söylediği ifadeyi neredeyse bana tekrarladı:
— Siz profesör, burada çok uzun süre yaşamamışsınız; henüz bizim ne kadar güzel, eşsiz bir bölgemiz olduğunu bilmiyorsunuz. Burada böyle iğrenç bir şeyin, vebanın bulunması mümkün değildir. Ben kendim duymadım; babalarımdan, dedelerimden de duymadım. Sınıra çok uzak olmaması da boşuna değildir.
Vagona döndüğümde Vera Nikolayevna kendisini kötü hissettiğini söyledi. Termometre koyduk. Ateşi yaklaşık 38° idi. Bu endişe vericiydi.
Veba salgını üzerinde çalışan bir bakteriyologda aniden ateş ortaya çıkarsa, derhâl izole edilmeli ve durum hakkında yetkili makamlara bilgi verilmelidir.
Vera Nikolayevna son derece nitelikli bir uzmandı; onu denetlemek mümkün değildi ve hastalarla hiçbir teması olmamıştı. Ancak yine de gerekli önlemleri almak gerekiyordu. Bütün çalışanları başka bir araca geçirdim. Elena İvanovna ile ben Vera Nikolayevna'nın yanında kaldık.
Son birkaç gün hava çok yağmurlu, soğuk rüzgârlar da oldukça şiddetliydi. Belki de soğuk algınlığına yakalanmıştı? Sabaha kadar bekleyelim.
Muhtemelen 3'ümüz de bütün geceyi güçlükle uyuyarak geçirdik. Elena İvanovna, bütün ısrarlarıma rağmen Vera Nikolayevna ile aynı kompartımanda kaldı. Sabah saat 5'te ateşini yeniden ölçtük — yaklaşık 39°. Hafif bir öksürük ortaya çıkmıştı. Hasta göğüs ağrısından şikâyet ediyordu. Kötüydü, her şey kötüydü. Başım çok ağrıyordu; piramidon aldım ve uyumaya çalıştım. Fakat mümkün değildi. Vera Nikolayevna gerçekten vebaya mı yakalanmıştı? Bunu düşünmek dayanılmazdı.
Başım gittikçe daha fazla ağrıyordu. Ateşimi ölçtüm — 38,2°.
Bu neydi? Belki son kobayların otopsisini çok yetersiz aydınlatılmış bir ortamda yaparken hepimiz enfekte olmuştuk? Bu çalışmanın her dakikasını zihnimde yeniden gözden geçiriyordum. Her şey doğru yapılmıştı. Bu neydi? Elena İvanovna'nın ateşi normaldi ve yalnızca uykusuz gecenin yorgunluğu yüzüne biraz gölge düşürmüştü. Belki ikimiz de soğuk algınlığına yakalanmıştık; peki neden yalnızca kültürlerle çalışan bizler? Ekibin diğer üyelerinin tamamı sağlıklıydı.
Sabah saat 8'de Sağlık Bakanlığı'nın yetkili temsilcisine hastalıklarımız hakkında bir notla bilgi verdim ve bir doktor göndermesini rica ettim. Yaklaşık 2 saat sonra doktor geldi. Başım çok dönüyordu, ancak onunla görüşmek için ayağa kalktım.
Pencereden, vagonlarımızın askerî muhafızlar tarafından kuşatılmış olduğunu gördüm. Doktor uygun şekilde giyinmişti, ancak ağzını ve burnunu kapatan gazlı bez maskesi ıslaktı. Ona, maskenin kuru olması gerektiğini, böylece kirlenmiş havanın maskenin içinden süzülerek geçmesini sağladığını söyledim. Eğer maske herhangi bir dezenfektan solüsyonunda ıslatılmışsa, kirlenmiş hava maskenin yanlarından geçer. Ondan derhâl gitmesini ve maskesini değiştirmesini rica ettim. Çok korktu ve hemen vagondan dışarı atladı. Yarım saat geçti. Hiç kimse görünmedi. Halk Sağlığı Komiserliği'nin yetkili temsilcisine, doktorun gelişinin hızlandırılmasını rica eden bir not yazdım. Ancak vagonun çıkışında duran Kızıl Ordu askeri, kendisine bizden hiçbir şey kabul etmemesinin emredildiğini söyledi.
Bir süre sonra gerektiği gibi giyinmiş doktor geldi. Vera Nikolayevna'yı çok kısa bir şekilde muayene etti; şimdiye kadar yalnızca hafif bronşiti olduğunu söyledi ve yüksek ateşine şaşırdı. Beni muayene ettikten sonra da aynı şeyleri söyledi. Herhangi bir sonuca varmak mümkün değildi. Ertesi gün geleceğine söz verdi. Ondan, komiserin dikkatine, Bulatan'da gecikmiş olan Profesör Suknev'in derhâl çağrılması gerektiğini iletmesini rica ettim; eğer veba söz konusuysa, burada ona mutlaka ihtiyaç olacaktı. Ayrıca şimdilik hastalıklarımız hakkında Bakü'ye bilgi vermemelerini rica ettim; çünkü bunun muhtemelen yanlış bir alarm olduğunu düşünüyordum. Doktor bütün bunları yetkili temsilciye ileteceğine söz verdi.
Sonraki 2 gün zordu. Umudun yerini kuşku aldı. Endişe beni 1 dakika bile terk etmedi.
— Elena İvanovna! Sizden bir ricam var, umarım reddetmezsiniz. İşte biraz morfin — ona küçük bir paket uzattım — eğer gerçekten vebaysa, bunu bana verin. Burada 5'ten fazla ölümcül doz var. Acı çekmeden ölmek yeter.
Elena İvanovna sessizce gözlerimin içine baktı. Yalnızca dudağı biraz titredi.
Çok sevdiğim küçük kardeşime bir mektup yazdım. Sakin yazmaya çalıştım. Seferimiz hakkında birkaç kelime. Anneme sahip çıkmalarını rica ettim. Bir veda kucaklaşması.
Mektubu bir zarfa koydum ve onu başka bir zarfın içine yerleştirerek, burada Suknev'den kardeşine ulaştırılmasını rica eden bir not yazdım. Bu zarfın üzerine şöyle yazmıştım: "Mektup, lastik eldivenler ve maske takılarak yazılmıştır." Bu ifadenin altını çizdim. Mektubu yakıp teslim etmemelerinden korkuyordum.
Bizim vagonda bir fıçı şarap kalmıştı. D. K. Zabolotnıy'ın Mançurya'daki salgın sırasında bütün hasta doktorlara şampanya verdiği aklıma geldi. Ne yazık ki Margolin hastalandığında bunu hatırlamamıştım! Bizim şarabımız her türlü şampanyadan daha iyiydi. Ben de azar azar içtim. Vera Nikolayevna şarap içmek istemiyordu. Ateşi yaklaşık 40 dereceydi. Biraz öksürdü ve akşama doğru eklem ağrısından şikâyet etmeye başladı. Bu artık vebaya benzemiyordu. Elbette, veba teşhisine karşı olacak her belirtiye umutla sarıldım. Yine bir kadeh şarap içtim, yüksek dozda uyku ilacı aldım ve uykuya daldım.
Sabah ter içinde uyandım; bütün iç çamaşırlarım ıslanmıştı. Korkunç bir halsizlik vardı. Güçlükle termometreye uzandım. Ateşim 37 derecenin biraz altına düşmüştü. Yaşasın! Bu vebada olmaz.
Vera Nikolayevna'nın ateşi devam etti, ancak eklemleri belirgin biçimde şişmişti ve öksürüğü de artmamıştı. Olumlu bir sonuç alma umudum güçlendi. Akşam doktor geldi. Ateşimizi kendisi ölçtü. Benimki artık normaldi; Vera Nikolayevna'nınki 37°'nin üzerindeydi. Eklemleri şişmiş, akut bronşiti vardı; akciğerleri temiz, lenf düğümleri normaldi. Veba teşhisi dışlandı. Yine de bizi 5 gün daha karantinada tuttular.
Halk Sağlığı Komiseri beni çok samimi bir şekilde karşıladı. Elimi sıktı. Bana teşekkür etti. Beni Kızıl Bayrak Nişanı'na aday gösterdiklerini ve Azerbaycan Merkezî İcra Komitesi'ne aday seçildiğimi söyledi. Ancak vebanın dışarıdan getirildiğini iddia etmeyi sürdürüyordu. Bu mesele bölge açısından büyük önem taşıyordu. Eğer veba yerel, epidemik nitelikteyse, o zaman bölgede bir gözlem noktası oluşturmak, kemiriciler arasındaki hastalık salgınını denetlemek ve benzeri önlemler almak gerekiyordu. Eğer dışarıdan getirilmişse, o zaman sınırın sıhhi korumasını güçlendirmek gerekiyordu.
Kütüphanede yalnızca tıp dergilerine değil, son 50 yıl içinde çeşitli tıp cemiyetlerinin, hastanelerin, sıhhiye hekimlerinin ve benzer kurumların raporlarına da baktım. Ne ortaya çıktı? Daha devrimden önce çok yakın bir bölgede veba salgınının meydana geldiği anlaşıldı. 1. Dünya Savaşı yıllarında Bakü'deki bir hastaneye yakın bir bölgeden hıyarcıklı veba hastası getirilmişti.
Böylece Hadrut yakınlarında daha önce veba görülmüş ve yalnızca unutulmuştu. Hadrut'ta salgının ortaya çıkması, görünüşe göre, o yıl tahılın tamamen hasat edilmemesi nedeniyle kemiricilerin komşu bölgeden topluca buraya göç etmesiyle bağlantılıydı.
Halk Sağlığı Komiserliği sonunda bu görüşleri kabul etti. Bir gözlem noktası oluşturuldu ve o bölgede bir daha veba odağı görülmedi.
Kaderin yazdığı gibi, vaat edilen nişanı ancak 35 yıl sonra, 70 yaşımda aldım ve "halk düşmanı" olarak Azerbaycan Merkezî İcra Komitesi'nden kısa sürede çıkarıldım. Ancak Hadrut'tan getirilen harikulade şarabın akıbeti benim için meçhul kaldı.
Not: Metindeki kalın yazıyla yapılan vurgular bana aittir – Atilla Altunov.
Журнал «Наука и жизнь» (Bilim ve Hayat Dergisi), Moskova, 1966, No. 12.
Bu deneme, Atilla Altunov tarafından Rusçadan Azerbaycan Türkçesine çevrilmiştir.
Lev Aleksandroviç Zilber (27 Mart 1894 – 10 Kasım 1966)
Değerli okuyucu! L. A. Zilber’in "Filiz Operasyonu" (Operatsiya Ruda) başlıklı yazısını aslından çevirerek yayımlamamızın nedeni, Ermenilerin Türk karşıtı aşırı milliyetçilerinin gerçek yüzünü bir kez daha ortaya koymaktır.
İlk olarak belirtmeliyim ki, NKVD temsilcisinin veba hastalığının sabotajcılar (yabancı ülke provokatörleri) tarafından Hadrut’a getirildiğinde ısrar etmesi tesadüf değildi. O dönemde Azerbaycan NKVD’si neredeyse tamamen Ermenilerin yönetimi altında faaliyet gösteriyordu. Hadrut nüfusunun bütünüyle Ermenilerden oluşması, Ermenilere "Ermeni soykırımının" devam ettiğini iddia etmeleri için gerekçe sağlıyordu. Burada suçlanacak tek devlet elbette Türkiye Cumhuriyeti olacaktı. Bunun ise Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği arasında düşmanlık tohumlarının ekilmesine ve ilişkilerin keskinleşmesine yol açacağı kesindi. Eğer niyetleri gerçekleşseydi, bütün dünyaya seslenip haykıracaklardı: "Aman, Türkler bizi katlediyor, izin vermeyin!" Hiç şüphesiz L. A. Zilber bunun farkında değildi ve onun kahramanca direnişi, tutumu ve faaliyetleri sayesinde Türk karşıtı aşırı Ermeni milliyetçilerinin bu menfur niyetleri gerçekleşmedi. Ermeniler bunun için L. A. Zilber’i cezalandırmalıydı.
Hatırlarsanız, yazı L. A. Zilber’in şu cümlesiyle sona ermişti:
Kaderin yazdığı gibi, vaat edilen nişanı ancak 35 yıl sonra, 70 yaşımda aldım ve ‘halk düşmanı’ olarak Azerbaycan Merkezî İcra Komitesi’nden kısa sürede çıkarıldım. Ancak Hadrut’tan getirilen harikulade şarabın akıbeti benim için meçhul kaldı.
Fedakâr bilim insanının kahramanlığına, on binlerce Ermeniyi ölümün pençesinden kurtarmasına karşılık, Ermeniler güya onun "veba hastalığının etkenini Bakü’ye getirerek halkı hastalığa bulaştırmaya çalışması" suçlamasıyla tutuklanmasını sağladılar.
Bakü’de 4 ay hapiste tutulduktan ve acımasız işkencelere maruz kaldıktan sonra, yetenekli yazar olan küçük kardeşi Veniamin Kaverin’in talebi üzerine, ünlü yazar Maksim Gorki’nin aracılığıyla Bakü’de hapisten serbest bırakıldı ve 1931 yılında Moskova’ya döndü.
Burada L. A. Taraseviç adına Mikrobiyoloji Enstitüsü’nde, ayrıca İ. İ. Meçnikov adına Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü’nde bilimsel işlerden sorumlu müdür yardımcısı olarak çalıştı.
1932 yılında Zilber, Kazakistan’daki çiçek hastalığı salgınıyla mücadele çalışmalarına önderlik etti ve salgını kısa sürede kontrol altına aldı.
1932 yılında Zilber artık mikrobiyoloji ve immünoloji alanında büyük bir deneyime sahipti. Tam da bu dönemde dikkatini tıbbın görece yeni bir alanı olan tıbbi virolojiye yöneltmeye karar verdi. 1934–1937 yılları arasında Zilber, SSCB’de RSFSR (Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti; Rusçası: Российская Советская Федеративная Социалистическая Республика — Rossiyskaya Sovetskaya Federativnaya Sotsialistiçeskaya Respublika) Halk Sağlığı Komiserliği bünyesinde, kendi yönetimi altında ilk merkezî virüs laboratuvarının kurulmasını sağladı. Bu, SSCB’deki ilk viroloji araştırma merkeziydi. Bunun yanı sıra, SSCB Mikrobiyoloji Enstitüsü’nde de bir viroloji bölümü kuruldu.
Sovyet tıp tarihinin en dikkat çekici sayfalarından biri, 1937 yılında Lev Zilber’in önderliğinde Uzak Doğu’ya düzenlenen ve bunun sonucunda Uzak Doğu ensefalitinin etkeninin keşfedildiği ekspedisyondu. 1930’lu yılların başlarından itibaren Uzak Doğu’nun çeşitli bölgelerinde doktorlar, merkezî sinir sisteminin zarar görmesi nedeniyle çoğu zaman ölümle sonuçlanan ağır ve akut hastalıklar tespit etmeye başladılar. Uzak Doğu’da bulunan askerler arasında kitlesel ölümler meydana geliyordu. Hastalık tam olarak araştırılmamış ve yerel doktorlar tarafından "toksik grip" olarak sınıflandırılmıştı. 1935 yılında Uzak Doğu’da çalışan doktor A. G. Panov, ilk kez bu hastalığın ensefalit olduğunu belirledi. O, bunun o dönemde zaten bilinen Japon ensefaliti olduğunu düşünüyordu. 1936 yılında Uzak Doğu Pasteur İstasyonu doktorları, ensefalit nedeniyle ölen insanların beyinlerinden hazırlanan emülsiyonu farelere enjekte ederek etkeni izole etmeye çalıştılar; ancak bunu başaramadılar. Yerel doktorların hastalığın üstesinden gelemediği ve merkezden yardım alınması gerektiği açıkça ortaya çıktı.
Moskova’dan, L. A. Zilber’in başkanlığında E. N. Levkoviç, A. K. Şubladze, M. P. Çumakov, V. D. Solovyov, A. D. Şeboldayeva ve T. M. Safonova’dan oluşan bir ekspedisyon Uzak Doğu’ya gönderildi.
L. A. Zilber, 19 Mayıs 1937 tarihinde bir grup çalışma arkadaşıyla hastalığın görüldüğü kuzey bölgesindeki taygaya yaptığı ilk sefer sırasında, onu bu hastalığın epidemiyolojisine ilişkin mevcut anlayışı sorgulamaya zorlayan olgularla karşılaştı. 19 Mayıs 1937 tarihinde salgının yayıldığı bölgede doğrudan çalışmaya başladıktan 2 gün sonra, hastalığın keneler aracılığıyla yayıldığını belirledi. 20 gün sonra — 10 Haziran’da — yerel sağlık makamlarının özel olarak çağrılan toplantısında, bu hastalıklarla mücadeleye yönelik bütün tedbirlerin köklü biçimde değiştirilmesini ve asıl dikkatin kene karşıtı koruyucu önlemlere yöneltilmesini önerdi ve talep etti.
15 Ağustos 1937 tarihinde ekspedisyonun salgının yayıldığı bölgedeki çalışmaları sona erdi. 3 ay içerisinde, ensefalitin yeni ve daha önce bilinmeyen bir formunun varlığı tespit edildi; etkeninin 29 suşu izole edildi, hastalığın epidemiyolojisi ve taşıyıcısı belirlendi, başta hastalığın klinik görünümü ve patolojik anatomisi olmak üzere çeşitli özellikleri araştırıldı. Böylece binlerce insanın, bunlar arasında askerlerin de hayatı kurtarıldı.
Böylelikle Profesör L. A. Zilber, kene kaynaklı ensefalitin etkeninin viral niteliğini ortaya koymuş, bunun bağımsız bir nozolojik varlık olduğunu belirlemiş ve hastalığın keneler aracılığıyla bulaştığını keşfetmiştir. L. A. Zilber, tıp tarihinde ilk kez bu ölümcül virüsün ilk suşunu kene kaynaklı ensefalitten ölen bir insanın beyninden izole etmiştir.
Ekspedisyon üyelerinin Moskova’ya dönmesinden hemen sonra L. A. Zilber, NKVD tarafından 2. kez, kene kaynaklı ensefaliti Moskova’da yaymakla suçlanarak tutuklandı.
Ekspedisyonun diğer üyeleri ve L. A. Zilber’in çalışma arkadaşları A. D. Şeboldayeva ve T. M. Safonova dışında, E. N. Levkoviç, A. K. Şubladze, M. P. Çumakov ve V. D. Solovyov, Uzak Doğu’da elde edilen bu başarı nedeniyle I. derece Stalin Ödülü’ne layık görüldüler. L. A. Zilber ise dönemin en acımasız hapishanelerinden biri olan Lefortovo’ya gönderildi. İlk tutuklanmasında olduğu gibi, uydurma suçlamaları reddetti. Acımasız işkencelere maruz kaldı.
Lev Zilber, kene kaynaklı ensefalite karşı bir aşı hazırlayamadı; laboratuvar yerine onu ihbarlar, hapishane hücresi, kaburgalarının kırılması, böbreklerinin zarar görmesi, uykusuzluk ve açlık bekliyordu. Cezasını Peçora kamplarında çekmek üzere gönderildi (Peçora Islah-Çalışma Kampı — SSCB döneminde, özellikle İosif Stalin’in iktidarı yıllarında GULAG 1 sisteminin bir parçası olarak Komi Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin Peçora şehri topraklarında faaliyet göstermiş zorunlu çalışma kampıdır). Kamp komutanının eşi erken doğuma başladığında Zilber neredeyse açlık ve hipotermi nedeniyle ölmek üzereydi. Zilber çocuğu başarıyla dünyaya getirtti ve minnettarlık göstergesi olarak kamptaki özel sağlık merkezine (lazaret) başhekim olarak atandı.
O sırada mahkûmlar, ağır bir vitamin eksikliği hastalığı olan pellagradan kitlesel olarak ölmekteydi. Zilber bir dizi deney yaparak yosun ve maya temelinde pellagrayı tedavi eden bir ilaç geliştirdi. Binlerce insanın hayatı kurtarıldı.
Kamp doktoru Lev Zilber’i acilen Moskova’ya çağırdılar. 1939 yılında serbest bırakılarak SSCB Halk Sağlığı Komiserliği Merkezî Epidemiyoloji ve Mikrobiyoloji Enstitüsü’nde viroloji bölümünün başkanı olarak atanmış olsa da, 1940 yılında 3. kez tutuklandı.
Zilber, biyolojik silahlar üzerinde çalışması için yönetim tarafından kendisine yapılan tekrarlanan teklifleri reddetti.
Yine işkence gördü ve yine hiçbir şeyi imzalamadı. Bunun sonucunda "kimyasal şaraşka"ya (SSCB döneminde hapishanelerde mahkûm bilim insanlarının çalıştırıldığı gizli bilimsel araştırma laboratuvarlarına şaraşka deniliyordu) gönderildi. Burada alkol üretmek için ucuz yöntemler geliştirip uyguladı. Sigara içmediği için kendisine verilen tütün payını mahkûmlara vererek karşılığında onlara canlı fareler yakalattı ve bunları aldı; böylece kanserin viral mekanizmasını doğrulayan bir dizi deney gerçekleştirdi. Deneyleri sonucunda Zilber, kanser tümörünün kökenine ilişkin bir kavram ve kanserin viral teorisini geliştirdi; bu teori daha sonra bütün dünyada ün kazandı. Devrim niteliğindeki keşfini mikroskobik yazıyla 2 yaprak kâğıt mendilin üzerine yazdı ve bunu ilk eşi Z. V. Yermolyeva ile görüşmesi sırasında hapishaneden gizlice dışarı çıkarmayı başardı.
Kendisi de tanınmış bir mikrobiyolog olan Z. V. Yermolyeva (yerli penisilin üretimini organize etmişti ve adı bilim dünyasında tanınıyordu), üstün yetenekli meslektaşının serbest bırakılması için Sovyet tıbbının önde gelen bilim insanlarından imza toplamayı başardı. Zilber’in keşfi o kadar değerliydi ki, Kızıl Ordu’nun başcerrahı Nikolay Burdenko bile viroloğun savunmasına geçti. Nikolay Burdenko’nun ve aralarında SSCB Bilimler Akademisi başkan yardımcısı L. A. Orbeli ile biyokimyacı V. A. Engelhardt’ın da bulunduğu 10’dan fazla akademisyenin imzasını taşıyan mektup, Mart 1944’te Stalin’in çalışma masasının üzerine konuldu. Zilber aynı gün, Mart 1944’te, 50. yaş günü arifesinde hapisten serbest bırakıldı.
Hapisten çıktıktan sonra Zilber, "İzvestiya" gazetesinde kanser tümörlerinin kökeni hakkında "Kanser genomun hastalığıdır" konseptini yayımladı — İzvestiya (Известия) gazetesi, 17 Ocak 1945.
1945 yazında, Almanya’daki çalışma kamplarında 3,5 yıl hayatta kalan ailesini — eşini, baldızını ve 2 oğlunu — buldu ve onları SSCB’ye geri getirdi.
Aynı yıl olağanüstü bir olay meydana geldi: Stalin bizzat bilim insanından özür diledi ve ona kendi adını taşıyan bir ödül verdi. Tarih, güçlü generalissimusun "kamp tozu"na bulanmış, dövülmüş, işkence görmüş, ancak kırılmamış bir aydından özür dilemesi gibi bir olaya daha önce hiç tanık olmamıştı.
O, hapishanelerde (en acımasız olarak kabul edilen Lefortovo, Butırka, Suhanov ve Rusya’nın diğer dehşet saçan hapishanelerinde) Ermenilerin asılsız intikamcılığı nedeniyle "idam, aşağılanma ve sadizm makinesi" ile giriştiği düellodan galip çıktı.
Lev Zilber, SSCB Tıp Bilimleri Akademisi’nin asil üyesi seçildi; SSCB Tıp Bilimleri Akademisi Viroloji Enstitüsü’nün bilimsel direktörü ve SSCB Tıp Bilimleri Akademisi Epidemiyoloji, Mikrobiyoloji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü’nde Tümör Virolojisi ve İmmünoloji Bölümü başkanı olarak atandı. Stalin Ödülü ve SSCB Devlet Ödülü sahibi oldu; Kızıl Bayrak İşçi Nişanı ve Lenin Nişanı ile ödüllendirildi.
Akademisyen Zilber, immünoloji ve virolojide bir bilim okulunun ve yeni bir alanın temelini attı. Amerika Birleşik Devletleri, Fransa ve Belçika onkoloji derneklerinin üyesi, Kraliyet Tıp Cemiyeti üyesi ve New York Bilimler Akademisi’nin fahri üyesiydi. Uluslararası Kanserle Mücadele Birliği’nde Kanser Virolojisi ve İmmünoloji Komitesi’nin kurucusu ve başkanı, Dünya Sağlık Örgütü’nün immünoloji ve viroloji uzmanı oldu. Çekoslovakya Bilimler Akademisi tarafından "Bilime ve insanlığa hizmetlerinden dolayı" madalyasıyla ödüllendirildi ve Jan Purkyně Cemiyeti’nin fahri üyesi seçildi.
Lev Zilber, "halk düşmanı" adını "taşıdığı" için çocuklarını korumak amacıyla onların soyadlarını Kiselyov olarak yazdırmıştı. Zilber’in çocukları daha sonra ünlü bilim insanları oldular: moleküler biyolog ve Rusya Bilimler Akademisi akademisyeni Lev Lvoviç Kiselyov (1936–2008) ve moleküler biyolog, karsinogenez uzmanı ve Rusya Bilimler Akademisi muhabir üyesi Fyodor Lvoviç Kiselyov (1940–2016).
L. A. Zilber’den sonra, kanser hastalığının oluşumunda virüs teorisinin uygulanmasına ilişkin çalışmalardan dolayı 3 kez Nobel Ödülü verilmiştir: 1975 yılında Amerika Birleşik Devletleri bilim insanları Renato Dulbecco, Martin Temin ve David Baltimore’a; 2008 yılında Alman bilim insanı Harald zur Hausen’e ve 2018 yılında ise Amerikalı bilim insanı James Allison ile Japon bilim insanı Tasuku Honjo’ya. Oysa bu teori, onlardan önce, 1944 yılında Lev Zilber tarafından zaten geliştirilmiş ve doğrulanmıştı.
Hapishanelerde kendisine uygulanan işkenceler ve çalışma kamplarında çektiği acı ve eziyetler nedeniyle, kendisini bilime adamış büyük insan ve yetenekli bilim insanı Lev Aleksandroviç Zilber, 10 Kasım 1966 tarihinde iş yerinde zamansız bir şekilde hayatını kaybetti. Arzuladığı, kansere neden olan virüse karşı bir aşı geliştirmeye ömrü yetmedi.
İşte Türk karşıtı aşırı Ermeni milliyetçilerinin İnsanlığa yaptığı "katkı".
Dikkatli olun, unutmayın ve unutturmayın!!!
"Filiz Operasyonu" yazısında gösterilen bazı hususların açıklanması
Bu yazı yayımlandığında, dahi ve fedakâr bilim insanı Lev Aleksandroviç Zilber artık hayatta değildi.
"Filiz Operasyonu" yazısı, yayımlandığı yıllarda Ermeniler arasında büyük bir kargaşaya yol açmış; hem Ermeni lobisi, hem Ermeni bilim insanları, hem de Ermenilerin görevde bulunan Komünist Parti ve devlet yöneticileri tarafından geniş çaplı bir karşı propaganda ve Lev Zilber’in bilimsel ve edebî mirasına karşı bir "haçlı seferi" kampanyası başlatılmıştır. Mümkün olduğu ölçüde, Nauka i Jizn dergisinin söz konusu yazının yayımlandığı sayısı kütüphanelerden toplanarak imha edilmiştir. Nitekim Azerbaycan Cumhuriyeti’ndeki kütüphanelerde (M. F. Ahundov adına Cumhuriyet Kütüphanesi, Millî İlimler Akademisi Kütüphanesi, Bakü Devlet Üniversitesi ve Tıp Üniversitesi kütüphaneleri vb.) söz konusu Nauka i Jizn dergisinin 1966 yılı 12. sayısını bulamadım. Ayda bir yayımlanan bu derginin M. F. Ahundov adına Cumhuriyet Kütüphanesi’nde 1966 yılının 11 sayısı bulunmasına rağmen 12. sayı bulunamadı. Bu da Ermenilerin söz konusu yazının yayılmasından son derece endişe duyduklarını kanıtlamaktadır.
Ermenileri öfkelendiren, yazıda ele alınan aşağıdaki hususlardı:
– Yazıda belirtilen ilk veba hastası, Hadrut ilçesi Bulatan köyünde yaşayan, tahıl tarlalarından sıçan yakalayıp derisini yüzen 17 yaşındaki Ermeni öğrenci Samvel Adamyan; defnedilmiş cesetlerin başlarını keserek kalp ve karaciğerlerini çıkaran ara hekimi ise Zari Avakyan adlı Ermeni bir kadın olmuştur;
– Ermenilerin ölen kişilerin kalp ve karaciğerlerini yemeleri, bu halk arasında yamyamlığın mevcut olduğunu doğrulayan bir olgudur;
– Ermenilerin ölen kişinin mezarına meyve ve yiyecek koymaları ise bu halk arasında, Hristiyanlık da dâhil olmak üzere hemen hemen bütün dinlerde şiddetle lanetlenen putperestliğin hâlâ varlığını sürdürdüğünü kanıtlamaktaydı;
– O yıllarda tahıla ciddi ölçüde ihtiyaç duyulmasına rağmen Ermenilerin tahıl tarlalarındaki ürünün çok az bir bölümünü toplamaları, bu halkın tembel ve asalak yaşam tarzını karakterize eden özelliklerden biridir;
– Tabut içinde defnedilen cesetlerin üzerlerinde kıyafetlerinin bulunması, onların Ermeni milletinden olduklarını doğrulamaktaydı; (Azerbaycanlılar Müslüman geleneğine göre ölülerini tabut içinde değil, kefenle ve üstelik kıyafetsiz olarak defneder);
Ermenilerin L. A. Zilber’e duyduğu nefret, ayrıca şu hususla da doğrulanmaktadır: Veba salgınının varlığını telgrafla Bakü’ye bildiren Lev Margolin için Hadrut’ta bir anıt dikmişlerdir; ancak doğuştan gelen yeteneği, üstün bilgisi ve fedakârlığı sayesinde on binlerce Ermeniyi ölümün pençesinden kurtaran Lev Zilber için Ermeniler tarafından bir teşekkür ifadesi olabilecek hiçbir girişimde bulunulmamış veya ona ilişkin hatırlanacak herhangi bir iz bırakılmamıştır.
Profesör Lev Aleksandroviç Zilber’e karşı "biyolojik sabotaj" ve "halkı kasten vebaya bulaştırma" suçlamasını doğrudan uygulayan Azerbaycan SSC’nin içişleri birimlerinin yönetici kadrosunda bulunan aşağıdaki kişilerin olduğunu tespit ettik:
Frinovski Mihail Petroviç: 6 Ağustos 1930 tarihinden itibaren AzQPU’nun (Azerbaycan Devlet Siyasi İdaresi - Azerbaydjanskoye Qosudarstvennoye Politiçeskoye Upravleniye – AzQPU) başkanı ve SSCB OQPU’sunun Azerbaycan’daki tam yetkili temsilcisi olarak atanmıştır. Zilber’in sonbahar aylarında gerçekleşen resmî tutuklanması, Bakü nezarethanesinde tutulması ve sorgulanma süreci doğrudan onun yönetimi dönemine rastlamaktadır. (Not: M. P. Frinovski daha sonra SSCB İçişleri Halk Komiseri Yejov’un 1. yardımcısı olmuştur.)
Yuvelyan Davidoviç Sumbatov-Topuridze (babası Ermeni, annesi Gürcü idi): 1930 yılında AzQPU’nun Gizli Siyasi Şubesi’nin (Sekretnıy Politiçeskiy Otdel - SPO) başkanı ve operasyon dairesinin başkanıydı. Siyasi gerekçeli ve "zararlı faaliyet" niteliğindeki bütün entelektüel-bilimsel tutuklamaların soruşturma koordinasyonu doğrudan onun şubesi tarafından yürütülüyordu.
Hristofor Alahverdi (bazı belgelerde Alahverdyan veya Allahverdov) etnik olarak Ermeni olup, 1920–1930’lu yıllarda faaliyet gösteren Sovyet özel hizmet, cezalandırma ve gizli polis (Olağanüstü Komisyon — AzÇK ve daha sonra — AzQPU) organlarının çalışanı olmuş, Bakü’deki siyasi sorgulama tutanaklarının onaylanmasına katılmıştır. 1930 olayları sırasında AzQPU’nun önemli bölgesel birimlerinde veya doğrudan Bakü’deki merkezî teşkilatın SPO’sunda operasyon görevlisi ya da şube başkanı olarak görev yapıyordu. Bu şube, Sovyet iktidarına karşı "zararlı faaliyet", "casusluk" ve "karşı-devrimci faaliyet" suçlamalarının oluşturulmasıyla uğraşıyordu.
Lev Zilber, Hadrut’taki veba salgınını bastırıp Bakü’ye döndükten sonra, "Bakü halkını kasten hastalığa bulaştırmak isteyen sabotajcı" olarak iftiraya uğratılarak tutuklanmıştı. Bu süreçte Alahverdi’nin adı şu görevlerle bağlantılı olarak geçmektedir: Alahverdi, şube başkanı Yuvelyan Sumbatov-Topuridze’nin doğrudan emrinde çalışarak Zilber’in dosyasıyla ilgili operasyonel-arama faaliyetlerini yöneten veya sorgulama tutanaklarını hazırlayan ve onaylayan kişilerden biri olmuştur. O dönemin AzQPU soruşturmacıları gibi, o da şüphelilerden işkence ve psikolojik baskı altında sahte itiraflar alma sisteminin bir parçasıydı. Ancak Lev Zilber hiçbir baskıya boyun eğmemiş ve suçlamaları reddetmiştir.
O döneme ait kadro belgeleri, 1930’lu yılların sonlarında (özellikle 1937–1938 yıllarındaki Büyük Terör dalgası sırasında) AzQPU ve NKVD’de görev yapan orta ve alt rütbeli Azerbaycanlı olmayan çalışanların büyük bir bölümünün, Mir Cafer Bağırov’un yönetimi altında gerçekleştirilen iç "temizlikler" sırasında ya görevlerinden uzaklaştırıldığını ya da kendilerinin de baskıya maruz bırakılarak kurşuna dizildiğini göstermektedir.
(Devam edecek...)
1. GULAG sistemi SSCB döneminde faaliyet göstermiş, milyonlarca insanın zorunlu çalıştırıldığı ve baskıya/represe uğradığı ıslah ve çalışma kampları sisteminin baş idaresi olmuştur. Rusçada GULAG, Zorunlu Çalışma Kampları Baş İdaresi anlamına gelir. GULAG sözcüğü bir akronimdir. Rusça tam adı şöyledir: Glavnoye Upravleniye Lageri (i mest zaklyuçeniya).
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish