Yaşadığımız bu dönemde şunu açıkça görüyoruz: "tatil" dediğimiz şey artık işten uzaklaşıp dinlenme ve kendini toparlama hali olmaktan çıkmış durumda.
Tatil; daha çok bir statü göstergesi, ekonomik ve dijital alanlara sıkışmış bir faaliyet haline geldi.
Bir tarafta yorulan, tükenen bedenin dinlenme ihtiyacı var, diğer tarafta sosyal medyada görünür olma çabası, beğeni yarışı ve kredi kartlarıyla yapılan tatiller…
Adeta bir "Bermuda Üçgeni"ne sıkışmış durumdayız: dinlenme kayboluyor, yerini tüketim ve gösteriş aldı.
Ben kendime de soruyorum:
Tatil nedir gerçekten?
Sadece bedeni dinlendirmek midir?
Zihni dinlenmeyen bir tatil olur mu?
Elimizde akıllı telefon, tablet ve bilgisayar varken gerçekten kafa dinlenebilir mi?
Sürekli bildirim, mesaj, iş takibi, sosyal medya akışı varken biz nasıl kopabiliriz?
1990'lı yılları hatırlıyorum.
İşçi, esnaf ve çalışan kesim bayram tatillerini çoğunlukla memlekete giderek, aileyle vakit geçirerek, gerçekten dinlenerek yaşardı.
Birkaç gün bile olsa insanlar gerçekten mutlu olur, dingin bir hale gelirdi.
Bugün memlekete gitmek ekonomik bir yük haline geldi; tatil, bir hak olmaktan çıkıp parası olanın yapabildiği bir şeye dönüştü.
Zaten gün boyu iş, şehir ve dijital hayat arasında sıkışmış, stres, uykusuzluk, gerginlik derken insan sabah yataktan sanki hiç uyumamış gibi kalkıyor.
Gece yarılarına kadar telefon elimizde, zihnimiz sürekli dolu.
Asıl mesele de burada başlıyor.
Fiziken Çeşme'de, Bodrum'da ya da köyde olmak gerçekten tatil mi?
Eğer telefon elimizdeyse, işten mesaj geliyorsa, sosyal medya, banka ve iş takibi, piyasa takipleri devam ediyorsa biz sadece yer değiştirmiş oluyoruz.
Kafayı değil mekânı değiştiriyoruz.
Oradayız ama aslında orada değiliz.
Bir de işin ekonomik tarafı var.
Bugün bir çalışan 10 günlük tatilde ciddi bir gelirden vazgeçiyor, üstüne ciddi bir masraf yapıyor.
Çoğu zaman bu harcamalar kredi kartıyla karşılanıyor.
İç turizmde fiyatların da oldukça yüksek olduğunu görüyoruz.
Yani tatil, dinlenmekten çok bir yük haline gelebiliyor.
Ama öte yandan şunu da görmezden gelemeyiz:
Hiç dinlenmeyen insanın maliyeti de çok ağırdır. Sürekli yorgunluk, dikkat dağınıklığı, sağlık sorunları, tükenmişlik…
Bunlar zamanla çok daha büyük bedeller çıkarır. Bazen bir tatilin maliyetinden bile daha ağır bir yaşam faturası ortaya çıkar.
Şuna inanıyorum: Doğru planlanmış tatil bir masraf değil, insanın kendine ve ailesine yaptığı bir yatırımdır.
Kimi 3 günlüğüne kaçıp nefes alır, stresi biraz azaltır.
Ben özellikle kısa kaçışları severim; 2-3 gün bile insanın havasını değiştirir.
Kimi 10 günlüğüne her şeyi kapatıp gerçekten kopar ve daha derin bir dinlenme yaşar. Kimi ise bütçesi yetmediği için evde kalır.
Evde kalmak da dinlendirici olabilir ama şehir hayatının içinde gerçekten kopmak kolay değildir.
Tatili nerede yaptığımızdan çok, ne kadar kopabildiğimiz belirliyor aslında.
Kilometrelerce yol gidip zihnimiz hâlâ masamızda oturuyorsa, bu sadece yorulmuş bir yolculuk olur.
Gerçek tatil, bedenle birlikte kafanın da gidebildiği yerdir.
Toplumda oluşan sınıfsal ve sosyal farklar da burada kendini açık ediyor.
Zengin, kalabalıktan kaçmak için para ödüyor; ıssız koy, özel plaj, özel villa istiyor.
Orta sınıf ise Antalya'da her şey dahil bir otele gidiyor, belki 12 taksit yapıyor.
Sonra o tatilin borcunu aylarca ödüyor ama en azından "ben de tatile gittim" diyebiliyor.
Parası olmayan için durum daha farklı.
Memlekette akraba yanına gitmek ya da hiç gidememek arasında seçim yapmak zorunda kalıyor.
Eskiden bayram geldiğinde mahallede herkes memlekete giderdi; kimse kimseye üstünlük taslamazdı.
Şimdi sosyal medyayı açıyorum, biri Alaçatı'da, biri Bodrum'da, biri Yunan adalarında…
Sen evde otururken başkasının hayatını izliyorsun.
Tatil, ortak bir dinlenme deneyiminden çok bir statü göstergesine dönüşmüş durumda.
Toplumun alt kesimleri "zaten gidemeyiz" diye kabullenmeye başlıyor.
Üst kesimler ise gitmeyi sıradan bir hak gibi görüyor.
Böylece tatil, insanları bir araya getiren bir deneyim olmaktan çıkıp aralarındaki mesafeyi ölçen bir şeye dönüşüyor.
Tatil köyleri de tam bir dönüşümün parçası.
Yüksek duvarlar, güvenlik, kameralar…
İçeride havuz, restoran, eğlence, mağaza… Her şey var ama dışarıyla bağ kopuyor.
Konfor artıyor ama gerçek hayatla temas azalıyor.
Yerel esnaf, mahalle, sokak giderek görünmez hale geliyor.
Gezme meselesi de değişti.
Eskiden amaç yeni yerler görmek, farklı insanlarla tanışmak, ufku genişletmekti.
Şimdi çoğu zaman mesele fotoğraf ve video.
Hangi kare daha çok beğeni alır, neresi daha "güzel görünür"…
Paris'e giden kültürlü, Bali'ye giden otantik, Kapadokya'ya giden yerel, Maldivler'e giden başarılı sayılıyor.
Her yer bir kimlik göstergesine dönüşmüş durumda.
Hatta dini tatiller bile bundan bağımsız değil.
Hac dışında yapılan umre ziyaretleri bile statü aracına dönüşmüş durumda.
Gidilen yerler artık deneyim değil, kimlik kartı gibi kullanılıyor.
Gün batımını izlemek yerine fotoğraf çekiliyor, tarihi sokak keşfetmek yerine beğeni hesabı yapılıyor.
Tatil, görünmez bir dijital mesaiye dönüşüyor.
Tatil gerçekten dinlenmek için mi yapılıyor, yoksa başkalarına gösterilmek için mi?
Sosyal medya artık yaşananı değil, yaşanacak sahneyi kurduruyor.
Byung-Chul Han'ın dediği gibi, artık sadece patronlar değil, insan kendi kendini de sömürüyor.
Tatilde bile duramıyoruz. Her şey bir performansa dönüşüyor.
Dinlenmek bile görev haline geliyor.
Sistem bizi 11 ay çalıştırıyor, sonra "hadi dinlen" diyor.
Ama o dinlenme bile başka bir tüketim döngüsüne dönüşüyor.
Kazandığımız para yine otellere, ulaşım şirketlerine, turizme gidiyor.
Sonuç değişmiyor: Kazanan sistem, kaybeden yine insan.
Bu yüzden tatil bazen özgürlük değil, sistemin başka bir uzantısı haline geliyor.
Hem çalışırken hem dinlenirken aynı döngü devam ediyor.
Öyle ya, hayat bir gösteriye dönüşmüşken tatil bunun dışında kalmıyor.
Mahrem dinlenme bile artık paylaşılması gereken bir içerik haline geldi.
Anı yaşamak yerine anı üretmek, hissetmek yerine göstermek…
Çalışırken "üret" baskısı, tatilde "tüket" baskısı…
İnsan iki taraf arasında sıkışıyor.
Devlet açısından uzun bayram tatilleri hem avantaj hem dezavantaj.
Üretim yavaşlıyor, bazı sektörler duruyor ama turizm canlanıyor, ekonomi başka bir kanala akıyor.
Yani, mesele tek taraflı değil.
Ama çoğu zaman üretim tarafı konuşulmuyor.
Fabrika duruyor, mühendis evde ama bu çok tartışılmıyor.
Tartışma genelde turizm üzerinden yürütülüyor.
Büyük şehir esnafı bu dönemlerde zorlanıyor, turizm bölgeleri ise yoğunluk yaşıyor.
Gelir bir yerden başka bir yere kayıyor sadece.
Turizm sektörü açısından bakınca da durum açık:
Yılın gelirini birkaç yoğun haftaya sıkıştıran bir yapı var.
Ama asıl mesele şu: Üretim neden bu kadar geri planda?
Sonuçta geldiğimiz yer şu: Tatil artık sadece dinlenme değil.
Sınıf farkının, tüketimin, gösterişin ve sistemin iç içe geçtiği bir alan haline gelmiş durumda.
Ve belki de en basit gerçek şu:
İnsan gerçekten kopabildiği kadar tatilde.
Yer değiştirmek değil, zihni susturduğun kadar tatildesin.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish