Birinci Dünya Savaşı’nın son yılında Avrupa cephelerinde yaşanan çatışmalar, yirminci yüzyılın askerî düşüncesini derinden etkiledi. Milyonlarca askerin kilometreler boyunca uzanan siper hatlarına sıkışması, klasik taarruz anlayışının sınırlarını ortaya koydu.
Büyük kuvvetler cepheyi yarabiliyor, ancak ilerlemeyi sürdüremiyordu. İlk başarı kısa sürede yerini yıpratma savaşına bırakıyordu. Aradan geçen bir asra rağmen Ukrayna’daki savaşın yeniden benzer soruları gündeme getirmesi dikkat çekici.
İki dünya savaşı arasındaki dönemde Sovyet teorisyenleri bu çıkmazı aşmak için “derin muharebe” doktrinini geliştirdi.
Burada özellikle derin muharebe kavramını kullanıyorum. Çünkü bugün askerî literatürde sıkça kullanılan derin harekât kavramıyla aynı şeyi ifade etmiyor.
Günümüzde derin harekât denildiğinde akla çoğunlukla özel kuvvetler, uzun menzilli füzeler, seyir füzeleri ya da insansız hava araçlarıyla cephe gerisindeki belirli hedeflere düzenlenen saldırılar geliyor.
Derin muharebe ise bambaşka bir fikre dayanıyordu. Amaç, tank orduları ve mekanize birliklerle düşman cephesini yararak onlarca kilometre içerilere ilerlemek, komuta merkezlerini, ikmal sistemlerini ve ihtiyat kuvvetlerini büyük ölçekli kara harekâtıyla aynı anda çökertmekti. (Sovyetlerin ikinci kademe birlikleri kavramını hatırlayınız.)
Bu doktrin rastlantı sonucu ortaya çıkmadı. Arkasında Birinci Dünya Savaşı’nın acı tecrübeleri vardı.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Peki, Sovyetler neden böyle bir doktrin geliştirdi?
Cevabı, 1918 yılındaki Michael Harekâtı’nda saklı. Alman ordusu Mart 1918’de tarihin o güne kadarki en yoğun topçu hazırlıklarından birini yaptı.
Ardından seçkin taarruz birlikleri İngiliz savunmasını birçok noktada yardı. İlk günlerde beklenenden çok daha hızlı ilerleme sağlandı. Ancak başarı kalıcı olmadı.
Topçu birlikleri ilerleyen piyadeye yetişemedi. İkmal hatları uzadı. Fransız ve İngiliz takviye birlikleri yeni savunma hatları kurdu.
Alman ordusu başlangıçtaki hızını kaybetti ve harekât durdu. Taktik başarı, stratejik sonuca dönüşemedi.
Bu tecrübe Sovyet askerî akademilerinde uzun yıllar incelendi. Sovyet subayları, sorunun cepheyi yarmak olmadığını düşündü. Asıl mesele, yarılan cepheden içeri girdikten sonra ilerleyişin hızını koruyabilmekti.
Düşman yeni savunma hatları kurmadan önce harekâtın derinlere taşınması gerekiyordu. Derin muharebe fikri de bu ihtiyaçtan doğdu.
Bu düşüncenin en önemli isimlerinden biri Georgii Isserson idi. Sovyetler Birliği’nin önde gelen askerî teorisyenlerinden olan Isserson, modern savaşın artık yalnızca cephe genişliğiyle açıklanamayacağını savundu.
Ona göre savaşın kaderi, düşmanın derinliklerinde bulunan komuta merkezleri, ikmal sistemleri ve ihtiyat kuvvetlerinin aynı anda baskı altına alınmasına bağlıydı. 1932 yılında yayımlanan The Evolution of Operational Art adlı eseri bugün bile birçok askerî akademide okutuluyor.
Bir başka önemli isim Vladimir Triandafillov oldu. Triandafillov, operasyonel sanatın kurucularından kabul ediliyor. Ona göre saldırının başarısı ilk savunma hattını aşmakla ölçülemezdi.
Esas belirleyici unsur, açılan gedikten sürekli yeni kuvvetlerin geçirilmesi ve savunanın toparlanmasına fırsat verilmemesiydi.
Taarruzun temposu düştüğü anda savunan dengeyi yeniden kurabiliyordu. Bu nedenle kuvvet yoğunluğu, lojistik ve zamanlama tek planın ayrılmaz parçalarıydı.
Bu fikirleri uygulamaya taşımaya çalışan kişi ise Mihail Tuhaçevski idi. İç Savaş sonrasında Kızıl Ordu’nun modernleşmesini yöneten Tuhaçevski, tankların, motorize birliklerin ve hava gücünün birlikte kullanılacağı büyük taarruzlar tasarladı.
1935 yılında Sovyetler Birliği’nin ilk mareşalleri arasında yer aldı. Ancak iki yıl sonra Stalin’in tasfiyelerinde idam edildi.
Bu tasfiye, Sovyet askerî düşüncesinin gelişiminde önemli bir kırılma yarattı. Buna rağmen geliştirdiği kavramlar, İkinci Dünya Savaşı sırasında Kızıl Ordu’nun büyük taarruzlarına yön vermeyi sürdürdü.
Aradan geçen on yıllar boyunca teknoloji değişti. Füze sistemleri, hassas güdümlü mühimmat, bilgisayarlar ve elektronik harp klasik savaş anlayışını dönüştürdü.
Derin muharebe doktrini de bu değişimden payını aldı. Sovyet Genelkurmayı içinde bu dönüşümü en erken fark eden isimlerden biri Nikolay Ogarkov oldu.
Sovyet Genelkurmay Başkanı olarak görev yapan Ogarkov, keşif sistemleri ile hassas uzun menzilli silahların birleşmesinin büyük birliklerin hareket alanını giderek daraltacağını öngördü.
Ona göre gelecekte sorun, düşmanı vurabilmekten çok, vurulmadan kuvvet toplayabilmek olacaktı.
Bugün Ukrayna’da yaşananlar, Ogarkov’un öngörülerinin önemli ölçüde gerçekleştiğini gösteriyor.
Asıl mesele tankların eskimesi ya da topçunun yetersiz kalması değil. Sorun, büyük bir taarruz için gerekli kuvveti gizlice bir araya getirmenin artık neredeyse imkânsız hâle gelmesi.
İkinci Dünya Savaşı’nda yüzlerce tank, binlerce asker ve devasa mühimmat stokları haftalar boyunca cephe gerisinde toplanabiliyordu.
Karşı taraf çoğu zaman bunu taarruz başladığında fark ediyordu. Böylece saldıran taraf kısa süreli de olsa ezici bir kuvvet üstünlüğü kurabiliyordu.
Bugün savaş alanı bambaşka bir görünüm taşıyor. Keşif dronları, uydular, elektronik istihbarat sistemleri ve hassas güdümlü mühimmat cepheyi neredeyse sürekli gözetim altında tutuyor.
Birliklerin hareketi, mühimmat depoları, yakıt ikmal noktaları ve komuta merkezleri çok kısa sürede tespit ediliyor.
Ardından topçu ateşi, balistik füzeler ya da FPV dronlar devreye giriyor. Saldırı için gerekli kuvvet yoğunluğu daha harekât başlamadan yıpranmaya başlıyor.
Bu yüzden ordular hayatta kalabilmek için birliklerini geniş alana yayıyor. Ne var ki bu kez de taarruz için gerekli darbe gücü oluşmuyor.
Diyelim ki cephede bir gedik açıldı. Bu da artık eski savaşlardaki sonucu doğurmuyor. Çünkü savunanın ihtiyatı da aynı keşif ağı sayesinde hızla yönlendiriliyor.
İlerleyen birlikler her kavşakta, her köprüde ve her ikmal güzergâhında dronlar tarafından izleniyor. Sürekli topçu ateşi altında kalan birlikler hızını kaybediyor.
Taarruzun ilk başarısı, düşmanın derinliklerine uzanan bir harekâta dönüşemeden duruyor. Bir asır önce Alman ordusunun Michael Harekâtı’nda yaşadığı tempo kaybı bugün farklı nedenlerle yeniden ortaya çıkıyor.
Bu kez ilerlemeyi durduran unsur ikmal araçlarının geride kalması değil, gökyüzündeki sensör ağı.
Bence Ukrayna savaşının en önemli dersi de burada yatıyor. Son yıllarda sıkça dile getirilen “tank devri kapandı” değerlendirmesi meseleyi fazlasıyla basitleştiriyor.
Değişen, tek bir silah sistemi değil, savaş alanının bütünü. Artık belirleyici olan unsur, düşmandan daha fazla tank üretmekten önce onun sizi görmesini engellemek, gördüğünde vurmasını geciktirmek ve kendi ateş gücünüzü doğru zamanda aynı noktaya yöneltebilmek.
Geleceğin başarılı orduları da bunu başarabilenler olacak. Böyle bakıldığında Ukrayna savaşı, yeni silahların çatışması olmanın ötesinde, görünürlük ile gizlenme arasındaki mücadelenin savaşın merkezine yerleştiği ilk büyük laboratuvar olarak tarihe geçebilir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish