Türkiye, son günlerde tarihinin en karanlık, en alışılmadık ve en sarsıcı sahnelerine şahitlik ediyor. Okul koridorlarından yükselen silah sesleri, çocukların çocuklara yönelttiği nefret ve eğitim yuvalarının birer şiddet arenasına dönüşmesi, sadece birer “adli vaka” olarak geçiştirilemeyecek kadar büyüktür.
Yıllarca Amerika’dan gelen dehşet haberlerini birer “uzak trajedi” olarak izleyen bu topraklar, bugün kendi evlatlarının radikalleşme sarmalında kayboluşunu izliyor. Geldiğimiz nokta bir uyarı fişeği değil, toplumsal bir yangındır.
Eğer bugün bu yangını söndürmek için sadece asayiş önlemlerine güvenmekle yetinirsek, yarın üzerinde yükseleceğimiz bir zemin kalmayacaktır. Türkiye, varlık sebebi olan aileyi ve geleceği olan çocukları korumak için derin, yapısal ve tavizsiz bir devrim yapmak zorundadır.
Türkiye’de şiddetin nitelik değiştirdiğini artık en acı şekilde görmemiz gerekiyor. Eskiden şiddet; kişisel husumet, namus veya çıkar çatışması eksenindeyken, bugün karşımızda nihilist, ideolojik olarak savrulmuş ve şöhret odaklı bir şiddet türü var.
Sosyal medyanın karanlık dehlizlerinde, kapalı oyun gruplarında ve anonim forumlarda filizlenen bu yeni nesil radikallik, gençleri birer saldırgana dönüştürüyor. Minguzzi cinayeti gibi sembolleşen vakalar aslında buzdağının görünen kısmıdır; bu cinayetler sadece bir can almadı, aynı zamanda toplumun adalet duygusunu, güvenli sokak algısını ve kolektif huzurunu da öldürdü.
Gençler, kendilerine sunulan kimliksizlik içinde internetin sunduğu sahte aidiyetlere sığınıyor, orada radikalleşiyor ve ne yazık ki ölümü kutsayan birer figür haline geliyorlar.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Popüler kültürün sunduğu zehirli içerikler, bu radikalleşme sürecini besleyen en güçlü yakıttır. Televizyon ekranlarından evlerimize sızan şiddet, artık bir eğlence aracı olmaktan çıkmış, bir hayat tarzı önerisine dönüşmüştür. Daltonlar ve benzeri yeni nesil suç odaklarının sosyal medyada birer kahraman gibi pazarlanması, genç dimağlarda güçlü olanın haklı olduğu algısını pekiştirmektedir.
Dizilerde lüks araçlar, ağır silahlar ve hukuksuz adaletin estetize edilmesi, eğitimin ve alın terinin kutsallığını yerle bir etmektedir. Yasaları çiğneyen ama "kendi adaletini sağlayan" anti-kahramanlar, devletin otoritesini sarsarken, sosyal medya fenomenlerinin suçu ve suçluyu öven paylaşımları gençlerin ahlaki pusulasını tamamen bozmaktadır.
Bu toplumsal çürümenin en büyük tetikleyicilerinden biri de kuşkusuz cezasızlık algısıdır. Toplumun sinir uçlarını bozan en temel duygu, suçun karşılıksız kalacağı inancıdır. "Suça sürüklenen çocuk" kavramı, pedagojik bir temele dayanmakla birlikte, bugün gelinen noktada suçlular için bir zırh haline gelmiştir.
15-16 yaşındaki bir gencin planlı bir şekilde okul basıp katliam yapması basit bir hata değil, bir irade beyanıdır. Hukuk sistemi, mağdurun hakkını korumak yerine failin rehabilite edilmesine aşırı odaklandığında toplumun adalet duygusu iflas eder. İnfaz rejiminin caydırıcılığını yitirmesi, suç işlemeyi bir risk olmaktan çıkarıp adeta bir "maliyet" meselesine dönüştürmüştür.
Sorun sadece emniyetin veya hukukun sorunu değildir; bu artık bir milli güvenlik meselesidir. Toplumun en küçük birimi olan aile, dijital bir işgal altındadır ve ebeveynler çocuklarının ellerine verdikleri ekranların arkasında hangi canavarların pusuda beklediğinden habersizdir. Eğitim sistemi, sadece bilgi aktaran bir fabrika olmaktan çıkarılıp karakter inşası yapan bir merkeze dönüştürülmelidir.
Okullarda müfredat, dijital okuryazarlık ve etik değerler üzerine yeniden kurgulanmalı; gençlerin internetteki radikalleşme süreçlerine karşı "önleyici müdahale" programları geliştirilmelidir. Sosyal medya platformlarının denetimsizliği, ifade özgürlüğü sınırlarını aşarak suçun teşvik edildiği birer bataklığa dönüşmüştür ve devlet bu noktada proaktif bir teknolojik denetim kurmak zorundadır.
Türkiye bir yol ayrımındadır; ya bu toplumsal cinneti geçici bir dalga olarak görüp pansuman tedavilerle vakit kaybedeceğiz ya da köklü bir yapısal devrimle geleceğimizi kurtaracağız. Bizim kaybedecek tek bir çocuğumuz, feda edilecek tek bir gencimiz daha kalmamıştır.
Adalet sisteminden eğitim müfredatına, medya denetiminden aile politikalarına kadar topyekûn bir seferberlik başlatmak artık bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Cezasızlık algısını yıkmalı, şiddeti özendiren her türlü odağı kurutmalı ve gençliğimize yaşatmayı kutsayan bir gelecek inşa etmeliyiz; çünkü bugün, gerçekten son çıkıştayız.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish