Bazen bir melodi yayılır odanın içine, pencereden dışarı bakarken buluruz kendimizi…
Üzerimizde ne vizyondaki o filmin kostümleri vardır ne de etrafımızda set ışıkları; ama o an, kendi hayatımızın başrolündeyizdir.
İçimizdeki sessiz bir fırtınanın tam ortasında, yeni bir başlangıcın ilk heyecanında ya da taze demlenmiş bir kahvenin o dingin huzurunda arka planda çalan bir şarkı, sıradan bir günümüzü epik bir sinema sahnesine dönüştürüverir.
Filmler sadece gözümüzle izlediğimiz hikayeler değildir… Biz onları en çok kulaklarımızla ve kalbimizle hatırlarız.
Bir filmin kuvvetini ikiye, hatta üçe katlayan o büyülü film müzikleri, aslında yönetmenin bize bıraktığı duygusal haritalardır.
Sinema salonundan çıktıktan yıllar sonra bile, o iki dakikalık melodi kulağımıza çalındığında kahramanla aramıza kurulan o köprü yeniden canlanır.
Müzik, bence zamanı bükebilen nadir icatlardan biridir ve film müzikleri bu icadın en kusursuz işleyen çarkıdır.
Çünkü bazen birkaç nota, bizim için yılların üzerine köprü kurar; bizi çoktan geride bıraktığımız insanlarla, mekânlarla ve duygularla yeniden aynı masaya oturtur.
Hayatımızda öyle büyük bir yer kaplarlar ki bazen iki saatlik bir başyapıttan geriye zihnimizde yalnızca o üç dakikalık melodi kalır.
Filmler bize ne olduğunu anlatır, film müzikleri ise bunun ne hissettirdiğini fısıldar.
Bir bakışın ardındaki özlemi, yarım kalmış bir vedanın hüznünü ya da yaklaşan bir tehlikenin yarattığı tedirginliği çoğu zaman önce müzikten duyarız.
Karakterler susabilir, kamera başka yöne dönebilir; ama müzik, duyguların tercümanı olarak bize anlatmayı sürdürür.
Hepimizin zihninde bir hayat filmi vardır; ona eşlik eden görünmez bir film müziği de…
Kendi geçmişimize dönüp baktığımızda bazı melodilerin çocukluğumuzun sıcak bir yaz akşamına, bazılarının ruhumuzdaki o ilk büyük uyanışa, bazılarının da o en derin kırılganlıklarımıza ilişip kaldığını görürüz.
Ruhumuzun fırtınalı bir döneminin ardından sığındığımız dingin bir liman gibi duran bir ezgi ya da hayata yeniden umutla baktığımız günlerde farkında olmadan mırıldandığımız bir melodi, bizim için artık ait olduğu filmin sınırlarını çoktan aşmıştır.
Artık o bizdendir, içimizde yaşar…
Hadi gelin, bizim de sayfalarca yazsak sığdıramayacağımızı bildiğimiz, ama dönüp dönüp sığındığımız unutulmaz film müziklerinden birkaçını birlikte hatırlayalım, kahvemize ortak edelim.
Sınıf farkının barok estetiği: Parazit
Film müziklerinin o bazen yaklaşan bir tehlikeyi, bazen de içimizdeki o tekinsiz tedirginliği fısıldayan gücünden bahsettiğimizde, akla gelen en taze ve çarpıcı örneklerden biri şüphesiz Parazit filmi olabilir.
Jung Jae-il'in film için yaptığı besteler, müziğin bir hikâyeyi ne kadar keskinleştirebileceğinin en somut kanıtıdır.
Bilmeyenler ya da yeniden hatırlamak isteyenler için hikâye aslında tam bir modern zaman trajedisidir: Şehrin en alt katında, bir yarı bodrumda sefalet içinde yaşayan Kim ailesi, bir gün bir tesadüfle şehrin en tepesindeki, ultra lüks bir malikanede yaşayan Park ailesinin hayatına sızmaya başlar.
Önce erkek çocuk İngilizce öğretmeni olur, ardından kız sanat terapisti. Derken baba şoför, anne ise hizmetli olarak eve yerleşir.
Kim ailesi adım adım Park ailesinin hayatına sızarken, iki farklı dünyanın, o geçilemeyen "koku" sınırının (Filmde koku, karakterlerin ait oldukları sınıfı ele veren, aşılması en zor görünmez sınırdır) ve dikey mimarinin temsil ettiği sınıfsal ayrımlar giderek daha görünür hâle gelir.
İşte tam bu noktada Jung Jae-il devreye girer. Barok müziğin ölçülü, rafine ve hüzünlü dilini kullanarak filmin sınıfsal gerilimini yalnızca görünür kılmakla kalmaz, onu seyircinin zihnine ve hafızasına da işler.
Yönetmen Bong Joon-ho ekranda bize zenginlikle yoksulluk arasındaki mesafeyi mimari, mekân ve semboller üzerinden anlatırken, Jung Jae-il de müziğiyle bu görünmez sınırların duygusal karşılığını kurar.
Özellikle Kim ailesinin planlarının kusursuz işliyormuş gibi göründüğü anlarda yükselen barok tınılar, karakterlerin yükseliş hissine eşlik ederken, aynı zamanda yaklaşan kaçınılmaz çöküşün de habercisi olur.
Böylece müzik, filmde yalnızca bir eşlikçi değil, hikâyeyi derinleştiren görünmez bir anlatıcıya dönüşür.
Daha 13 yaşındayken caz akademisine kabul edilecek kadar erken parlayan Jung Jae-il, gençlik yıllarında efsanevi gruplarda heavy metal ve rock basçılığı yaparak profesyonel dünyaya adım atar.
Geleneksel Kore müziğinden elektroniğe, rock'tan çağdaş klasiğe kadar türler arasında gezinebilen bestecinin hamurunda, gerilimi ve ritmi sokakta öğrenmenin o muazzam tecrübesi var.
İşte bu yüzden, yönetmen Bong Joon-ho ekranda bize o sınıfsal uçurumları ve merdivenleri gösterirken; Jung Jae-il de o sarsılmaz ritim duygusuyla kulaklarımıza barok müziğin disiplinli, trajik ve yukarıdan bakan mesafeli tınılarını üfler.
Özellikle Kim ailesinin eski hizmetliyi evden kovmak için tıkır tıkır işleyen bir planla hareket ettiği, o meşhur şeftali sahnesinde çalan "The Belt of Faith" parçasını hatırlayan var mı?
Bestecinin o rock geçmişinden gelen ritim dehası, klasik barok estetiğindeki hızlı kemanlar ve ritmik geçişlerle birleşir; ekranda izlediğimiz o tehlikeli sahtekarlığı adeta kusursuz bir sanat operasyonuna dönüştürür.
Müzik öyle neşeli ama bir o kadar da mekaniktir ki, karakterlerin hırsı ve yaklaşan o büyük felaketin absürtlüğü notaların ritminde gizlenmiştir.
Bir şeyler yolunda gitmektedir ama içimizdeki o rahatsız edici tedirginlik yine de büyümeye devam eder.
Sonra o sağanak yağmurun bastırdığı, yalanların ve sırların birer birer açığa çıktığı o kâbus gecesi yükselen o yalnız piyano tınıları gelir…
Park ailesinin o tepedeki lüks malikanesinden kaçıp, aşağı katlardaki o rutubetli, lağım suları altında kalan yarı bodrum evlerine doğru, merdivenlerden aşağıya çaresizce koştukları o sahnede müzik, karakterlerin trajedisini ve iki dünya arasındaki o derin uçurumu hiçbir söze ihtiyaç duymadan yüzümüze çarpar.
Oradaki barok esintiler artık bir zarafeti değil, trajik bir sıkışmışlığı söyler bize.
Namlulardan sızan opera: Bel Canto
Barok müziğin ritminden sıyrılıp, insan sesinin en saf, en kusursuz ve asil haline doğru uzandığımızda, yolumuz bizi Bel Canto'nun o klostrofobik ama bir o kadar da büyülü dünyasına çıkarır.
Hikâye, Güney Amerika'daki bir diktatörlükte, zengin bir Japon iş insanının onuruna verilen lüks bir davette başlar.
Dünyaca ünlü soprano Roxane Coss, bu elit kalabalığa şarkı söylemek için sahneye çıktığı an, gerillalar malikaneyi basar ve içerideki herkesi rehin alır.
Bir yanda ellerinde tüfeklerle bekleyen gencecik militanlar, diğer yanda dünyanın dört bir yanından gelmiş bürokratlar ve iş insanları…
Dış dünyadan tamamen kopuk, her an ölümle burun buruna yaşanacak, aylarca sürecek o amansız kuşatma böylece başlar.
İşte o yüksek tavanlı malikanenin duvarları bir kapana dönüştüğünde, namluların gölgesinde yükselen o muazzam soprano sesi, müziğin sadece ruhu iyileştirmekle kalmayıp, düşmanlığı bile nasıl evcilleştirebileceğinin en zarif kanıtı olmaya başlar.
Filmi izlerken o sesin ihtişamına kapılmamak imkansızdır; çünkü Julianne Moore'un hayat verdiği Roxane karakterinin dudaklarından dökülen o ses, modern opera dünyasının yaşayan en büyük efsanelerinden birine, Renée Fleming'e aittir.
New York'ta iki müzik öğretmeninin kızı olarak dünyaya gelen Fleming, aslında kariyerinin başında operanın o çok disiplinli, kurallı dünyasından oldukça uzaktaydı.
Gençlik yıllarında bir caz üçlüsünde şarkı söylüyor, hatta efsanevi saksafoncu Illinois Jacquet ile turneye çıkmayı planlıyordu.
Fakat cazın o doğaçlama özgürlüğünün içindeyken bile, sesinin o derin, kadife tınısı onu hep klasik müziğin o asil limanına, "bel canto" (güzel şarkı söyleme) sanatına doğru çekti.
Onu dünya çapında bir ikon haline getiren şey de zaten operayı sadece elit salonların müziği olmaktan çıkarıp, tıpkı bu filmdeki gibi insanlığın ortak sığınağı yapma tutkusuydu.
Hatta Fleming, müziğin insan beyni ve ruhu üzerindeki o iyileştirici gücüne o kadar inanıyor ki, yıllardır sinirbilimcilerle birlikte "müzik ve tıp" üzerine ortak çalışmalar yürütüyor.
İşte Bel Canto'nun o gerilim dolu, nefes aldırmayan atmosferinde duyduğumuz ses, sadece kusursuz bir teknik değil; Fleming'in o birleştirici vizyonunun ta kendisidir.
Malikanede günler haftaları kovalarken, militanlar ve rehineler arasındaki o buzdan duvarlar, Roxane'ın günlük provalarıyla erimeye başlar.
Dvořák'ın Rusalka operasından "Song to the Moon" (Aya Şarkı) o kuşatılmış odalarda yükselmeye başladığında, elinde tüfekle bekleyen o genç gerilla da dünyanın öbür ucundan gelen iş insanı da aynı büyüye kapılır.
Dil, ideoloji, sınıf farkı… Hepsi o an silinir.
Dışarıda amansız bir ordu kuşatması, içeride her an patlamaya hazır bir öfke ve çaresizlik varken; onun sesindeki o yumuşak ama sarsılmaz güç, silahların gölgesini bastırır.
Müzik burada bir fon olmaktan çıkar; o daracık alanda herkes için bir nefes borusuna, filmin en güçlü ve en insani karakterine dönüşür adeta.
Jung Jae-il Parasite'ta barok notalarla altımıza saatli bir bomba yerleştirirken, Renée Fleming Bel Canto'da o kusursuz sesiyle o bombanın pimini usulca geri takar.
Bir savaş alanı olarak caz: Whiplash
Müziğin bizi köşeye sıkıştıran, nefesimizi kesen ve o tekinsiz sınırları zorlayan gücünden bahsettiğimizde, rotamızı sinemanın en yüksek tansiyonlu odalarından birine çevirmemiz gerekir: Whiplash.
Hikâye, Shaffer Konservatuvarı'nın o daracık, ses yalıtımlı prova odalarında geçer.
Dünyanın en iyi caz davulcularından biri olmak isteyen gencecik Andrew ile öğrencilerini mükemmelliğe ulaştırmak adına psikolojik ve fiziksel şiddetin sınırlarında gezen efsanevi şef Fletcher'ın o amansız güç savaşını izleriz.
Burada ne Parazit'teki gibi sinsi bir sızma operasyonu vardır ne de Bel Canto'daki gibi silahların gölgesinde bir uzlaşma arayışı…
Burada müzik bizzat bir silaha, bagetler mermiye, davul derisi ise kanayan bir cepheye dönüşmüştür.
Ekranda Andrew'un elleri patlayana, davulun üzerine kanı damlayana kadar ritim tuttuğu o sahnelerin arkasında, en az filmin kendisi kadar takıntılı ve tutkulu bir bestecinin, Justin Hurwitz'in hayat hikayesi gizlidir.
Bugün dünya onu La La Land ve Babylon gibi devasa müzikallerle tanıyor ama Hurwitz aslında sinemaya adım attığı ilk andan itibaren tam bir matematiksel disiplin dehası.
Yönetmen Damien Chazelle ile Harvard Üniversitesi'nde okurken, aynı yurt odasında kurdukları indie-pop grubuyla başlayan dostlukları, sinema tarihinin en büyük ruh ikizliklerinden birini doğurdu.
Hurwitz, bir caz müzisyeni olmamasına rağmen, Whiplash için gereken o vahşi, kusursuz ve insanı nefessiz bırakan ritimleri yazabilmek için aylarca kendini bir odaya kapattı.
Tıpkı filmdeki Andrew gibi, o da her bir notanın, her bir esin üzerinde saatlerce, günlerce takıntılı bir biçimde çalıştı.
Filmin o meşhur, adını aldığı caz standardı "Whiplash" ve finaldeki o akıl almaz "Caravan" solosu, Hurwitz'in bir besteci olarak kendi sınırlarını nasıl yıktığının en somut kanıtıdır.
Film boyunca duyduğumuz o caz tınıları, bildiğimiz o pazar sabahı dinginliğine eşlik eden, kahve kokulu esnek melodilerden çok uzaktadır.
Hurwitz, cazın o özgür doğasını alır ve onu Fletcher'ın o militarist, milimetrik ve gaddar disipliniyle çarpıştırır.
Şef elini kaldırdığı an tempo öyle bir yükselir ki, seyirci olarak biz de o daracık odada Andrew ile birlikte terlemeye, o bagetin ritminde sıkışıp kalmaya başlarız.
Müzik burada karakterlerin içindeki o canavarı besleyen, onları deliliğin eşiğine getiren bir kırbaçtır artık.
Jung Jae-il Parasite'ta sahnelerin altına saatli bir bomba yerleştirirken, Renée Fleming Bel Canto'da o bombanın pimini takıyordu.
Justin Hurwitz ise Whiplash'te o bombayı bizzat kucağımıza bırakıyor ve her saniye ritmi biraz daha artırarak bizi o büyük patlamaya doğru sürüklüyor.
Ve film o unutulmaz final solosuyla bittiğinde, kulaklarımızda kalan şey sadece bir caz dehası değil; mükemmelliğin ve hırsın o kan kokulu, büyüleyici sızısı oluyor.
Gücün ve kan bağının ağıtı: The Godfather
Müziğin insan ruhunu en derinden yakalayan, bizi o lüks ama bir o kadar da tehlikeli kapana kıstıran gücünden bahsettiğimizde, sinema tarihinin en büyük anıtınlarından birine selam durmak gerekir: The Godfather.
Hikâye, New York'un o karanlık yeraltı dünyasını yöneten Corleone ailesinin etrafında döner.
Baba Don Vito Corleone'nin başlattığı o kanlı mirası, başta bu suç dünyasından tamamen uzak durmak isteyen gencecik, üniversiteli oğlu Michael'ın devralışını izleriz.
Michael, ailesini korumak adına adım adım karanlığa çekilirken, o görkemli malikaneler, takım elbiseler ve korumalar aslında onu kendi vicdanına hapseden lüks bir hapishaneye dönüşür.
İşte o büyük güç savaşının, kardeş kanının ve yarım kalmış masumiyetin ortasında yükselen o melodiler, bu karanlık suç hikayesini adeta bir Yunan trajedisine dönüştürür.
Ekranda o kapalı kapılar ardında verilen ölüm emirlerinin, İtalya'nın güneşli ama hüzünlü tepelerinin arkasında, sinema dünyasının en nev-i şahsına münhasır dehalarından birinin, Nino Rota'nın hayat hikayesi gizlidir.
İtalya'da müzisyen bir ailede doğan ve daha 11 yaşındayken kendi oratoryosunu besteleyecek kadar dahi bir çocuk olan Rota, aslında hayatı boyunca o klasik, akademik dünyanın tam merkezindeydi.
Ancak onun kalbi hep popüler kültürün, sirklerin ve sinemanın o yaşayan, nefes alan sokaklarında attı.
Federico Fellini ile yaptığı efsanevi ortaklıklarla sinemayı adeta yeniden tanımlayan Rota, The Godfather için masaya oturduğunda, Hollywood'un o klişe mafya tınılarını elinin tersiyle itti.
O, bir suç örgütünün müziğini değil; Sicilya'dan göç eden bir ailenin köklerini, özlemini, o hiç bitmeyen yasını ve İtalyan operalarının o görkemli trajedisini besteledi.
Filmin yapımcıları başta onun o meşhur ana temasını "çok sönük ve eski moda" bularak istemese de yönetmen Francis Ford Coppola'nın ısrarı sayesinde o notalar sinema tarihinin kalbine kazındı.
Film boyunca duyduğumuz o meşhur "The Godfather Waltz" ve o hepimizin içine işleyen "Speak Softly Love", bizi sadece bir suç dünyasına götürmez; bizi Michael Corleone'nin o kaçamadığı kaderinin içine, o klostrofobik güç yalnızlığına sıkıştırır.
Kamera o karanlık odalarda babanın elini öpen adamları gösterirken ya da Michael düşmanlarının ölüm fermanını imzalarken arka planda yükselen o hüzünlü trompet sesi, bize o muazzam gücün arkasındaki yapayalnızlığı fısıldar.
Justin Hurwitz Whiplash'te o bombayı kucağımıza bırakıp tempoyu delice artırırken, Nino Rota The Godfather'da zamanı tamamen yavaşlatır.
O tanıdık, hüzünlü melodileri üzerimize bir sis gibi yayar ve bizi o suç imparatorluğunun o en görkemli, en sıkışmış odasında Corleone ailesiyle aynı masaya oturtur.
Ve film o kapının Michael'ın eşi Kay'in yüzüne yavaşça kapanmasıyla bittiğinde, kulaklarımızda kalan şey bir mafya hesaplaşması değil; gücün, sadakatin ve kaybedilen masumiyetin o ölümsüz ağıtı olur.
Zamana ve özleme yakılan senfoni: Cinema Paradiso – Ennio Morricone
Müziğin bizi zamanın içine sıkıştıran, geçmişle bugün arasında o aşılmaz gibi görünen yılları bir çırpıda yok eden o büyülü gücünden bahsettiğimizde, sinema tarihinin en duygusal anıtının önünde eğilmek gerekir: Cinema Paradiso.
Hikâye, Sicilya'nın küçük, kendi halinde bir kasabasında geçer.
Küçük Toto'nun, kasabanın yegâne sinema salonu olan Paradiso'da makinistlik yapan huysuz ama altın kalpli Alfredo ile kurduğu o sıcacık dostluğu izleriz.
Sinema, Toto için hayatın ta kendisidir. Ancak yıllar geçer, Toto büyür ve kasabadan, o çok sevdiği sinemadan, çocukluk aşkından ve Alfredo'dan uzakta, büyük şehirde başarılı bir yönetmen olur.
Yıllar sonra Alfredo'nun ölüm haberiyle kasabaya döndüğünde, aslında çoktan geride bıraktığını sandığı çocukluğunun, o yarım kalmış vedaların ve taşranın o sığ ama güvenli dünyasının içine yeniden sıkışır.
İşte o an sinema salonu, kaçıp gittiğimiz geçmişimizin o en hüzünlü hapishanesine dönüşüverir.
Ekranda o eski film şeritlerinin, kasaba meydanındaki o çocuksu neşenin ve nihayetinde o devasa özlemin arkasında, sinema müziğini tek başına bir sanat dalı haline getiren o ölümsüz dehanın, Ennio Morricone'nin hayat hikayesi gizlidir.
Roma'da trompetçi bir babanın oğlu olarak doğan ve konservatuvarda klasik müzik eğitimi alan Morricone, aslında kariyerinin başında hayatta kalabilmek için pop şarkılarına aranjörlük yapıyor, radyo tiyatrolarına arkalar yazıyordu.
Onu dünya çapında bir efsane yapan şey, her türlü kalıbı reddeden o vizyoner cesaretiydi.
Western filmlerinde ıslıkları, çakıl taşlarını, elektro gitarları ve insan seslerini birer enstrümana dönüştüren usta, Cinema Paradiso için yönetmen Giuseppe Tornatore ile masaya oturduğunda ise tüm o deneysel araçları bir kenara bıraktı.
Oğlu Andrea Morricone ile birlikte, insan ruhunun o en yalın, en çiğ duygusuna; yani "özlem"e odaklandı.
Hollywood'un o parlak, yapay senfonileri yerine, Sicilya'nın o taşra kokan, samimi ve insanı kalbinden yakalayan melodilerini yazdı.
Yapımcıların ve sinema dünyasının tüm modern baskılarına rağmen, o eski dünyanın naifliğini notalara döktü.
Film boyunca duyduğumuz ve her seferinde içimizi bir hoş eden o meşhur "Love Theme", bizi sadece bir sinema salonuna götürmez; bizi kendi çocukluğumuzun o sıcak yaz akşamlarına, artık geri gelmeyecek o masum günlerin ortasına sıkıştırır.
Filminin o unutulmaz final sahnesini hatırlayan var mı?
Alfredo'nun Toto'ya miras bıraktığı, yıllar boyunca sansürlenmiş o eski öpüşme sahnelerinin peş peşe perdeye yansıdığı o meşhur sekans…
İşte tam o an Morricone'nin kemanları yükselmeye başladığında, insan ekranda sadece Toto'nun değil, bizzat kendi geçmişinin de içinden geçer.
Kaybettiği dostları, ilk aşkı, o hiç unutamadığı ama çoktan geride bıraktığı insanları hatırlar.
Müzik orada o kadar yoğun, o kadar şefkatli bir hüzünle akar ki, can yakmaz ama insanın göğsüne sessizce oturur.
Zamanı büken notalar
Bizi unuttuğumuz bir duyguya taşıyan, bazen de hiç bilmediğimiz bir dünyanın tam ortasına bırakıp içimizi ısıtan o gizli güç…
Sinema bize hayatın tüm renklerini ve bizi biz yapan o derin duyguları sunarken, kelimelerin bittiği yerde imdada o notaların arkasındaki dehalar yetişiyor.
Müzik zamanı büküyor, dünyayı usulca güzelleştiriyor.
Kimi o yarı bodrum katından yükselen barok notalarla hayatın tezatlıklarını büyüleyici bir estetiğe dönüştürüyor; kimi o kuşatılmış malikanede kusursuz bir sesle tüm mesafeleri eritip insanları yakınlaştırıyor.
Biri o hararetli prova odasında ritmi delice artırarak içimizdeki tutkuyu ayağa kaldırırken; bir diğeri zamanı yavaşlatıp bizi o köklü geçmişin asil gölgesinde ağırlıyor.
Ve nihayetinde bir usta çıkıyor; o şefkatli melodisiyle yılları tamamen bükerek bizi o en masum, en yalın anlarla yeniden aynı masaya oturtuyor.
Hayat bazen bizi de günlük koşturmacalarımıza ya da iç dünyamızın o çıkışsız gibi görünen virajlarına bırakabilir.
Günler birbirinin tekrarı haline geldiğinde ve dünya biraz grileştiğinde, bir yerlerden bir melodi yükselir.
Sıradan bir günü umut dolu bir film sahnesine dönüştüren, o görünmez duvarları yıkıp dışarıdaki gürültüyü susturan şey, aslında tam olarak içimizdeki müziktir.
En yorgun anımızda bile güzel bir şarkı, o kapalı odaya ışık saçan kocaman bir pencere açabilir; bize yeniden hayatın ne kadar değerli olduğunu hatırlatabilir.
Yeter ki kulak kesilmeyi, o duygusal haritayı takip etmeyi ve hayatın kendi film müziğini dinlemeyi unutmayalım...
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish