Amerikan savaş tarzının açmazı

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı

Görsel: ChatGPT/Independent Türkçe 

İran savaşı üzerine Washington’da yayımlanan ilk kapsamlı değerlendirmelerden biri dikkat çekici bir tartışmayı yeniden gündemimize taşıdı. Brookings Institution’da yayımlanan analiz, İran savaşının ABD’nin onlarca yıldır uyguladığı “Amerikan savaş tarzını” sorgulanır hale getirdiğini savunuyor.

Aslında tartışılması gereken konu İran’ın ne kadar başarılı olduğu değil. Asıl soru, dünyanın en güçlü ordusunun neden artık savaş alanına eskisi kadar rahat giremediğidir.

Bana göre İran savaşı, tek başına yeni bir askeri denge yaratmadı. Fakat uzun süredir yavaş yavaş oluşan yapısal bir değişimi görünür hale getirdi.

Son 30 yıl boyunca ABD’nin en büyük avantajı üstün silah sistemlerinden önce, bu sistemleri güvenli üslerden kullanabilmesiydi.

Körfez’deki üsler, uçak gemileri ve müttefik ülkelerdeki askeri tesisler Washington’un küresel güç projeksiyonunun omurgasını oluşturuyordu.

İran savaşı ise bu omurganın artık eskisi kadar sağlam olmadığını gösterdi.

Burada dikkat çekici olan, İran’ın ABD’ye ulaşan bir güç haline gelmesi değil. Tam tersine, ABD’nin kendi askeri modeli gereği İran’ın vurabileceği mesafeye gelmek zorunda kalmasıdır.

İran’ın kendi topraklarından kalkıp Amerika Birleşik Devletleri’ni hedef alması mümkün değildi. Fakat ABD bölgeye üç uçak gemisi, onlarca savaş gemisi ve binlerce asker gönderdiğinde, fiilen İran’ın sınır komşusuna dönüştü.

Güç projeksiyonu sağlamak amacıyla yapılan bu yığınak, aynı zamanda Amerikan kuvvetlerini İran’ın füze ve insansız hava araçlarının menziline soktu.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Aslında bu durum, Amerikan savaş anlayışının en büyük paradoksunu ortaya çıkarıyor. Washington rakibini uzaktan vurabilmek için önce kendi kuvvetlerini rakibine yaklaştırmak zorunda.

Soğuk Savaş sonrasında bu yaklaşım büyük ölçüde sorunsuz işledi. Irak, Afganistan ve Yugoslavya operasyonlarında Amerikan üsleri güvenli kabul edildi.

Rakiplerin uzun menzilli hassas vuruş kapasitesi sınırlıydı. Bugün ise tablo değişmiş durumda.

Füze teknolojileri, insansız sistemler, uydu destekli keşif ağları ve gerçek zamanlı hedefleme kabiliyetleri, sabit askeri üsleri savaşın en kırılgan noktalarından biri haline getiriyor.

Brookings analizinin asıl önemi de burada ortaya çıkıyor. Raporda İran savaşının, ABD’nin ileri üslerinin dokunulmaz olduğu yönündeki kabulü sarstığı belirtiliyor.

Yazarlar, bunu Rusya ve özellikle Çin gibi daha büyük askeri güçlerle yaşanabilecek olası çatışmalar açısından bir ön izleme olarak değerlendiriyor.

Bence daha önemli olan ise psikolojik eşiktir. Uzun yıllardır uçak gemilerinin batırılıp batırılamayacağı tartışılıyor. İran savaşı farklı bir gerçeği gösterdi. Bir uçak gemisini batırmanız gerekmiyor.

Onu görevini rahat yapamayacağı kadar risk altında bırakmanız bile stratejik sonuç üretiyor. Körfez gibi dar ve kapalı bir deniz alanında yüzlerce füze, mayın, kamikaze İHA ve kıyı konuşlu gemisavar sisteminin bulunduğu bir ortamda dünyanın en güçlü donanması bile hareket serbestisini yeniden hesaplamak zorunda kalıyor. Gücün varlığı devam ediyor, kullanım biçimi değişiyor.

Bu nedenle İran savaşı, “uçak gemilerinin sonu geldi” şeklinde okunmamalı. Asıl değişen, bu platformların artık mutlak hareket özgürlüğüne sahip olmaması. Deniz gücü hâlâ belirleyici olabilir.

Hava üstünlüğü yine kurulabilir. Fakat bunların maliyeti yükseliyor, hazırlık süresi uzuyor ve operasyonel risk katlanıyor. Bu da askeri planlamanın mantığını değiştiriyor.

Pentagon’un son yıllarda büyük üsler yerine daha küçük ve dağınık konuşlanma modellerine yönelmesi tesadüf değil. Aynı şekilde mühimmat stoklarını artırma, denizaltılara daha fazla yatırım yapma ve insansız sistemleri yaygınlaştırma çabaları da yeni dönemin işaretleri.

Bu adımların ortak noktası, büyük ve görünür hedeflerden uzaklaşma isteği. Ne var ki burada yeni bir sorun ortaya çıkıyor. Kuvvetleri dağıttığınız ölçüde lojistik karmaşıklaşıyor.

Yakıt, bakım, mühimmat ve komuta zinciri daha zor yönetiliyor. Başka bir ifadeyle Amerikan ordusu, güvenliği artırmaya çalışırken kendi operasyonel verimliliğinden ödün vermek zorunda kalıyor.

Bütün bunlar aslında daha büyük bir dönüşümün parçası. Füze çağında mesele, rakibin ordusunu tamamen imha etmekten çok onun savaşma kabiliyetini felce uğratmak.

Pistleri kullanılamaz hale getirmek, yakıt depolarını vurmak, radar ağını susturmak ya da tanker uçaklarını tehdit etmek bazen savaş uçaklarını düşürmekten daha etkili sonuç verebiliyor. İran’ın uyguladığı yöntem de büyük ölçüde buydu.

Çin’in yıllardır geliştirdiği A2/AD mimarisi de aynı mantık üzerine kurulu. Dolayısıyla Washington’un karşı karşıya olduğu sorun bölgesel değil, yapısal nitelik taşıyor.

Belki de İran savaşının en kalıcı etkisi burada yatıyor. Bu savaş, Amerikan ordusunun yenildiğini göstermedi. Fakat alıştığı savaşma biçiminin eskisi kadar güvenli olmadığını ortaya koydu.

Bundan sonraki tartışma hangi silahın daha güçlü olduğu üzerine değil, hangi askeri modelin yeni teknolojik gerçekliğe daha hızlı uyum sağlayacağı üzerine şekillenecek. İran savaşı bu dönüşümün başlangıcı olmayabilir.

Yine de dünyanın en gelişmiş ordusunun bile artık rakibinin kapısına eskisi kadar rahat gidemediğini göstermesi bakımından tarihte özel bir yer edinmeye aday görünüyor.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU