1945 ve 1991 kırılmalarıyla pekişen uluslararası düzen dört bir yandan çatırdıyor.
Realpolitiğin tüm gücüyle Tarih sahnesine döndüğü, kendi varoluşsal sistematiğini tüm devletlere amansızca dayattığı bir evredeyiz. Ve eski ezberleri bir kenara bırakmamızın zamanı geldi de geçiyor.
“İnsan hakları”, “demokrasi”, “uluslararası hukuk” gibi kavramların yanı sıra buharlaşmaya yüz tutan kurum, kuruluş ve sistemlerin miadı doldu.
21’inci yüzyılın her anlamda çok çetin geçeceği belli. Dahası, bu uzun soluklu sürecin henüz ilk demlerini tecrübe ediyoruz.
Savaşların, salgınların ve buhranların günlük yaşamımızın bir parçası hâline geleceği açık. Bu konjonktürde en büyük imtihanı ise milletler verecek.
Bilerek “milletler” diyorum zira “devletler” gidişâtın da dönüşüm gereksiniminin de – sancılı da olsa – farkında. Ne var ki, çılgın bir kolektif paniği tetiklemek yerine hâlâ işi ağırdan alma eğilimi var. Bu ivme er ya da geç hızlanacak.
Peki, ama “hızlanma” hangi istikâmette olmalı? Orman kanunlarının, saf gücün ve sınırsız kudret istencinin adeta “ölçüleştiği” bu zamanda milletlerin kaderine doğrudan hükmedecek “ölüm-kalım” mücâdelesi hangi sütunlar üzerine binâ edilmeli?
Politik doğruculuğun kıskacına düşmeksizin üç temel esasın billurlaştığını söylemek mümkün.
Bunlar sırasıyla aile, savaşım kâbiliyeti ve millî mefkûredir.
Aile dâvâsı: Nüfus, ahlâk ve devamlılık üçgeni
Dünya nüfusu çok kalabalık, bu bir veri. Üstelik dünya üzerindeki kaynaklar fevkalâde kıt, bu da doğru. Ancak hayatın tekerinin dönebilmesi için nüfusa, bilhassa da genç nüfusa ihtiyaç var. Dahası, “nüfus” bahsindeki paradigma kökünden ve mutabakatla değişmedikçe söz konusu ihtiyaç değişmeyecek.
Nüfus, başlı başına bir etken – evet. Öte yandan bu nüfusun içine doğacağı “değerler çerçevesi” de bir o kadar mühim. İşte “aile” burada devreye giriyor.
Bir milletin kendisini yenilemesinin ve sürdürmesinin en küçük ve fakat en hayatî laboratuvarı ailedir. Yalnızca “biyolojik” değil, “ruhî” bir işlevi de vardır. Dolayısıyla da ne pahasına olursa olsun yaşatılmalıdır.
20’nci yüzyılda Batı havzasında ve onun “periferisinde” olsa da kültürel uyumlaşma perspektifinde yörüngesine bilfiil dâhil olmuş/edilmiş coğrafyalarda aile kurumu çok sert saldırılardan geçti.
Saldırıların bir boyutu zehirli ve dahi yıkıcı ideolojilerin, her delikten fışkıran “izm”lerin öncülüğünde ve uhdesinde gerçekleşti.
Eril erdemler aşağılandı, dişil erdemler yozlaştırıldı. Ortaya “toplumsal cinsiyet” kılıfıyla kapsamlı bir “cinsiyetsizleşme” sistematiği çıktı.
Yetmedi, kitleler mülksüzleştirilerek borç sarmalına itildi. “Aile”nin maddî zırhı sayılabilecek “mülkiyet” ve “mülkiyete erişim hakkı” kronik yoksullaştırma politikalarıyla bir “lüks”e dönüştü. Neticede toplumun – ve dahi milletin – çekirdek örgütü olan aile parçalandı.
Şimdi sahip oldukları siyâsî zihniyet itibarıyla bu durumun peydahlanmasına bizzat vesile olan idâreci sınıfları – Batı’da ve onun kıyısında-köşesinde konumlanan ülkelerde – söz konusu eğilimi tersine çevirmek için didiniyorlar.
Heyhat! Zihniyet ve zihniyetin enstrümanları değişmedikçe ne fayda?
Aile ve ailenin bütünlüğü, bir değer üretim ve aşılama kadrajı sunar. Terbiye, edep, adap, sevgi, saygı, bağlılık, inançve sorumluluğu tek potada harmanlayıcı bir dinamikten bahsetmek kabil.
Keza algoritmik diktanın bireyi atomize ettiği bir çağda, aileyi “mahremiyetin kalesi” olarak yeniden konumlandırmak bir dijital egemenlik meselesidir.
Ailenin bütünlüğünün korunduğu ve mevzubahis bütünlüğün ekopolitikle desteklendiği bir bağlamda geniş anlamıyla ahlâksızlığın, kötülüğün, hayırsızlığın filizlenme potansiyeli en aşağılardadır. Aksi tabloda ise en yukarılarda.
Bugün sağduyulu çevrelerde “basit tekrarlar” gibi görülebilecek bu cümleler, hiç yadsımamamız icap eden ciddi bir kitle için ise müthiş bir “gericilik-reaksiyon” ihtivâ eder.
Oysaki Epstein kliği boş durmuyor!
Gerçek şu ki, 21’inci yüzyılda devamlılığını sürdürmeye niyetli milletlerin aile kurumlarına ve değerlerine “geçmişte olduğu gibi” (ne eksik ne fazla) sahip çıkmaktan başka tutabileceği bir yol yok.
Savaşım kâbiliyeti: Silâhlanmadan toplumsal disipline, tarımdan enerjiye bir öz-yeterlilik kavrayışı
Yeni dönemde barış, yalnızca güçlülerin bir lütfu olabilir. Zayıf olanın barışı ise teslimiyetten ibarettir.
Milletler için “savaşım kâbiliyeti”, ölmeme irâdesinin tecellisi sayılır. “Savaşım” derken, yalnızca tank, top, İHA-SİHA veya füzeden bahsetmiyorum. Daha ziyâde topyekûn bir “seferberlik kapasitesi”nin çıktısı şeklinde yorumluyorum.
Silâhlanma ve savunma bağımsızlığı elbette baskın bir hat. Fakat yeterli değil ve bu sanki “yeterliymiş” gibi davranılması, büyük bir zâfiyet doğurabilecek cinsten bir tutum.
Gerçekten de tarımdan enerjiye, su güvenliğinden nadir elementlere, gıda milliyetçiliğinden yarı-iletken teknolojilerine değin muhtelif kritik alanlarda öz-yeterliliğin alabildiğine kuşatılması elzem görünüyor.
Bilhassa su-tarım-enerji üçgeni, çoğunlukla “ikincil önemde” değerlendirilen ve fakat pratikte en yakıcı sahaları cisimleştiriyor.
Vaziyetin farkına varmamız gerek: 2026 yılı itibarıyla tarlalar, hayvanlar, dereler, göller ve ormanlar basit birer “ekonomik varlık” olmanın çok ötesinde kıymet arz ediyor. Bu yönüyle milletler açısından bir çeşit “millî direniş” varlıkları kıvamındalar. Ve en az altın-petrol kadar belirleyiciler.
Mesele, küresel “ekolojizm” safsatasını aşkın, hakiki anlamda “organik”, “yerli”, “faydalı” ve malî tasarruf prensibi ışığında “uygulanabilir” bir üretim dönüşümün temin edilebilmesi. Bu hususta isteyenler, 2021 tarihinde Independent Türkçe için kaleme aldığım 7 bölümlük “Doğa-ulus-insan pedagojisi” serisine pekâlâ göz atabilirler.
Bunun öylesiyle can alıcı bir karakteri haizdir ki, “doğal kaynaklar etrafında millet ordulaşması” anlayışıyla hareket edilse – inanın – yeridir.
Velhâsıl, “savaşım kâbiliyeti” yüksekliği, son kertede bir “toplumsal disiplin” işidir ki, burada da “aile dâvâsı”nın rolü bir kez daha pekişiyor.
Genç nesle nispetle nevrotik derecelerde tatbik edilen “duygusal güvenlik” saplantısından tüketim toplumu modelinin bünyelere zerk ettiği “her koşulda konfor, hor koşulda bolluk” yanılsamasına değin geniş bir yelpazedeki zararlı psiko-sosyal alışkanlıklardan en hızlı sıyrılanlar mesafe kat edecekler.
Günümüzde milletlerin “savaşım kâbiliyetleri”ndeki artış kesin biçimde bir “karşı-kültür mücâdelesi”yle taçlandırılmak mecburiyetinde.
Şimdiye dek öğrendiklerimiz ve belki de öğrettiklerimiz, yaklaşan genel “sıkışmışlığa” göre değil. Ve bu yüzden de bir “yeniden formatlanma” gereği hâsıl.
Millî mefkûre: Yarının zaptı için birleşmek
Milletlerin son yüzyılda kaybettikleri, kendilerinden çalınan “aşkın birlik irâdesi”ni yeniden fethetmeleri şart - en azından “kalıcılaşma” iddiası güdenlerin!
Birlik, hem millet paydaşların birbirleri için – farklılıklarının ötesinde – müşterekçe paylaştıkları “adalet” duygusundan hem de daha derin bir şeyden geçiyor: Millîmefkûre.
Milletlerin “Biz kimiz, niçin varız ve nereye gitmek istiyoruz?” sorularına vereceği cevaplar karar vericidir.
2026’da Kuzey Amerika’dan Avrupa’ya, Ortadoğu’dan Hint Yarımada’sına ve Asya kıtasının derinliklerine kadarneredeyse hiçbir millet katıksızca homojen değil. Ancak bu gerçek, milletlerin kendileri için biçtikleri “manevî misyon” gerekliliğini terk etmek için bahane olamaz.
Her şey devinim hâlinde ve her “an” yeniden tanımlanmaya mecbur.
Mesele, milletlerin bu dünyada yalnızca maddî bir varlıkolarak değil, aynı zamanda ruhanî ve neredeyse kozmolojik bir yer edinmesi bahsiyle ilintili.
Kendi medeniyetinin tinine, tarihine ve inancına yaslanarak “Biz buradaydık, buradayız ve zamanın ötesinde de olacağız” diyebilme cesaretidir.
Milletler, kendi bünyesindeki farklı mânâ adacıkları arasında köprüler kurarken, dış dünyaya doğru yönelmiş kendi “oluş-mânâsı”nı haykırmak zorundalar.
Varlık ufkunu yitiren, kendi oluşlarını anlamlandırmaktan âciz – dahası onu dünyaya dayatmakta çekingen kalan milletlerin toza-dumana karışması işten bile değil.
21’inci yüzyılda “milletler ekosistemi”ndeki fonksiyonu “müphem” kalan milletlerin yeri “yok” denecek kadar az.
Ama jeopolitik, ama teolojik, ama ideolojik bir “aşkın harç” şart. Bu meşruiyet zemini – her ne kadar en başta kendinden menkul olacaksa bile – “güç devri”nin yegâne lokomotiflerinden olacaktır.
Yaşamak için…
Milletlerin yükü de sınavı da ağır. En fecisi ise, bunların üstesinden gelebilmek için henüz Zaman’ın Ruhu’na uygun bir “hayatta kalma kılavuzu”ndan mahrum olmaları.
Uluslararası minvalde gücün vahşileştiği ve muhtemelen her geçen gün daha çok vahşileşeceği bir vasattayız. Ne bireysel ne de millet olarak “yaşamak” artık “sıradan” bir iş. Hareketsizliğinin, hazırlıksızlığın ve istençsizliğin acı bedelleri oluyor.
Yaşamak isteyen milletler, üç sütunu birden dimdik kurmak zorundadır: Kendi neslini devam ettiren güçlü aile yapısı, topyekûn seferberlik kapasitesiyle donanmış savaşım kâbiliyeti ve yarının zaptı için örülmüş millî mefkûre.
Aşınmış uluslararası kurum ve kuralların enkazı altında kalmamak adına iş birliğini “bölgesel” düzeye çekecek teşkilâtlanmaların da ilerleyen dönemde çoğalması kaçınılmaz.
Velhâsıl, yeni bir paradigma yerleşiyor.
Çağı doğru kavrayanlar fırtınanın içinde değil, fırtınanın ötesinde yerlerini alacaklar.
Diğerleri için görünen o ki, Darwinyen kanunlar tüm soğukluğuyla hükmü verecek.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish