1991 yılında Sovyetler Birliği dağıldığında batı başkentlerinde en çok sorulan sorulardan biri şuydu:
Türkiye artık NATO için gerekli bir ülke miydi?
Yaklaşık yarım asır boyunca Türkiye'nin NATO içindeki rolü büyük ölçüde Sovyet tehdidiyle açıklanmıştı. Sovyetler çökmüş, Varşova Paktı tarihe karışmıştı.
Doğal olarak birçok kişi Türkiye'nin stratejik öneminin de sona erdiğini düşünüyordu. Avrupa yeni güvenlik mimarisini kurmaya hazırlanıyor, NATO ise varlık sebebini yeniden tanımlamaya çalışıyordu.
Bu değerlendirme uzun sürmedi.
İlginç olan ise Türkiye'nin öneminin devam ettiğini ilk söyleyenlerin Türk karar vericiler değil, Amerikalı stratejistler olmasıydı.
Daha 1990'ların başından itibaren Vaşington'daki düşünce kuruluşlarında yayımlanan raporlar, Türkiye'nin Soğuk Savaş boyunca sahip olduğu rolü kaybetmediğini, aksine yeni bir jeopolitik anlam kazandığını savunuyordu.
Bu değişimin ilk işaretlerinden biri RAND tarafından 1993 yılında yayımlanan Graham Fuller ve Ian Lesser imzalı çalışmaydı. İki isim de Türkiye'nin Soğuk Savaş boyunca üstlendiği rolün sona ermediğini savunuyordu.
Onlara göre Türkiye artık yalnızca NATO'nun güneydoğu kanadını koruyan bir ülke değildi. Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Orta Asya ve Ortadoğu'nun kesiştiği noktada bulunan Türkiye, yeni dönemin merkez ülkelerinden biri haline geliyordu.
Fuller'in dikkat çektiği nokta önemliydi. Soğuk Savaş Türkiye'nin önemini azaltmamış, bu önemin nedenini değiştirmişti.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Bu yaklaşımın temelinde basit bir tespit vardı.
Sovyetler Birliği ortadan kalkmıştı ama Türkiye'nin coğrafyası değişmemişti. Balkanlar yine Balkanlar'dı. Kafkasya yerindeydi. Karadeniz, Ortadoğu ve Hazar Havzası da aynı stratejik önemini koruyordu. Değişen, bu coğrafyaya bakan Amerikan stratejik aklıydı.
Benzer değerlendirmeler kısa sürede Amerikan strateji çevrelerinde ortak görüş haline geldi.
Paul Henze, Türkiye'nin XXI. yüzyıla girerken Batı için daha değerli hale geleceğini savunuyordu. Stephen Larrabee ise Soğuk Savaş'ın bitmesine rağmen Türkiye'nin jeopolitiğinin değişmediğini vurguluyordu. Sovyetler ortadan kalkmıştı ama Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu yerinde duruyordu. Dolayısıyla Türkiye'nin stratejik konumu da önemini koruyordu.
Belki de dönemin en dikkat çekici değerlendirmesi Zbigniew Brzezinski'den geldi. 1997 yılında yayımlanan The Grand Chessboard adlı eserinde Türkiye'yi Avrasya'nın "jeopolitik eksen devletlerinden biri" olarak tanımlıyordu. Brzezinski'ye göre Avrasya'daki güç dengesi korunacaksa Türkiye göz ardı edilemezdi. Balkanlar, Kafkasya ve
Ortadoğu arasında yer alan Türkiye, bölgesel olmanın ötesinde, küresel güç mücadelesinin önemli aktörlerinden biriydi.
Bu değerlendirmeler teorik düzeyde kalmadı.
1990 yılında Irak'ın Kuveyt'i işgaliyle başlayan Körfez Krizi, ABD'nin Türkiye'ye neden ihtiyaç duyduğunu kısa sürede gösterdi.
İncirlik Üssü'nün kullanılması, Irak'a yönelik yaptırımların uygulanması ve kuzey Irak'taki gelişmeler, Türkiye'yi yeniden Amerikan güvenlik planlamasının merkezine taşıdı.
Başkan George H. W. Bush'un açıklamaları da bu yaklaşımı yansıtıyordu. Bush yönetimi Türkiye'yi defalarca "kritik müttefik" ve "vazgeçilmez ortak" olarak tanımladı. Soğuk Savaş'ın bitmesiyle önemini kaybettiği ileri sürülen Türkiye, daha ilk büyük kriz sırasında ABD'nin bölgedeki en önemli ortaklarından biri olarak öne çıkmıştı.
Ardından Balkanlar'da savaşlar başladı.
Bosna ve Kosova krizleri, Türkiye'nin NATO içindeki rolünü daha da görünür hale getirdi.
Aynı dönemde Kafkasya'da Karabağ sorunu devam ediyor, Hazar Havzası enerji denkleminin merkezine yerleşiyor, Orta Asya'da yeni bağımsız devletler uluslararası sisteme entegre olmaya çalışıyordu.
Bütün bu gelişmeler Türkiye'nin bulunduğu coğrafyayı yeniden dünyanın en önemli jeopolitik alanlarından biri haline getirdi.
Bu tablo, Başkan Bill Clinton'ın 1999 Türkiye ziyaretinde yaptığı konuşmaya da yansıdı.
Clinton, Türkiye'nin Avrupa, Asya ve Ortadoğu'nun kesişim noktasında bulunduğunu, bu nedenle yeni yüzyılın şekillenmesinde kilit rol oynayacağını vurguluyordu.
Bu ifade, aslında 1990'lar boyunca Vaşington'da oluşan stratejik yaklaşımın siyasi düzeydeki en açık özeti niteliğindeydi.
Bütün bunlar NATO'nun dönüşüm sürecine de yansıdı.
Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle ittifak yeni ortaklık modelleri geliştirmeye başladı. Barış İçin Ortaklık programı sayesinde eski Sovyet cumhuriyetleri ve eski Yugoslavya'dan ayrılan devletler NATO ile kurumsal ilişki kurdu.
Bu kurumsal ilişkiden önce Türkiye'nin bu ülkelerle Askeri İşbirliği anlaşmaları imzalamış olması dikkat çekiciydi. Ardından 2004 İstanbul Zirvesi'nde kabul edilen İstanbul İşbirliği Girişimi ile Körfez ülkeleri için yeni bir ortaklık modeli oluşturuldu.
Türkiye, Türk ve İslam dünyası (en azından bir kısmıyla) NATO'nun ortaklık kurmasına vesile olmuştu. Başka bir açıdan bakıldığında da Türkiye'nin Somali, Bosna, Kosova gibi ülkelere asker göndermesi de NATO şemsiyesi altında gerçekleşti.
Avrupa ülkeleri, savunma bütçelerini kısarken, Türkiye savunma harcamalarını artırdı, 150 milyar dolarlık silah alım planını açıkladı. "Güçlü diplomasinin arkasında güçlü ordu olması gerekir" düşüncesi vurgulandı, "2,5 savaş stratejisi"ne göre hazırlıklara başlandı.
Türkiye kültür coğrafyasına açıldı ama etki sahasının genişlemesinden batı rahatsız oldu, PKK'ya destek artırıldı, ambargolar peş peşe geldi.
O dönemi yaşayanlar, hatırlattıklarımdan daha fazlasını biliyorlardır mutlaka.
Geriye dönüp bakıldığında bu dönem, NATO'nun ikinci büyük dönüşüm evresi olarak değerlendirilebilir.
Bugün ise ittifakın yeni bir dönüşüm sürecine girdiği konuşuluyor. Rusya'nın yeniden çevrelenmesi, Çin'in yükselişi ve değişen güvenlik ortamı nedeniyle birçok uzman "NATO 3.0" kavramını kullanıyor.
Bu yeni dönemin nasıl şekilleneceğini bugünden kesin olarak söylemek mümkün değil.
Ancak tarih önemli bir hatırlatma yapıyor.
1990'ların başında NATO'nun artık Türkiye'ye ihtiyaç duymadığı ileri sürülüyordu.
Aradan birkaç yıl geçmeden aynı Vaşington, Türkiye'yi Balkanlar'dan Kafkasya'ya, Ortadoğu'dan Orta Asya'ya uzanan geniş coğrafyanın vazgeçilmez ülkesi olarak tanımlamaya başladı
Bugün de Türkiye'nin çok boyutlu dış politikası nedeniyle ittifak içindeki rolü tartışılıyor. Buna karşılık ABD'de yönetimler değişse de değişmeyen temel değerlendirme dikkat çekiyor:
NATO'nun Türkiye'ye ihtiyacı devam ediyor.
"Bu ihtiyacın NATO için mi, ABD için mi olduğu?" sorusu ayrıca tartışmayı hak ediyor.
Bu nedenle NATO 3.0 tartışmalarını anlamanın yolu, NATO 2.0'ın nasıl kurulduğunu hatırlamaktan geçiyor.
Tarih bazen aynı soruları yeniden sorar.
Cevaplar ise çoğu zaman sanıldığından daha az değişir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish