Süveyş'ten İran'a: Batı ittifakında gecikmiş hesaplaşma

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Reuters

Tarih bazen kaba bir ironiyle yüzümüze vurur. Donald Trump, İran savaşında NATO müttefiklerinin, başta İngiltere ve Fransa’nın yanında yer almadığından şikayetçi. İran savaşında bu ülkelerin ABD'nin yanında saf tutmaması tarihteki başka olayları hatırlatıyor. Belki de, onlarca yıllık bir hesabın bugün geri tahsil edilmesinden başka bir şey değil.

1956 Ekim'inde İngiltere, Fransa ve İsrail, Mısır'ın Süveyş Kanalı'nı millileştirme kararına karşı gizli bir plan hazırladı. Plan basitti: İsrail Sina'ya girecek, İngiltere ve Fransa kanalı "koruma" bahanesiyle bölgeye müdahale edecekti.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Operasyon askeri olarak başarılıydı. Siyasi olarak felaket. Eisenhower yönetimindeki Washington, Sovyet nükleer tehditlerine karşı müttefiklerini desteklemek bir yana; İngiltere'nin döviz rezervlerini çökerteceği tehdidiyle Londra'ya diz çöktürdü.

NATO'nun iki kurucu üyesi, kendi bölgesel çıkarları doğrultusunda bağımsız bir dış politika hamlesi yaparken ABD tarafından terk edildi. Süveyş harekatı, Soğuk Savaş döneminin şimdiye kadar Batı dünyasında nadiren dile getirilen sessiz bir travmasıdır.

Türkiye bu dersi farklı bir acılarla öğrendi. 1957'de Suriye'de Nasırcı eğilimli bir hükümet iktidara gelince Ankara Suriye sınırına kuvvet yığdı. Washington'dan gelen yanıt netti: Sovyetler karşısında yalnız kalabilirsiniz. 1964 Kıbrıs krizinde ABD Başkanı Johnson, Başbakan İnönü'ye gönderdiği mektupta aynı mesajı tekrarladı:

Kıbrıs'a müdahale ederseniz ve Sovyetler Yunanistan’a destek için size saldırırsa, NATO yükümlülüklerinin sizi koruyup korumayacağını garanti edemeyiz.


Bu, Soğuk Savaş döneminin en sert ittifak şantajlarından biriydi. 1974'te Türkiye yine de müdahale etti; bu kez ABD Kongre'den geçen ambargolarla cevap verdi.

Yani tablo netti: Soğuk Savaş boyunca NATO üyeleri kendi bölgesel gündemlerini hayata geçiremedi. ABD'nin onayı yoksa hareket edemezdiniz; ABD'nin çıkarlarıyla çatışıyorsa durdurulurdunuz. İttifak, eşitler arasında bir güvenlik şemsiyesi değil, tek merkezli bir tahakküm düzenekti.

Bu kuralın belki de tek gerçek istisnası 1982 Falkland Savaşı'dır. Arjantin'in adalara el koymasına karşı Thatcher hükümeti, NATO'yu ve ABD'yi devre dışı bırakarak kendi başına harekete geçti. NATO’nun 5. maddesi hiç gündeme gelmedi; İngiltere yardım istemedi, beklemeye de gerek duymadı.

Reagan yönetimi başlangıçta arabuluculuk önerdi; Thatcher bu önerileri sertçe reddetti. Washington nihayetinde lojistik ve istihbarat desteği verdi ama kararın sahibi Londra'ydı. Arjantin'in hesabı yanlıştı: ABD'nin tarafsız kalacağını umuyordu.

Falkland'ın önemi şuradan geliyor: İngiltere'nin bağımsız askeri inisiyatif kullanabildiği, Washington'ın onayına muhtaç olmadığı ender örneklerden biriydi ve bu da ancak çatışmanın NATO coğrafyasının çok uzağında, Güney Atlantik'te yaşanması sayesinde mümkün oldu. Kural onaylanmış bir istisnaydı; sistem değişmemişti.
Bugün o sistem artık aynı biçimde çalışmıyor.

İran savaşında Trump yönetimi, müttefiklerini önceden bilgilendirmeksizin harekete geçti. İngiltere ve Fransa ve daha geniş anlamıyla NATO üyeleri bu operasyona destek vermedi.

Trump bundan şikayetçi. Ama bu şikâyet, onlarca yıllık tek taraflı karar alma mekanizmasının kaçınılmaz sonucunu görmezden geliyor: Müttefiklerinizi yeterince uzun süre devre dışı bırakırsanız, bir gün onlar da sizi devre dışı bırakır.

Üstelik bu kez kimse Johnson mektubu yazmıyor, kimse döviz rezervlerini tehdit etmiyor. Müttefikler sadece sessiz kalıyor. Ve o sessizlik, onlarca yıl öne sürülen tehditlerin tüm gücünden daha ağır basıyor.

Bu resmin içine şimdi bir de Kral Charles'ın ABD ziyaretini yerleştirmek gerekiyor. 27-30 Nisan tarihleri arasında gerçekleşen bu ziyaret, bir İngiliz monarkının Washington'a yaptığı ilk resmi devlet ziyareti olmak bakımından 2007'den bu yana emsalsiz.

Ziyaret, Amerikan bağımsızlığının 250. yıl dönümünü onurlandırma çerçevesinde sunuluyor; ancak arka plan ABD-İngiltere ilişkilerindeki ciddi bir gerilimi yansıtıyor. İngiliz parlamenterler, Trump'ın İngiltere ve diğer müttefiklere danışmadan İran savaşını başlatması ve ardından onları eleştirmesi nedeniyle ziyaretin iptalini talep etti.

Başbakan Starmer ise, Kral'ın bu ziyareti iki ülke arasındaki uçurumu onarmak için kullanabileceğini savunuyor.
Bu ziyareti salt protokol olarak okumak yanlış olur. İngiltere, gücü azalan bir ABD ile ilişkisini yeniden tanımlamaya çalışıyor.

Ama bu kez denge farklı: Londra, Washington'a yükümlülük bildirmeye değil, güç boşluğunu doldurmaya gidiyor. Ortadoğu'da prestij kaybeden ve müttefik desteğinden yoksun kalan ABD'nin yanına İngiltere'nin "özel ilişki" söylemiyle yaklaşması, bir sadakat gösterisi değil; stratejik bir yeniden konumlanma.

1956'da Eisenhower İngiltere'yi geri çekilmeye zorladı. 2026'da Charles Washington'a gidiyor, ama bu kez borçlu olan taraf farklı.

Tarihte genellikle şu soru sorulur: Kim kimi terk etti?

Bugün ortada farklı bir soru var: Kim kimi ne zaman ve ne karşılığında geri alır?

Soğuk Savaş boyunca ABD, müttefiklerine "ya yanımdasınız ya da yalnızsınız" dedi.

Bugün Trump aynı soruyu tersine çevirmiş bulunuyor. Tarih intikamını şiddetle değil, sessizce alır. Bazen sadece geri çekilerek.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU