NATO zirvesi: Gücün değil, hukukun sınavı

Prof. Dr. Hüseyin Çelik Independent Türkçe için yazdı

NATO Zirvesi öncesinde Ankara'da protokol güzergâhındaki billboardlarda "Barışın Anahtarı", "Güvenliğin Anahtarı" ve "Barış İçinde Ortak Gelecek" sloganları yer alıyor / Fotoğraf: Reuters

Dünyanın yeniden kutuplaştığı, savaşların giderek yayıldığı ve uluslararası hukukun her zamankinden daha fazla tartışıldığı bir dönemde Türkiye önemli bir zirveye ev sahipliği yapıyor.

NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi, diplomatik takvimin rutin toplantılarından biri olarak görülebilir. Oysa bugün şartlar hiç de rutin değildir. Ukrayna’da savaş 5. yılına yaklaşırken, Gazze’de yaşanan insani felaket insanlığın ortak vicdanını yaralamaya devam ediyor.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

İsrail, ABD ve İran hattında yaşanan son savaş, yalnızca bu üç aktör arasındaki bir güç mücadelesi olarak görülemez; bütün Ortadoğu’yu içine çekebilecek daha büyük bir kırılmanın ne kadar yakın olduğunu göstermiştir. Suriye ise 15 yılı aşkın süredir istikrarsızlığın ve insani dramın sembolü olmaya devam ediyor.

İşte böyle bir atmosferde yapılacak NATO Zirvesi, sadece askerî stratejilerin konuşulacağı bir toplantı değildir. Asıl tartışılan, II. Dünya Savaşı’nın ardından büyük acılar üzerine inşa edilen uluslararası düzenin geleceğidir.

NATO, 1949 yılında Sovyet yayılmacılığına karşı ortak savunma amacıyla kuruldu. Soğuk Savaş boyunca tehdit belliydi; ittifakın misyonu da öyle. Sovyetler Birliği dağıldığında birçok kişi NATO’nun tarihî görevini tamamladığını düşündü.

Ancak tarih farklı bir istikamet çizdi. Yugoslavya’nın parçalanması, Bosna ve Kosova’da yaşanan katliamlar, 11 Eylül saldırıları, Afganistan operasyonu, Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ve Ukrayna’yı işgali NATO’yu sürekli yeniden tanımladı.

Güvenlik anlayışı da değişti. Artık tehditler yalnızca tanklardan ve füzelerden ibaret değil; siber saldırılar, dezenformasyon, yapay zekâ, düzensiz göç ve enerji güvenliği de güvenlik denkleminin ayrılmaz parçaları hâline geldi.

Bu süreçte NATO, kendisini sadece bir askerî ittifak olarak değil; demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve ortak değerlere dayanan bir siyasi topluluk olarak tanımlamaya başladı. Fakat bugün asıl mesele, bu değerlerin belgelerde yazılı olması değil; uygulamada ne kadar yaşatılabildiğidir.

Uluslararası sistemin bugün yaşadığı en büyük kriz aslında güven krizidir. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali uluslararası hukukun açık ihlalidir ve buna verilen tepki meşrudur. Ancak aynı uluslararası toplum, Gazze’de on binlerce sivil hayatını kaybederken, hastaneler, okullar ve mülteci kampları hedef olurken aynı hukuki ve ahlaki duyarlılığı gösterebildi mi?

Eğer hukuk dost ile rakip arasında farklı uygulanıyorsa; eğer insan hakları coğrafyaya göre anlam kazanıyorsa, o zaman sorgulanması gereken yalnızca devletlerin politikaları değil, uluslararası sistemin meşruiyetidir.

Adaletin en büyük düşmanı çoğu zaman adaletsizlik değil, çifte standarttır. Çünkü çifte standart, hukuka olan güveni aşındırır. Bir çocuğun hayatı Kiev’de ne kadar kıymetliyse Gazze’de de, Tel Aviv’de de, Tahran’da da aynı değere sahiptir. İnsan haklarının dini, milliyeti ya da coğrafyası olamaz.

İran etrafında yaşanan son gelişmeler de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Türkiye’nin komşusu olan İran’ı içine alacak geniş çaplı bir savaşın bedelini yalnızca bölge ülkeleri değil, bütün dünya ödeyecektir.

Irak, Suriye, Libya ve Afganistan tecrübeleri bize savaş başlatmanın kolay, barışı inşa etmenin ise son derece zor olduğunu defalarca göstermiştir. Yıkılan şehirler yeniden kurulabilir; fakat kaybedilen nesiller geri getirilemez.

Bu gelişmeler, Donald Trump’ın yeniden belirleyici bir aktör hâline geldiği uluslararası atmosferde daha da dikkat çekici bir anlam kazanmaktadır. Trump’ın müttefiklerine karşı kullandığı tehditkâr, sadece diplomatik nezakete değil, insani nezakete de aykırı buyurgan dil; Kanada’dan Danimarka’ya, Avrupa ülkelerinden uluslararası kurumlara kadar geniş bir alanda rahatsızlık doğurmuştur.

Grönland üzerinden yapılan baskılar, Avrupa’nın savunma harcamaları üzerinden yürütülen tartışmalar ve İran krizi bağlamında müttefiklerden beklenen koşulsuz destek, yalnızca diplomatik nezaketin aşınmasına değil, Batı ittifakının kendi içinde de ciddi bir güven bunalımına işaret etmektedir.

Ne var ki mesele sadece Washington ile Avrupa başkentleri arasındaki görüş ayrılıkları değildir. Avrupa ülkeleri uzun yıllar ihmal ettikleri savunma harcamalarını hızla artırıyor; savunma sanayilerini güçlendiriyor ve NATO içinde daha fazla sorumluluk üstlenmeye hazırlanıyor.

Ancak daha fazla silah üretmek ile daha fazla güven üretmek aynı şey değildir. Tarih, askerî üstünlüğün tek başına kalıcı barış getirmediğini defalarca göstermiştir.

Uluslararası ilişkilerde diplomasinin yerini tehdit dilinin aldığı her dönemde dünya daha güvensiz hâle gelmiştir. Müttefiklik, itaat ilişkisi değildir. Uluslararası hukuk da güçlü devletlerin işine geldiğinde uygulanıp işine gelmediğinde askıya alınacak bir metin değildir.

Güç, hukukla sınırlandırılmadığında zorbalığa dönüşür; zorbalığın hâkim olduğu yerde ise ne istikrar kalır ne de kalıcı barış.

İşte NATO’nun bugün karşı karşıya bulunduğu en büyük sınav da budur. Bu sınav askerî olmaktan çok ahlakidir. İttifakın gerçek gücü, sahip olduğu silahların sayısıyla değil; savunduğunu söylediği değerlere ne ölçüde sadık kalabildiğiyle ölçülecektir.

Çünkü güven, korkuyla değil; öngörülebilirlikle inşa edilir. Barış ise sadece caydırıcılıkla değil, hukukla korunur.

Türkiye bu tablonun tam merkezinde yer almaktadır. Karadeniz’e kıyısı olan, Rusya ile konuşabilen, Ukrayna ile temasını sürdüren, İran’a komşu, Suriye krizinin en ağır yükünü taşıyan ve NATO’nun en önemli üyelerinden biri olan Türkiye’nin sorumluluğu yalnızca jeopolitik konumundan kaynaklanmıyor.

Türkiye aynı zamanda farklı dünyalar arasında diyalog kurabilme kabiliyetine sahip ender ülkelerden biridir. Böyle bir dönemde Türkiye’nin en güçlü mesajı, savaşın değil diplomasinin; kutuplaşmanın değil diyaloğun; güç siyasetinin değil hukukun yanında durması olacaktır.

Türkiye’de yapılacak NATO Zirvesi’nin gerçek başarısı da yayımlanacak bildirilerin uzunluğuyla ya da savunma bütçelerine eklenecek yeni rakamlarla ölçülmeyecektir. Asıl başarı, uluslararası topluma hukukun evrenselliğini, adaletin vazgeçilmezliğini ve diplomasinin hâlâ en güçlü araç olduğunu yeniden hatırlatabilmektir.

Çünkü devletler güçle ayakta kalabilir; fakat medeniyetler ancak adaletle yaşayabilir. Bugün dünyanın en fazla ihtiyaç duyduğu şey daha fazla silah değil; daha fazla hukuk, daha fazla vicdan ve daha fazla barıştır. Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı bu zirve, ancak bu ortak umuda katkı sunabildiği ölçüde tarihte anlamlı bir yer edinecektir.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU